Dersizle Forumları

Full Versiyon: ROMAN ÖZETLERİ..
Şu anda tam olmayan bir veriyonu görüntülüyorsunuz. Tam versiyonu görmek için, buraya tıklayın
» Acı Lokma (Fahri Erdinç)

Eserin Konusu: Eser, yolunu arayan genç bir adamın otuz yıl boyunca yaşadıklarını, sıkıntılarını, mutsuzluklarını anlatır.

Eserin Anafikri: İnsanlar yaşamları boyunca kendilerine bir amaç edinmeli ve bu amaçları doğrultusunda hareket etmelidirler. Gideceği yönü bilmeyen bir gemiye hiçbir rüzgar yarım edemez.

Romanın Özeti

Üç arkadaş yaşadıkları hayattan memnun değildirler. Yaşamlarını anlamlı kılmak için Türkiye’den Bulgaristan’a gizlice geçerler. Ancak gittikleri ilçenin muhtarı Bulgaristan’a gelme amaçlarını sorunca telaşa kapılırlar. Mustafa adlı genç hayatını tüm çıplaklığıyla anlatmaya başlar.
Mustafa çok küçük yaşta annesini veremden kaybeder. Ferit adında bir abisi, Emine adında bir ablası vardır. Babası yardımcı öğretmendir. Aile çok büyük ekonomik sıkıntılar yaşar. Babası evi geçindirememektedir. Babası Halil Hoca tütün işine girer. Ancak başarılı olamaz. Abisi Ferit gizlice evden gider ve Urla’da bir öğretmen okulunu kazanır. Ancak kısa bir süre sonra abisi de annesinin hastalığına yakalanır ve ölür. Emine de İzmir Kız Öğretmen Lisesini kazanır. Mustafa Urla’ya abisinin gittiği okula gitmek ister. Çünkü analığı ve babası ablasıyla onu sıkça döver.
Mustafa okumak için gittiği öğretmen okulunu zar zor bitirir. Ancak babası öğretmen olmasından hoşnut değildir. Öğretmenliğin ona bir getirisi olmayacağını düşünür. Tayini ilk olarak Afyon’un bir ilçesine çıkar. Fakat halk cahildir. Çocuklarını okula değil cami imamına gönderir. Mustafa başta inançlı ve kararlıdır. Ancak inatçılığı ve kararlılığı cami hocasının yanında pek bir işe yaramaz.
II. Dünya Savaşının getirdiği sefalet, yokluk, fakirlik herkesi olduğu gibi onu da etkilemiştir. Öğretmenliği bir süreliğine bırakır. Tiyatrocu olmak ister. Babası yine karşı çıkar. Fakat engel olamaz. Orada Sebahattin Ali ve Muhsin Ertuğrul gibi ünlülerle tanışır. Mustafa hikâyeler yazmaya başlar. Bu konudaki akıl hocası Sebahattin Ali’dir. Ancak yazdığı hikâyeler başına bela olur. Hapse düşer. Bu dönemde çok bunalmıştır. Üç aylık hapis maratonunun ardından yanlış bir evlilik yapar. Artık yaşadığı olaylara tahammül edemez. Kendine yeni bir yol çizmeye karar verir.
Gittikleri köyün muhtarı konuklarını en iyi şekilde ağırlamak ister. Hepsi Sofya’nın yolunu tutar.

Yazar olayları başından geçmiş gibi anlatır. Yani “ben dilini” ön planda tutar. Bunun yanı sıra görünmeyen bir kimsenin gözüyle anlatma da söz konusudur.

Anlatım Tutumu: Yazar eserin sonunda gidecekleri yeri bilmeyen, amaçlarını belirleyemeyen insanları eleştirir. Özeleştiri de bulunur. Eserin sonunda “Yolunu arayan bir genç adamın otuz kadar yılını anlattım. Ben lokmamı tatlandırmaya geldim.” der. Yani tenkit edici ve özeleştiride bulunucu bir anlatım söz konusudur.

Mekan: Eserde birçok mekan vardır. Ama bunların çoğu tam olarak anlatılmamış, tasvir edilmemiştir. Önce Bulgaristan ve Türkiye sınırından bahsedilir. Bulgaristan’ın bir köyü tasvir edilir. Köyde tek tük evler vardır. Evler birkaç katlıdır. Sokakta çok az insan vardır. Caddeler tenhadır.
Ele alınan diğer bir yer Mustafa’nın okuduğu Urla ilçesidir. Mustafa’nın tayini önce Afyon’a daha sonra da Anadolu’nun çeşitli yerlerine çıkar. (Manisa, Aydın, Ankara vs.)
Romanda ön planda olan asıl yer Mustafa’nın kasabasıdır. Kasaba büyükçe, beş-altı bin evlidir. İnsanları otuz bini geçer. Kasabanın adı romanda verilmemiştir. Ancak çoğu yerli geride kalanlar ise göçmendir. Göçmenlerin dışındakiler özellikle memur ve askerdir. Kasaba üzümü, tütünü ve inciriyle ünlüdür.

Zaman: Romanda flashback vardır. Romanın kahramanı Mustafa çocukluk yıllarına döner. Flashbacklerde kullanılan zaman 1930-40’lı yıllardır. Yani Atamızın yaşadığı yıllardır.

Romandaki fictif zaman1930-40’lı yıllardır. II. Dünya Savaşı yıllardan da bahsedilir. Bu dönem halkın, milletin sefaletten, parasızlıktan yorulduğu bir dönemdir.

Romanda kozmik zaman ise 1960’lı yıllardır.

Şahıs Kadrosu:
Mustafa: Belirli bir hedefi ve çizgisi olmayan bir gençtir. Ama dürüst ve aklı başındadır. Yolunu arayan, bir amaca bel bağlamak isteyen biridir. Çünkü yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntılar onu sıkmıştır.

Ferit: Ferit aklı başında ne istediğini bilen, akıllı bir gençtir. Ferit idealisttir. Ailesine bağlıdır. Kardeşlerine sahip çıkan biridir.

Emine: Sessiz sakin bir genç kızdır. Çok konuşkan değildir. Babasına saygılıdır.

Halil Hoca: Hem içki içen, küfür eden biridir. Hem de kuran okur. Yaşadığı hayattan hiç memnun değildir. Biraz şikayetçi ve dırdırcıdır.

Üvey Ana: Hiçbir şeyden memnun olmayan, çok konuşan, dırdırcı bir kadındır.

Mustafa’nın Arkadaşları: Bulgaristan sınırına geçerken yanındaki arkadaşlarının isimleri verilmemiştir. Arkadaşlarından birinin iki, diğerinin üç çocuğu vardır. Biri kıvırcık saçlı, diğeri kafasına dilekçe pulu yapıştıracak kadar az saçlıdır.

Romana teknik açıdan bakacak olursak; eserin giriş bölümünde Mustafa ve arkadaşlarının tasvir edildiği görülür. Yani romana tasviriyle giriş yapılmıştır. Mustafa ve arkadaşları çok korkmaktadırlar. Ancak bu korkuya rağmen kendi aralarında şakalaşırlar.

Gelişme bölümünde Mustafa adlı genç başından geçen olayları, mutsuzluklarını, yaşadığı sosyal, siyasal, ekonomik sorunları anlatır.
Sonuç bölümünde ise okuyucuyu sürpriz bir son bekler. Okuyucu, muhtarın Mustafa ve arkadaşlarını Türkiye’ye geri yollayacağını düşünür. Ancak muhtar onları konuk eder.

Dil ve Üslup

Yazar konuşma diline çok yer vermiştir. Cümleler kısa ve açıktır. Bilinmeyen birkaç kelime vardır. Yazar karakterlerinin konuşmalarında bel aşağısı yani açık seçik konuşmalara çok yer vermiştir. Allah’la ilgili uygunsuz konuşmalar, şakalaşmalar yapılmıştır. Örneğin Mustafa ve arkadaşları arasında “Ulan ben …” gibi birçok küfür edilmiştir.

» Acımak (Reşat Nuri Güntekin)

Zehra öğretmen kasabanın en tanınan kişisiydi. İnsanlar ona çok güveniyordu.Çocuklarını onun mektebine göndermek için çabalıyorlardı.O, insanların gözünde en iyi muallimdi. Maarif müdürünün arkadaşı Şerif Halil Bey bir gün Zehra muallime bir haber getirdi. Zehra hanımın babası Mürşit Bey, ölmek üzereydi. Zehra hanım tereddüt ederek o Zehra’nın kendisi olmadığını iddia etti. Maarif Müdürü kasabada başka Zehra adlı kimsenin olmadığını belirtince Zehra hanım konuyu değiştirmek istedi. Konuyu değiştirmeden önce hastanın sağlığını da öğrendi. Maarif Müdürü ve arkadaşı Şerif Halil Bey durumu fark etmişlerdi.

Aradan birkaç hafta geçmişti. Şerif Halil Bey Zehra’yı yanına çağırarak babasının durumunun daha da kötüleştiğini belirtti. Zehra ise babasının yanına gitmeyeceğini, babasının ailesine çektirdiği çileleri ağlayarak anlattı. Sonra da hızlıca odadan çıktı. Öğle olmuştu. Şerif Halil Bey öğle yemeğini yemek için aşağı inerken elinde küçük bavuluyla Zehra’yı gördü. Zehra gitmeye karar vermişti. Saat iki de kalkan trene bindi, yola çıktı. Zehra yolda ;aklına babasıyla yaşadığı anıları getiriyordu. Babasının ailesine verdiği korkulu anlar geliyordu aklına. İstanbul’a geldiğinde onu babasının komşusu istasyondan almıştı. Yaşlı adam yol boyunca Mürşit efendinin nasıl bir hayat sürdüğünü anlatıyordu. Nasıl öldüğünü, evinde ona babasının komşusunun karısı ve yanındaki kadının nasıl baktığını anlatıyordu. Babasının öldüğü sırada Zehra henüz yoldaydı. Mürşit efendi Zehra gelmeden iki saat evvel ölmüştü. Son nefesinde bile Zehra’yı sayıklamıştı. Yanındaki kadınlar Mürşit efendinin bu durumuna dayanamayıp Ona ait olan bir sandık bulmuşlardı. Sandıkta Zehra’ya ait birkaç bez parçası bulup Mürşit efendiye vermişler.Zavallı adam bunları koklayarak ölmüş. Zehra bunları dinlerken çok sinirliymiş. Zehra’nın bu durumu evdekilerin hiç hoşuna gitmemişti. Akşam yemeğinden önce Zehra’ya babasının sandığını gösterdiler. Zehra bu sandığı kabul etmedi. Akşam yemeğinde de gayet sakin davranması yaşlı komşuyu sinirlendirdi. Adam açık açık Zehra’ya bunu anlattı.Zehra ise aynı tavrı yeniliyordu. Zehra eve geldiğinde babasının bulunduğu odaya girmişti. Fakat yatan ölünün kapalı yüzüne bile bakmamıştı.Bu da evdekileri düşündürüyordu. Zehra kendisine hazırlanan odaya girmişti. Odada kabul etmediği sandıkta vardı. Zehra bütün gece uyuyamıyordu aklına sürekli babasıyla yaşadığı anılar geliyordu. Ona göre ablası Feriha babasının yüzünden ölmüştü. Annesi ve büyükannesi onun yüzünden çok acı çekmişti. Babasından nefret ediyordu. Onu hiç sevmiyordu. Bir ara aklına sandık geldi. Babasının sandığının içinde ne olduğunu merak ediyordu. Yatağından kalktı sandığa doğru yürüdü,sandığı açtığında birkaç parça elbise ve küçük kilitli bir kutu buldu.Kutunun kilidini kırınca içinden bir defter ve küçük eşyalar çıktı. Defteri alıp ilk sayfasını açtı, sayfanın ortasında güzel bir yazıyla “hatıra defterim” yazıyordu. Zehra çok şaşırmıştı.



HATIRA DEFTERİM
Mürşit Bey yazdığı ilk tarihte diplomasını almıştı.Mesleğine atılmak için sevincini ve sabırsızlığını yazıyordu.

Başka bir tarihte Sivas iline maiyet memuru olarak atandığını yazıyordu. Diploma almasından iki ay bile geçmemesine rağmen diğer arkadaşlarının arasından ilk tayin edilen kişiydi. Sivas’a geldiğinde hastaydı fakat bunu bahane ederek işten ayrılmak istemiyordu. Daha kalacak yeri bile belli değildi. Yinede işine devam etti.

Zehra defteri okumaya devam ederken önüne birkaç yırtık sayfa çıktı, fakat Zehra hanım bu yırtık sayfaları okuma gereği duymadı.Mürşit Bey bir arkadaşının büyük bir yardımı ile oda tutmuştu. Nasıl çalışacağına dair bir program hazırladı. Odanın orta yerinde bulunan mermer tezgahın üzerine çalışma programının maddelerini yazdı.

Bir başka tarihte en çok istediği kaymakamlık mertebesine yükseldi. Fakat kaymakam olduğu yer çok kirliydi, su olmadığı için çocuklar birer birer ölüyordu. Küçük bedenlerinin bulunduğu tabutlar penceresinin önünden geçerken görevini yerine getiremediğini düşünüyordu. Kasabaya su getirdi ve başka bir kasabaya tayini çıktı.

En sonunda bekarlıktan kurtuluyordu. Karısı daha küçüktü ama kaynanası bir melekti. Bir dediklerini iki etmiyordu. Fakat birgün ikisinin de ona yalan söylediklerini yakın bir dostundan öğrendi. Fakat o zaman İstanbul’a taşınacaklardı. Dostundan para alırken bunları Mürşit’e anlattı. İnanmak istemedi, ama Mürşit’e söyledikleri yalanlar birer birer ortaya çıkınca zaten yavaş yavaş fakirleşiyorlardı. Mürşit Bey ayrılmak istiyordu fakat iki kızları vardı.

Yalanlarından dolayı kendisini içkiye veren Mürşit Bey ailesi için hırsızlık yapıyordu. Bazen hırsızlık yaparken yakalanıyordu, küçümseniyordu, girdiği işlerden kovuluyordu.

Ailesinin ona söylediği en büyük yalanı öğrenince karısını ve kaynanasını öldürecek kadar sinirlenmişti. Karısı karşı komşuyla sevişiyordu. Kaynanası kızının bu davranışına katılmıyordu. Fakat kızı onu intihar etmekle tehdit ediyordu.Birkaç aydır iş bulamayan Mürşit Efendi’ye karısının aşığı, yani karşı komşusu iş vermişti. Mürşit Efendi birgün çekmeceden bir dosya ararken karısına gelen aşk mektuplarını bulmuştu. Mektupları karısının aşığına gösterip adamla dövüştükten sonra adam onu işten attı.

Mürşit kaynanasına kızdı ve bir daha böyle bir şey yapmamalarını söyledi. Defter burada bitiyordu.

Zehra babasının annesi ve büyükannesinin elinden çektiklerini öğrenince babasının bulunduğu odaya giderek babasının elini ayağını öptü ve ağladı. Artık acımanın ne olduğunu öğrenmişti.

DEVAMI GELİCEK...
HARİKASIN.
DEVAMINI BEKLİYORUZ.
+REP
» Adı Aylin (Ayşe Kulin)

Aylin, Amerikan kız kolejini bitirdikten sonra ,eğitimini tamamlamak üzere Paris,e gitti;bundan sonraki yaşamını bir uçtan diğer uca dördüncü bir hızla akarak gecti.Libyalı bir prensle evlendi,prenses oldu. Tıp okudu ünlü bir psikiyatrisi oldu. Tekrar tekrar evlendi,ama evliliklerinden sıkıldı, Amerikan ordusuna albay rütbesiyle subay oldu.

İşte bu kitap,kökleri.Giritli deli Mustafa naili paşaya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin DEVRİMELİ’in fırtınalı yaşamının öyküsüdür.

Lise yıllarında uzun boylu ve sıska bir kız olan Aylin zamanla güzelleşmiş ve bir gün Esma teyzesinin daveti üzerine Paris’te bir otelde buluşurlar otelde prens olduğunu söyleyen bir Arap’la tanışır ve bu tanışmanın sonunda prensle görkemli bir yaşantı için evlenir Prenses olur. Ancak her şey düşündüğü gibi gitmez.Prens Senusi doğu kültürü ile yetiştiği için batı kültürü ile yetişen Aylin’e ters gelmekte zamanla Aylin’in özgürlüğünü kısıtlamaktaydı evliliğe başladığı gibi sakin değil büyük bir kaçışla son buldu;yaz sonunda Aylin,ablası ile Nilüfere Cenevre ye gider.yaşamının ideali olan tıp okumaya karar verir.ve büyük uğraşlar vererek Neuchatel üniversitesine kayıt yaptır. Okulun ilk yıllarında hayatında çok büyük değişiklikler yaparak,ihtişamlı hayatından sıyrılarak sade bir öğrenci olur. Tek hedefi olan tıp fakültesini bitirmek için çok çalışır. Daha sonra fizik ve kimya derslerinde yardımcı olan Jean-pierre ile evlenir. İki öğrencinin bu evliliğe zaman içinde Aylin’in dış görüntüsünde olduğu kadar iç dünyasını da değiştirecektir.Aylin Jean-pierre ile birlikte yaşadığı günlerde tıp ilmi ile yakından tanışır ufkunun penceresine o zamana kadar hiç bilmediği yepyeni bir dünyayı ardına kadar açacak,peşinden koştuğu gerçek zenginliğin dış dünyanın görkemli vitrinlerinde değil de insanlığın iç aleminde bulunduğunu öğrenecekti. Okul sonunda Jean-pierre Nos Alam us’taki nükleer araştırma merkezinden geri çeviremeyeceği bir teklif alır.Aylin’de New Rachel Hospital Medical Center’dan teklif alır. Onların birbirilerine karşı olan sorumlulukları artık biter, müşterek hayatları bir yol ayrımına girer. Ellerinde bu evlilikten altı yıllık sağlam bir dayanışma ve derin dostluk duyguları ile dopdolu gençlik anıları kalır sadece.

Aylin çok ciddiye aldığı bu işine büyük bir heyecanla başlar. New Rachel’de tanıştığı Afganistanlı genç meslektaşı Azim’in karısı on bir yaşından beri arkadaşı olan Zeynep Tarzı çıktı. Aylin, Zeynep ve Azim ile gittiği Afgan seyahati kokteylinde Paswak adındaki Birleşmiş Milletlerin Afgan esiri ile tanışır.Paswak evli olmasına rağmen Aylin ile arasında duygusal bir bağ oluşmuştu.Aylin o yılı aklı beş karış havada geçirdi.Bütün vakitlerini beraber geçiriyorlardı.Paswak bu yüzden önce Wall Dame’nin Birleşmiş Milletler genel sekreterliğine daha sonra 1974 yılında Hindistan sefirliğine tayini çıkmıştı.

Aylin kaderin ağlarını, onlar için giderek daha çileli iplerle örmekte olduğunu nihayet görmeye başladı ,ya sevdiği adamın peşinde dünyayı adım adım dolaşacak ya da mesleğini ön plana alacaktı. Tam meslek uğruna değmez derken Hastanede Psikiyatri bölümü şefliğine terfi etti. Sonunda Aylin’in sağ duyusu aşkına galip geldi. Aylin gönlü yaralı bar kuşunu çok kısa bir süre oynadı sonra toparlandı ve işinin başına döndü. Arkadaşı Azim’in vasıtası ile kendi meslektaşı olan Michel Ramodisli ile tanıştı. Michel’i çok etkileyici bulmadığı halde evliliğe giden ilk adımları Michel’in evinde attılar daha sonra Aylin bu evlilikten sonra deliler gibi çocuk istemeye başladı. Aylin’in bu isteğin karşılık Michel dinine ve geleneklerine çok bağlı olduğunu,doğacak çocuğun Yahudi kültürüne göre yetiştirilebileceğini söyledi;fakat Aylin bunu bile sorun etmedi,dinini değiştirmeyi göze aldı. Aylin’e göre insanları dinlerine,ırklarına ve dillerine göre ayırmak çok saçma idi. Ona göre insan,insan olduğu için çok değerli idi. Onun insan sevgisini bir din veya ırk engelleyemezdi. Aylin çocuk yapma isteğinden altı düşük yaptıktan sonra vazgeçti.

Aylin meslektaş olduğu Michel ile her an beraberdi. İş yerleri bir,evleri bir kısacası bütün zamanları birlikte geçiyordu. Belli bir süre sonra birbirleri bu kadar çok birlikte olmaları Aylin’i çok sıkmıştı,gün geç tikçe birbirlerinden kopuyorlardı ve bir gün Aylin kocasına haftanın belirli günlerinde birbirlerine izin vermelerini, bugünlerde değişik insanlar ile çıkabileceklerini bunun sonucunda diğer insanlarda görecekleri eksiklikleri kendilerinde tanımlayıp birbirlerine ölümsüz sevgi ile bağlanacaklardı. Fakat düşünülen olmadı, Aylin yurt dışında olduğu günlerden birinde Michel bir arkadaşının evinde Barbara adında bir bayanla tanıştı ve bu tanışma evliliklerinin sonunu getirdi. Aylin sıkıntılı bir zamanda vardığı bir karar sonucunda kocasını kaybettiği için hem üzgün hem de suçluluk duygusu içerisindeydi. Bu sıkıntı ve üzüntü uzun sürmedi. Her şeyi bir kenara bırakıp mesleğimde ilerledi. Fakat bu ilerleme bile onu tatmin etmedi. Bir süre sonra Amerikan ordusuna katılarak Körfez savaşında ruh sağlığı bozulan hastaları tedavi eden doktor olayı düşündü bu nedenle Oklahoma’ya Körfez savaşında zarar görmüş askerleri tedaviye gitti.

Aylin üniformasını ilk kez 1992 ‘nin soğuk bir Ocak gününde giydi.9 Kasım 1992’de ordunun fiziksel aktiviteler sınavını yüksek bir puanla kazanarak başarı sertifikası aldı. Aylin ordudaki görevinde yine işine devam ediyor,hastalarına çare bulmaya çalışıyordu. Bir gün kendisine yeni bir hasta verildi. Bu kez hasta Körfez savaşından sonra geldiği sivil hayata uyum sağlayamıyordu. Bunun sonucunda hiçbir suçu olmayan bir çok sivili katletmişti.

Aylin bu hastası üzerinde çalışırken Amerikan ordusunun askerlerini cesaretlendirmesi için verdiği ilaçların yan etkisi sonucu hastanın bu duruma geldiğini saptadı ve bu sonucu hemen askeri yetkililere bildirdi. Aylin’in verdiği bu sonucu askeri yetkililer daha önceden bildiğinden Aylin’in bu olayın üstüne gitmemesini istediler ve onu uyardılar. Aylin bu sessizliği sindiremeyerek sözleşmesinin bitmesinin ardından Albay rütbesindeyken ordudan ayrıldı.

Ordudan ayrılmasından sonra 19 Ocak 1995 Perşembe günü evinin bahçesinde o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından kendi arabasının altında ölü bulundu. Zengin,ünlü ve saygın insanların yaşadığı mahallede yerel polis ve yerel yöneticiler mahallenin adını polisiye bir olaya karıştırmamak için dosyayı apar topar denebilecek bir hızla kapattılar,teşhis ise:”freak accident”yani garip bir kaza idi.

“...Yükseltilmiş sahnede kapağı açık maun bir tabut duruyordu. Uzun bir sıra oluşturan insanlar tabutta yatan Albay üniformalı Amerikan subayını selamlayıp içlerinden dua ve veda ederek tabutun başından ayrılınca yanan yürekleriyle gelip salondaki koltuklarda yerlerini alıyorlardı. Herkes etrafa hakim olan ordu düzeninin saygınlığını kutsar gibi sessizce ağlıyordu... Katafalkın üstünde dört bir yanı rengarenk çiçeklerle donanmış tabutta yatan kişi,bir askerden çok,oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiş bir Hollywood yıldızını andırıyordu. Bu albay üniformalı Amerikan subayı bir Türk kadınıydı.”.

» Akşam Güneşi (R. Nuri Güntekin)

Hükümet doktoru olarak (M. . .) adasına gelen Doktor Kemal Bey Hacı İsmail Çavuş rehberliğinde teftiş gezisi yaparken Ayazma Çiftliğinini sahibi Nazmi Bey’le tanışır. Nazmi Bey tüm adada yaptığı iyiliklerle peygambere benzetilen ,sevilen ve tanınan bir adamdır. Kemal Bey kısa zamanda Nazmi Bey’le dost olur.Ancak Kemal Bey dört buçuk ay sonra Erzurum’a tayin edilir. Orada 2 buçuk sene görevini yaptıktan sonra tekrar Rodos ’a tayin edilir. İşe başlar başlamaz (M . . .) adasını ziyarete gelir.Sisli ve yağmurlu bir akşam Nazmi Bey’e rastlar. Nazmi Bey ıslak elbiseler içinde titremekte , kriz geçirmektedir. Kemal Bey Nazmi’yi arabasına alır ve kendi pansiyonuna götürür.Nazmi Bey ısrarla kendi hayatını , acılarını Kemal Bey’e itiraf etmek ister ve anlatmaya başlar.



Nazmi Bey küçükken günü gününe uyumayan bir çoçuktur. Annesinin genç yaşta tifodan ölmesiyle , hastalıklı bir adam olan babası (M. . .) adasındaki Ayazma Çiftliğine yerleşir.Nazmi Bey’i 8 yaşındayken Forum Kurallarını Okuyalım !!!’a gönderir. Nazmi, tatil günlerini amcasınn yanında geçirmektedir.Babası ölür. Tamamen amcasının yanında kalmaya başlar.



Nazmi ele avuca sığmayan hareketli bir çocuktur.Amcası onun eğitimi için elinden geleni yapar. Nazmi asker olmak ister ve Harbiye’ye girer.Ordan sonra tahsilini tamamlamak için Fransa’ya gider.Orada yaptığı çapkınlıklarla ,maceraperestliğiyle küçük bir şöhrete sahip olur.Memlekete döndükten sonra birkaç ay Çamlıca’daki köşkte amcasının yanında kalır.Köşkte yalnız Şükran ve Gülizar kalfa bir de ihtiyar uşak vardır. O yılın sonbaharında Nazmi’yi Şam’a tayin ederler.Çıkardığı meseleler yüzünden Kudüs’e gönderilir. Orda yaptığı çapkınlıklar nedeniyle de yeni bir vazife ile Akka ’ya gider.Buradan da Manastır’a gider.Burada İbrahim ismindeki arkadaşıyla kalır. Nazmi bir arkadaşını uğurlamak için gittiği istasyonda eski sevgilisine rastlar ve onun peşinden İstanbul’a gider. Daha sonra ateşemiliter olarak Fransa’ya gönderilir.Ancak gitmeden önce Eylül ’e kadar amcasının yanında kalmak için izin alır.Nazmi köşke gelmeden önce Şükran’ın ablası Naciye’nin kocası Neyyir Bey suikaste uğrar ancak ölmez.Köşke geldiği zaman olayın iç yüzünü Şükran’dan öğrenir.Naciye çapkınlık yapan kocasın öldürmek istemiştir.Bundan dolayı da Naciye sinir hastalığına tutulur.Sonbahar gelmiştir.Nazmi konaktaki işlerini yürütmekte Naciye’nin kızı olan Jülide’yle yakından ilgilenmektedir.Nazmi , köşke ziyarete gelen ve Şükran’nın arkadaşı olan Nazan’a aşık olur. Jülide’yi gezdirme bahanesiyle onun köşküne gider ve Jülide aracılığıyla birbirlerine hislerini anlatırlar.Avrupa’dan döndüğünde evlenmek için sözleşirler.



Fransa’ya giden tren Edirne’de durdurulur.Nazmi orada İbrahim’le karşılaşır.İbrahim onu daha önce namını işittiği Kaymakam Nusret Bey’le tanıştırır.Nazmi , Fransa’ya gitmekten vazgeçer ve İbrahim ’in çetesine katılır.Nusret Bey ve çetesi pusuya düşülür.Nazmi yaralanır,İbrahim’le hastanede kalır.Şükran’nın yazdığı mektuptan amcasının ve Naciye’nin ölüğünü anlar. Nazmi hastaneden çıkınca Çamlıca’daki köşke gider ve ona hastalığı boyunca Şükran bakar.Nazmi hastalığı nedeniyle askerliği bırakmak zorunda kalır.Nazan Nazmi’nin hastalığı nedeniyle onunla olan ilişkisini bitirir.Nazmi hayatın geri kalanını Ayazma Çiftliğinde yaşamak için (M. . .)adasına gider.Orada yanına çağırdığı Şükran’la evlenir.Şükran ve Nazmi, yetim ve öksüz kalan Ayşe’yi evlatlık alırlar.



Naciye’nin ölümünden sonra kızı Jülide ’yi alarak Avrupa’ya giden Neyyir Bey ölür ve kızını ölmeden önce Şükran ve Nazmi’ye emanet eder .Jülide Ayazma Çiftliğine gelir.O havai bir kızdır.Nazmi’ye ve çiftlik halkına ters düşecek şeyler yapmaktadır.Nazmi’yle Jülide anlaşamamakta, her konuşmaları tartışmaya dönüşmektedir.



Ancak bir gün Nazmi ona yasaklamasına rağmen Jülide’yi kütüpanesinde bulur.O günden sonra onu anlamaya başlar zamanla Nazmi ile Jülide’nin arası düzelir.Artık, Nazmi ile Jülide baba kızdan ziyade iki arkadaş gibi olmuşlardır.Jülide eniştesini komşuları Silvi ’den ve İstanbul ’da bir tiyatroda karşılaştıkları Nazan’dan kıskanır.Nazmi, Jülide’nin sevdiği kişi olarak bildiği Burhan Bey’le tanışır.Ancak, Jülide Burhan Bey’den ayrılır. Ayşe’nin düğün gecesi ,Jülide kendini denize atarak intihar eder; ama kurtarılır. Jülide’nin intihar etmeden önce öldükten sonra verilmek üzere eniştesi için yazdığı mektubu Ayşe o gece Nazmi’ye verir. Mektupta Jülide eniştesine olan aşkını itiraf etmektedir.Nazmi de kendi kendine Jülide’yi sevdiğini itiraf eder.Ancak , bu mektubu okuduğunu Jülide ’ye söylemez.Ayşe Jülide’ye mektubu geri verir.Jülide iyileşir,ancak eskisi gibi neşeli değildir.Nazmi, Jülide’yi İhsan adlı iyi bir gençle evlendirir. Onun için (M . . .)de bir ev yaptırır. İhsan sık sık Jülide’yi ziyaret eder ve bir bahane bularak Jülide’yi köşke çağırır.İhsan’ın işi dolayısıyla Jülide Bakü’ye gitme kararı alır. Son bir kez Nazmi’nin evine gelirler.Jülide artık İhsan’a alışmış ve onu sevmeye başlamıştır.Nazmi, Jülide’nin artık onu sevmediğini anlar.Jülide tamamen gidince Nazmi karısını İstanbul’a gönderir,kendisi de hastalanır.

Kemal Bey, Nazmi Bey’in karısı gelene kadar onun yanında kalır.Daha sonra vazifesi nedeniyle Rodos’a gider.Sekiz ay sonra tekrar geldiğinde Nazmi’nin öldüğünü öğrenir.

Roman’nın Şahıslar Dünyası :

1.Dereceden Şahıslar : Nazmi , Jülide

2. Dereceden Şahıslar : Kemal Bey, Şükran,Hacı İsmail Çavuş,İbrahim, Ayşe.

Sözü Edilen Şahıslar : Nazmi ’nin amcası ,Necmiye, Refik Bey, Lütfullah Efendi, İhsan, Meşincioğlu Kerim Bey (syf.10),Madam İrmaziya (syf.12, Binbaşı ve Albay (syf.17)Muallim ve Müdür(syf.23 ), Nazmi ’nin annesi(syf.25) , Nazmi’nin babası (syf.26) , Vecdi Ziya (syf.35) ,Pavlof (syf .37) , Gülizar Kalfa (syf.40), Gemi Kaptanı (syf.127), Halim Ağa (syf.114,140,156,157,158,159) , Vefik (syf.87 ) ,Albay (syf.87) , Kaymakam Nusret (syf. 69) , Rahibe (syf. 45), Jermen Reno (syf.47)


» Akşamlar (Afet Ilgaz)
Roman, edebiyatçılar ve gazeteciler başta olmak üzere aydın diye adlandırabileceğimiz bir kesimin, hayatlarındaki çelişkileri anlatıyor. Bu çelişki, aydınların içinde bulunduğu ekonomik veya buna benzer nedenlerden kaynaklanan bir çelişki değildir. Bu çelişki aydınların hayatı tamamen yanlış yerlerde aramalarından kaynaklanıyor. Onlara göre mutluluk, bir kadına veya erkeğe sahip olmak, zengin olmak, araba sahibi olmak, ev sahibi olmaktır.
Roman sevdanın küçük oğlu olan Fazlı’ nın doğum günü nedeniyle evde verdiği partiyle başlar. Sevda hayatında çelişkiler olan bir kadındır. Dolayısıyla bu çelişkili kadın tipi hemen romanın başında verilen partide kendisini göstermektedir.

Arif, Sevda’ nın kocasıdır. Arif, Sevda’ nın aksine hayatı çelişkili olan biri değildir. Arif, İzmit’ te bir fabrikada mühendis olarak çalışmaktadır. İyi para kazanıyor. Arif ve Sevdaların ailesi maddi açıdan iyi bir konumdadır.
Daha sonra Sevda’ nın isteği üzerine aile İstanbul’ a taşınır. Sevda’ nın anne ve babası da İstanbul’da oturmaktadır.
Sevda İstanbul’ a gelince hayatının mutlu geçeceğini sanar, ancak Sevda’ nın yaratılış olarak, belki de ailenin tek kızı olması nedeniyle biraz şımarık ve alıngan yapıya sahiptir. Dolayısıyla her zaman kendisini üzecek bir şeyler bulur.

Annesinin tabiriyle sevda:

“ Her zaman bir şeyleri düzeltmeye çalışır...Genç kızlığında yüzünde sivilceler vardı, onlar için ağladı, üzüldü, uğraştı... Sonra biraz kemikli burnunu ameliyat ettirdi... Her şeyi, Her şeyi var... Nasıl oluyor da mutsuz oluyor.

“ Kocan iyi, çocukların sağlıklı, evin, paran, araban, her şeyin var...Gençsin, hastalığın yok”

Görüldüğü gibi Sevda’ nın hayatında mutsuzluk kaynağı olacak hemen hiçbir şey yok. Ama sevda hayattan tat almıyor ve bir arayış içerisinde.

İstanbul’ a geldikten sonra üniversiteden okul arkadaşlarıyla görüşmeye başlar. Daha sonra bu arkadaşların vasıtasıyla gazeteci ve edebiyatçılardan oluşan bir aydın kesimin içinde bulur kendini. Bu aydınların kuracağı bir dernek çalışmalarına katılır. Sevdanın yapacak bir işi olmadığı için sık sık aydınlarla bir araya geliyor, dernek çalışmalarına katılıyor. Katıldığı bu çevrelerde sürekli bir arayış içerisindedir. Gördüğü yakışıklı bir erkekle evlilik hayali kuruyordu. Başka bir erkekle hayalinde yemek yiyor. İşte bu hayallerin içinde Hakkı Kotar’ la görüşüyor. Onunla beraber oluyor. Bu arada kocasından ayrılma planları kuruyor. Zaten kocası İzmit’ e fabrikaya çalışmaya gidiyor ve pek evde durmuyor. Hakkı Kotar’ da roman yazarıdır. Karısıyla mutsuz bir durumda dır. Hakkı’ da eşinden ayrılma planları yapar. Sevda ile Hakkı anlaşırlar. Her ikisi de boşanacak ve evlenecekler. Ancak tam bu gelişmelerin içinde Hakkı Ankara’ ya eşinin yanına gelir. Sevda onu İstanbul’ da çok arar, evine mektuplar bırakır, ama ona bir türlü ulaşamaz.

Sevda’ nın kendi tedbiriyle :

“ Batan bir kayık gibiyim... diye düşündü. Yavaş yavaş su alıyorum ve kimsenin haberi olmadan sulara gömülüp gideceğim”

Bazen Sevda, kendisine gelince çok iyi şartlara sahip olacağını düşünüyor :

“ Böyle güzel bir denizin kıyısında oturabilmenin de bu eve bir arabanın içinde zahmetsizce gelebilmenin de peşinden ard arda sulara atlayan iki neşeli çocuğa sahip olabilmenin hiç de küçümsenemeyecek mutluluklar olduğunu düşündü ve utandı.”

Yazarlar arasında saygın bir kişiliğe sahip olan Mehmet Meriç, eşinden ayrılmış ve Ferda ile bir evlilik yapmıştır. Bir de çocukları olmasına rağmen Mehmet Meriç, Ferda ile de mutsuz bir hayat yaşamaktadır.

Mehmet Meriç, kadınlara karşı özel bir ilgi duyan birisidir. Dolayısı ile çekici yapısını da kullanarak kadınlarla beraber olmaktadır. Romanları iyi sattığı için maddi yönden bir sıkıntısı yoktur.

Mehmet Mericin eşi Ferda, doktordur. Kocasına bağlı iyi biridir. Bu bağlılığa rağmen Mehmet Meriç Ferda’ yı çeşitli kadınlarla aldatmaktadır. Son olarak Mehmet Meriç, Sevda ile bir aşk yaşar. Sevda, Mehmet Meric’e inanarak Arif’ ten ayrılır. Arif bunun üzerine Sevdanın oturduğu evin eşyalarını alır. Ardından evi satar çok geçmeden Mehmet Meriç’ le Sevda mutsuz bir hayat yaşamaya başlarlar.

Sevda’ nın arkadaşı Gülsüm, Marks’ ın düşüncelerine inanan ve bu yüzünden kocası Ekrem’ le sık sık tartışan bir öğretmendir. Gülsüm, öğretmenliğin bilincinde biridir katıldığı bir yürüyüşün nedeniyle İstanbul’ un kenar mahallerinden bir okula atanır.

Bu arada Ekrem, hastadır. Hastalığı ciddidir. Gülsüm, hem Ekrem’ e bakıyor, hem de üç dört dolmuş değiştirerek okula gitmektedir. Dolayısıyla zorlanmaktadır. Daha sonra okulda ki bir öğretmen arkadaşının etkisiyle particiliğe ilgi duyar ve CHP ile ilgilenmeye başlar. CHP’ nin toplantılarına gider, işçi yürüyüşlerine katılır.

Sevda ölür. Çocuklara Arif bakar

Roman, Gülsümün bir motelde çay içerken yan masaya Mehmet Meriç' in gelmesiyle biter

Romandaki kişiler :

Sevda : Bir anne – babanın tek kızı. Bu nedenle aile tarafından şımarık yetiştirilmiş, bir dediği iki yapılmamış. Mutluluğu farklı yerlerde arıyor sürekli bir arayış içinde. Bencil, kaba, insanları hiç beklemedik bir zaman da üzer. Bilgisiz, kültürsüz.

Arif : Mühendis. Sabırlı, az konuşan ailesini seven hayatı hayali değil de gerçekten yaşayan birisi.

Mehmet Meriç : Yazar. Zengin karizmatik bir yapıya sahip., zengin, kadınlara düşkün, aile kavramını yok sayan, sinirli bir yapıya sahip. Beklenmedik, şaşırtıcı davranışlar gösteren birisi.

Gülsüm : Öğretmen. Romanda ki diğer kahramanlar gibi mutluluğu yanlış yerde aramıyor. Mesleğinin bilincinde aydın bir kişiliğe sahip. Eşini ve çocuklarını seviyor.

Ferda : Doktor mesleğinin bilincinde. Kocasını ve çocuğunu seviyor. Kocasının kendisinden ayrılmaması için her şeyi deniyor.

Hakkı Kotar : Yazar. Mutsuz bir evliliği var. Kadınlara karşı zaafı var. Olaylarda dar çerçevede düşünüyor. İnsanları eksilikleri ile yargılayan bit tip.

Mekan : Romanın geçtiği mekan birden fazladır. Roman İzmit’te başlar. İstanbul’da devam eder. Az olsa da Ankara’da geçer. Romanda fazla çevre tasvirleri yer almamaktadır. Yerler doğrudan isimleriyle adlandırılır.

Romanda Zaman : 1968’de başlar, yaklaşık dört yılı kapsamaktadır. Geçen bu dört yıl özellikle mevsimlerden, bazen de bayramlardan anlaşılıyor. Aksi halde zamanın geçtiğine dair pek fazla işaret yoktur.

Konu : dönemin aydın diye bilinen insanları arasındaki çarpık ilişkiler ve yine bu insanların kendi hayatlarındaki problemler anlatılmaktadır. Dönemin çeşitli aksaklıkları da yer yer dile getiriliyor.

Ana Fikir : Dili sadedir. Anlaşılabilir bir Türkçe ile yazılmıştır. Kişi ve mekân tasviri pek yoktur. Daha çok iç konuşmalar vardır. Roman daha çok 3. Kişi ağzından anlatılmaktadır.

» Ankara (Y. Kadri Karaosmanoğlu)

Milli mücadele döneminin insanlarını anlatan Ankara adlı romanın ana kahramanı Selma Hanımdır.Olay örgüsü Selma Hanımın çevresinde başlar ve onun çevresinde devam eder.
Selma Hanım İstanbul’dan çeşitli güçlükler ve sıkıntılar içerisinde İnebolu’ya gelir.İnebolu’da kocası Nazif Bey ile buluşur.İnebolu’dan Ankara’ya,bazen tahtakurulu hanlarda yatarak,bazen de arabanın içerisinde geceleyerek gelirler.Nazif Bey işi gereği altı ay önce Ankara’ya gelmiştir.Ankara’da Taşhan’da bekar arkadaşlarının yanında onların bütün işlerini kendisi görmek şartıyla kalmıştır.Eşi Selma Hanım gelmeden önce Ankara’nın yerlilerinden Ömer Efendi’nin evini kiralamış,eşi Selma Hanım gelince de burayı düzenleyip yerleşmişlerdir.Ankara’da hayat monoton bir şekilde sürmektedir.Bir gün Nazif Bey uzun zamandan beri hiç görmediği okul arkadaşı Murat’a Karaoğlan’da rastlar.Murat Bey Mebus olmuş çoluk çocuğa karışmış ve Etlik’te bir bağ evi almıştır.



Nazif Bey ve eşini hafta sonunda Etlik’teki bağ evine davet eder.İki gün sonra Murat Bey’in gönderdiği araba ile Nazif Bey ve Selma Hanım bağ evine gelirler;burada Murat Beyin ailesi ve yakın dostu Binbaşı Hakkı Bey’le tanışırlar.O hafta sonu sohbet ederek hoşça vakit geçirirler.Hakkı Bey,Nazif Bey ve Selma Hanıma ata binmeyi öğretir.Nazif Bey ve eşiyle Çankaya’ya atlarla kır gezintisine çıkarlar.Bir gün İstanbul’dan gelen genç yazar Neşet Sabit ve Murat Bey Göksu’da atış yaparlar.Selma Hanım’da oradadır.Hiç biri de hedefi tutturamazlar,silahı Selma Hanıma uzatırlar.Selma Hanım hedefe isabet ettirir.Bunun üzerine Hakkı Bey Selma hanım’a “cephede size bir görev bulayım”diye öneride bulunur.Hakkı Bey,Selma Hanım’a Eskişehir’deki bir hastanede hastabakıcılık görevi bulur.Selma Hanım bir süre Eskişehirde hastabakıcılık yapar.Eskişehir düşman tarafından işgal edilince Ankara’ya geri döner.Bu sefer de Hakkı Bey Selma Hanım’a Cebeci Hastanesinde görev bulur.Düşman Ankara’ya çok yaklaşmıştır.Düşmandan korkan kişiler Ankara’yı terk etmeye başlamıştır.Nazif Bey bir gün karısına Ankara’yı terk edelim der.Selma Hanım buna karşı çıkar.Nazif Bey Ankara’dan ayrılır.Selma Hanımla aralarında her şey bitmiştir.



Üç yıl sonra Selma Hanım yeni bir evde,yeni bir kocanın yanında,yeni bir toplumun içindedir.Artık Selma Hanım Hakkı Bey’in karısıdır.Binbaşı Hakkı Bey milli mücadele yıllarından sonra çok değişmiştir.Milli mücadele yıllarında yiğit,atılgan ve Avrupa düşmanı olan Hakkı Bey Avrupalılara özenir.Milli mücadele yıllarında çektiği sıkıntıları(vatanın ve milletinin) unutup zevk ve eğlenceye dalmıştır.Hakkı Bey milli mücadelede zaferi kazanınca her şeyin bittiğini sanır.Fakat her şey bitmemiştir.Selma Hanım bunun bilincindedir.Tüm bu olanların bilincindedir.Hakkı Bey’in davranışlarına şaşırır.Bu yüzden de aralarında soğukluk başlar.Selma Hanım Yenişehir’de bir baloda Göksu’da tanıdığı genç,kültürlü kişilik sahibi Neşet Sabit’e rastlar;sohbet ederler.Neşet Sabit oaradan ayrılır,fakat Selma Hanım’ın durumuna üzülür.Neşet Sabit sadece Selma Hanım’ı görmek ve sohbet etmek için toplantılara katılır.Hakkı Bey ve Selma Hanım arasındaki uçurum her gün biraz daha büyür.Selma Hanım Hakkı Bey’in yaptığı saçmalıklara daha fazla dayanamaz.Hakkı Bey’den boşanır.Neşet Sabit,Selma Hanım’a yardım eder.Selma Hanım kendine ev arar.Eski ev sahipleri olan Ömer Efendi aklına gelir.Orayı arar bulur,fakat ümit verici bir sonuç alamaz.Neşet Sabit’in yanında kalır.Selma Hanım Cumhuriyetin 10. Yıldönümü nedeniyle Neşet Sabit ile stadyuma Büyük önder Kemal Atatürk’ü dinlemeye giderler.Büyük önderin konuşmasından duygulanarak ağlar.Neşet Sabit onu teselli etmeye çalışır.Büyük Devlet Tiyatrolarının açılışı için Neşet Sabit Bey 4 perdelik bir komedi yazmıştır.Boş zamanlarında Selma Hanım’la birlikte kır gezintikeri yaparlar,spor eğlencelerine katılırlar,sanat kurumlarındaki konserleri,sergileri ve halk evlerinin temsillerini izlerler.Büyük Devlet Tiyatrolarının açılış günü yaklaşmakta,Neşet Sabit de korosuyla durmaksızın çalışmaktadır.Sahnenin açıldığı gün Gazi,Neşet Sabit’in yazdığı 4 perdelik komediyi seyretmeye gelir.Komedi hem Gazi, hem de sanatseverler tarafından beğenilir.Gazi başarılarından dolayı Neşet Sabit’i kutlar.

Neşet Sabit, Selma Hanım ve tiyatro grubundaki sanatçılar bu büyük olayı bir arada kutlarlar.Neşet Sabit sahne oyuncularından Yıldız’a,ilgi duymaktadır.Birgün Neşet Sabit ve Selma Hanım Yıldız’a stadyumda rastlarlar.Yıldız bir spor müsabakasını izlemek için gelmiştir.Neşet Sabit,Yıldızın yanına gider.Selma Hanım yalnız kalmıştır.Oturduğu yerde yerli yersiz düşünceler içine düşmüştür.Bu yüzden kendini yiyip bitirir;fakat Neşet Sabit’e belli etmez.Yıldız kendisi gibi sporcu bir erkekle evlenir.

Selma Hanım da düşüncelerini paylaştığı,sadelikten yana olan genç şair Neşet Sabit ile evlenir ve gerçek mutluluğu bulur.Kısacası özlediği hayata kavuşmuştur.Cumhuriyetin 10. Yıl şenlikleri ve milli marş nutuklarıyla toplumda gittikçe azalan egoist zümreye karşı şiddetli bir mücadeleye başlar.

ŞAHISLAR DÜNYASI

SELMA HANIM

İyi bir öğrenim görmüş olan Selma Hanım o zamanın medeni denilebilecek şehri olan İstanbul kültürünü görmüş,onunla iç içe yaşamış kültürlü bir insandır.
Bu nedenle henüz başkent olmuş ve daha gelişememiş bir şehir olan Ankara’ya ısınamıyor ve orada yapılan haksızlıklara dayanamıyor.Milli mücadeleden yeni çıkıldığı için o ruhu sonuna kadar içinde koruyup saklamış ve vatan sevgisini doruklara çıkarmıştır.Vatanı uğruna her şeyi yapabilir,oradan oraya koşar.Kendi hayatının asıl amacını arar ama aradığını bulamaz.Azimli ve hoşgörülü bir yapısı olan Selma Hanım olgun bir kişiliğe sahiptir.

Selma Hanım’ın fiziki özelliklerine baktığımız zaman zayıf,çelimsiz gibi görünür,narin elleri ve ufacık ayakları vardır ve süzülen yapraklar gibi bir yürüyüşe sahiptir.

NAZİF BEY

Selma Hanım’ın ilk kocası olan Nazif Bey iyi bir öğrenim görmüş bir banka şefidir.Romanda fazla yer almamasının sebebi sessiz sedasız bir kişiliğe sahip olmasıdır.Selma Hanım’ın tersine vatanından çok canını seven bir insandır.



BİNBAŞI HAKKI BEY

Milli mücadele döneminde askerlik yapmış,o yıllarda atılgan ve yiğit bir kişiliğe sahiptir.Ancak milli mücadele bitince o da bir çok kişi gibi her şeyin bittiğini sanmış ve rehavete kapılmıştır.Böylece atılgan ve yiğit kişiliğinde değişmeler olur.Vurdumduymaz bir kişiliğe bürünür.Milli mücadele dönemi sonrasının vurguncusu,sömürücüsüdür.

NEŞET SABİT BEY

İyi bir öğrenim görmüş,o dönemin genç muharirlerindendir.Milli mücadelenin yanında yer almış ve onu gönülden desteklemiştir.İnkılapların yanında onlar için canla başla çalışır.Sorumluluğunu ve kendi amaçlarını bilir.Azimli,halden anlayan bir kişiliği vardır.

MURAT BEY

Kendisi Anadolu’nun bağrında yetişmiş,milli mücadelenin yanında yer almış,kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutan bir insandır.Binbaşı Hakkı Bey gibi milli mücadele vurguncusudur.Milli mücadeleden sonra çeşitli dalaverelerle zengin olmuş parasını da har vurup harman savurmuştur.Daha sonra ailesiyle Avrupa’ya kaçmıştır.

ÖMER EFENDİ VE AİLESİ

Kültür düzeyleri düşük insanlardır.Kendilerinin ayıp saydıkları şeyleri başkaları yaparsa ayıp sayarlar;ama kendileri yaptıklarında bunu olağan karşılarlar.Çok tutucu ve dindarlardır.Ancak,iş hayatında başarılıdırlar.Bazı şeyleri kardeşlerinden bile saklarlar.(Para meselesi gibi)

YILDIZ HANIM

Bir tiyatro sanatçısı olan Yıldız Hanım’ın romanda pek etkileyiciliği yoktur.

ŞEYH EMİN

Yıldız hanım gibi romanda etkili değildir.Dinci ve aşırı tutucu bir kişiliği vardır.

ESERDE ELE ALINAN ZAMAN VE MEKAN

Romanda olaylar milli mücadele dönemi sonrasında geçmektedir.Yazarın zamanı belli tutması okuyucunun olayları kafasında daha kolay anlamlandırmasına yardımcı olmaktadır.
Olay İstanbul üzerinden Ankara’ya gelirken İnebolu’da konaklanılan bir otel,Eskişehir ve Ankara’nın çeşitli yerlerinde geçmektedir.

ROMANIN VAK’A TERTİBİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Roman Selma Hanım ve kocasının Ankara’ya gelirken İnebolu’da bir oteldeki sabahlarıyla başlar.
Bu eser klasik roman tarzındadır.Giriş,gelişme,sonuç bölümünden oluşmaktadır.

GİRİŞ:Selma Hanım’ın Ankara’ya gelirken konakladığı otel ve gece kalmak zorunda kaldığı arabalarında çektiği rezaletlerin anlatıldığı bölümdür.

GELİŞME: Düşmanın Ankara’ya kadar yaklaşmasıyla Selma Hanım’ın kocasının onu dinlemeyerek Ankara’yı terk etmesi daha sonra Binbaşı Hakkı Bey ile evlenip onunla da mutlu olamayıp ayrılması ve Neşet Sabit’le evlenmesi.

SONUÇ:Selma Hanım ve Neşet Sabit’in asıl amaçlarından vazgeçip kendi dünyalarında mutlu yaşamaya çalışmaları.


» Araba Sevdası (Recaizâde Mahmut Ekrem)
Bihruz Bey bir Osmanlı paşasının oğludur. Evde özel hocalardan yarım yamalak bir eğitim görmüştür. Alafrangalığa özenir, süsü, gösterişi sever. Şık giyinir. Şımarık, sorumsuz bir gençtir. Her fırsatta az buçuk bildiği Fransızcasıyla terziler, ayakkabıcılar ve garsonlarla konuşur. Böylece Batılı olduğunu sanır.
Devrin pahalı eğlence yerlerinde arabasıyla gezer. Bir gün Çamlıca Tepesi'ne çıkar. Güzel bir arabada sarışın, kibar görünüşlü bir kız görür. Hemen ona aşık olur. Ertesi hafta yine oraya gider. Binbir özenle yazdığı mektubu kızın arabasına atar. Fakat, o günden sonra onu bir daha göremez. Yemeden içmeden kesilir, zayıflar. İşini, annesini ihmal eder. Arkadaşlarından Keşfi Bey aşkını öğrenir. Ona kızın öldüğünü, ailesini yakından tanıdığını, bir de ablası bulunduğunu söyler. Bihruz Bey bu yalana inanır.



Aradan günler geçer, Bihruz Bey'in aşkı yavaş yavaş küllenir. Şehzadebaşı'nda dolaşırken, tutulduğu kıza rastlar. Fakat onun sevgilisi değil, ablası olduğunu düşünür. Güçlükle kadının yanına yaklaşır, üzüntüsünü bildirir, kız kardeşine olan aşkından söz eder. Mezarın yerini sorar. Kadın güler. Bihruz Bey'e onunla nerede karşılaştığını açıklar ve kızkardeşi bulunmadığını söyler. Alaylı kahkahalar atar. Bihruz Bey düştüğü kötü durumdan kurtulmak ister. Fakat pot üstüne pot kırarak daha gülünç olur. Utançtan kıpkırmızı kesilir. Sonra , bir yolunu bularak oradan ayrılır.

Edebiyat tarihimizin dönüm noktası olarak kabul edilen Araba Sevdası romanı, bin sekiz yüzlerde İstanbul'un sosyete ve sefahat yaşamını konu alan bir romandır. Yazar Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat Edebiyatının sona erdiği, buna karşılık Servet-i Fünun edebiyatının ağır bastığı dönemin ünlü edebiyatçılarındandır. Aslında Araba Sevdası bu geçişte önemli bir yere sahip, zira bu roman edebiyatımızın ilk realist romanıdır.

Dönemin siyasi kargaşası bir yana, Osmanlı'nın yeni yeni batıya açılma çabalarıyla, İstanbul'un aristokrat çevrelerinin nasıl bir anda Fransızca meraklısı olduğu komik ve alaycı bir dille ifade ediliyor. Mahmut Ekrem'in bu anlamda mizahi kişiliği ön plana çıkar. Romanın esas vurgusu ise dönemin ehli- keyfine yapılan eleştirilerdir.

Bihruz Bey, babasının işi icabı memleketin birçok yerini dolaşmış ve bu nedenle tahsilini pek yapamamış bir gençtir. Babasının varlığıyla yaşayan, bir evin biricik evladıdır. Ehemmiyet verdiği yegane şeyler; markalı giyinmek, Fransızca dersi almak, aldığı bu derslerle öğrendiği Fransızcayı alakalı alakasız her yerde kullanmak ve bir de belki en mühimi ve romana ismini veren kısmı, pahalı arabasıyla dolaşmaktır. (Şüphesiz araba sözcüğü ile günün önemli ulaşım araçlarından biri olan, atlı araba anlaşılmalıdır.) Babasının vefatından sonra büyük bir servetin üzerine konar, bu pahalı ve özentili yaşamıyla tam bir mirasyedidir.

Arabası ile gezmek onun için öyle bir hal almıştır ki, soğuk kış günlerinde ya da yazın kavurucu sıcağında günün yirmi dört saatini arabasında geçirmektedir. Bu arada pahalı arabasının bir hayli yüklü taksitlerini elindeki köşkleri satarak ödemektedir.

Haftanın birkaç günü Mösyö Piyer’den aldığı Fransızca dersleri, belki tahsil hayatının yegane bölümüdür. Yarım yamalak bilgisiyle, olur olmaz yerlerde kullandığı diliyle, Fransız uşak Mişel'in bile zaman zaman anlamadığı bir konuşması vardır. Hele Fransız yazarların edebi kitaplarını okumak, onlarla mest olmak onun için edebiyatın kendisidir.

Kadınlar konusunda ise fazlaca iştahlı değildir. Beğenmek şöyle dursun, yegâne hedefi, araba ekipmanı ve markalı kıyafetleriyle göz doldurmak, beğenilmek, hatta hayranlık uyandırmaktır. Bu nedenle şehrin eğlence merkezlerini fellik fellik gezmekten başka işi yoktur, işine bile arada bir uğrar. Hayat onun için böylece sürüp giderken, sefahat mekânlarından biri ola Çamlıca'da, ahbabı Keşfi Bey ile sohbet ederken gördüğü sarışın dilber ilgisini çeker, hatta oracıkta ona âşık olur. Onun da kendisine aşık olduğuna inanmaktadır. Bundan sonra Bihruz Bey'in platonik aşkının, hatta kurgusal aşkının, Keşfi Bey'in yalanlarıyla nasıl şekillendiğinin komik bir hikâyesi anlatılır.

Keşfi Bey, etrafında yalancılığıyla bilinen, yaşantısıyla Bihruz'dan pek farkı olmayan sorumsuz bir gençtir. Yalanlarını çocukluğunun saf oyunlarıyla karıştıran, bu zararsız delikanlı ilk önce Bihruz'a bu sarışın hatunu tanıdığını söyler, öyle ki yalanlar Bihruz Bey'in sevgilisini Keşfi Bey'den delice kıskanmasına sebep olur. Keşfi, yalanlarını, hatunun ölüm haberine kadar vardırır. Bihruz'un içli aşkını bilmeksizin uydurulan bu yalanlar, aşk acısının komik öykülerini ortaya çıkarır. Aradan geçen birkaç aylık zaman içinde, aşık olduğu sarışın hatunu, Periveş Hanım'ı, hiç göremeyen Bihruz, ölüm masalına kolayca kanar, çünkü son derece saftır ve aşık olmanın kendine has şüpheciliğine o da düşüvermiştir. Aşk acılarıyla geçirilen birkaç zaman, Bihruz'da bazı değişikliklere sebep olur, eğlence yerlerinde boy göstermek ya da arabasıyla etrafta tur atmak eskisi gibi zevk vermemektedir. Artık kırlarda tek başına dolaşmayı, sevgilisini düşünmeyi, hatta eğlencelerden el çekip, Ramazan ayı geldiğinde oruç tutup namaz kılmayı tercih eder olur. Vazgeçemediği yegâne şey kullandığı Fransızca kelimelerdir.

Bihruz acı gerçeği geç de olsa öğrenir. Âşık olduğu Periveş ölmemiştir ama, kendisine aşık olmak bir yana varlığından habersiz bir hanımdır.
Bihruz'un bu komik hikâyesi, aslında güçlü bir içerikle aşkı işler. Tüm bu komedinin arasında bile, aşkın tutsaklığının ve aşk acısının yoğun hissiyatı ilgiyi sağlar.

» Asılacak Kadın (Pınar Kür)
Roman gerçek bir olaydan yola çıkılarak yazılmış. Yıllar önce gazetelerde yalı cinayeti olarak geçen olayı yazar iki yıllık bir araştırmadan sonra kaleme almıştır.

Roman üç bölüm olarak ele alınmıştır.

Birinci bölümde “ Yalı Cinayeti” davasına bakan hakimin gece yarısı düşünceleri anlatılmaktadır. Hakim davadan dolayı hatıraların ve düşüncelerin içinde dalıp gitmektedir.Gözünün önüne çocukken yaşadıkları gelmektedir.

Hakim bir gece kondu mahallesinde yaşamıştır.Tek odalı bir evleri vardır,annesi hizmetçi ablaları da bir fabrikada çalışmaktadır.Hakim karısı tarafından aldatıldığı için tüm kadınlara bu gözle bakmaktadır. Bu yüzdende Melek’i suçlu olarak görmekte düşünceleri hep Melek’i astığı fikriyle kesilmektedir.Karısı zengin bir ailenin kızıdır. Ufak yaşta olan karısı başka birini sevmekte ve onunla birlikte olmaktadır. Hakim bir gün karısını aşığıyla birlikte olurken yakalar ve aşığını bir oyunla hapise attırır.Adam hapiste öldürülür. Karısı öldürtenin kocası olduğunu düşünür ve bunun intikamını almak için başka erkeklerle birlikte olur.Hakim bu yaşadığı olay yüzünden tüm kadınlara hatta annesin ve ablaların bile başka erkeklerle birlikte olduğunu düşünür.Tüm düşüncelerin arasında çocukluk yıllarını hatırlar.

Tek arkadaşı aklına gelir. Arkadaşı zengin bir ailenin çocuğudur.onunla arkadaşlık yapmasının sebebinin onun zengin olduğu için kanısına kapılır.Arkadaşının evi çok güzeldir,sürekli o eve gitmek ister.Annesi belli bir süre arkadaşını onun eve getirmesini ister. Hakim bunun sebebini kadının bir aşığı olduğuna yorar.

Hakim’in düşünceleri gecenin içinde böyle uzayıp gider.

İkinci bölümde ise Melek’in düşünceleri ve yaşadıkları yer alır

Melek olayla ilgili ne olacağını düşünmektedir.Bunları düşünürken buraya nasıl geldiğini hatırlamaya çalışmaktadır. Çocukluğu gözünün önüne gelir. Babası o daha küçükken öldürülmüştür. Annesi başka biriyle evlenmiştir. Üvey babası Melek’e çok kötü davranmaktadır.Annesi tüm bunların karşısında sessiz kalmaktadır. Melek biraz büyüdükten sonra bir yalıya hizmetçi olarak verilmiştir. Yalıda Neriman Hanım’la ilgilenmektedir. Neriman Hanım yaşlı birisidir. Melek onun her şeyiyle ilgilenmektedir. Neriman Hanım’ın Hüsrev adında bir oğlu vardır. Hüsrev Bey Melek’i sürekli taciz etmektedir.Bir süre sonra Neriman hanım ölür. Hüsrev Bey Forum Kurallarını Okuyalım !!! Kolej’ini bitirmiş. Yarı Türkçe yarı Fransızca konuşması vardır. Hüsrev Bey Neriman Hanım öldükten sonra tacizlerini iyice artırmış ve bir gün Melek’e tecavüz etmiştir. Melek’in babası işine karışmasın diye onunla evlenmiştir. Hüsrev Bey sapık bir karaktere sahiptir. Kendi yaptığı sapıklıklar yetmiyormuş gibi sokakta bulduğu insanları getirip Melek’le birlikte olmalarını istiyor ve onları izliyordu. Melek’in çektiği acılar bir bir gözünü önüne geliyor ve bunlara dalıp gidiyordu.

Üçüncü bölümde Yalçın’ın yazdıkları yer alır.

Yalçın Melek’in duruşma boyunca tek bir laf etmediğini düşünür ve buralara nasıl geldiğini hayal eder. Bir adam öldürse bile kendini katil olarak hissetmediğini anlar.

Düşleri onu hep Melek’i ikinci gördüğü güne götürür. İlk gördüğünde Melek köyden yeni gelmişti o yüzden umursayacak bir şey bulmamıştı. İkinci gördüğünde ise Melek çok değişmiş aradan yıllar geçmişti.Yalçın ailesinden ayrı olduğu için yalıda olan bitenden haberi yoktu. Yalıda gördüğü kız çok ilgisini çekmişti, kimdi bu kız?Sonra onun Hüsrev Bey’in eşi olduğunu öğrenince ilgisi azalmıştı.Yalçın okuldan tatile geldiği zamanlar kahveye eski arkadaşlarının yanına giderdi. Kahvedeki arkadaşları Yalçın’ın olaydan haberi olduğunu sandıkları için Yalçın’la fazla muhatap olmuyorlardı. Bir gün Yalçın kahvede otururken Hüsrev Bey kahveye geldi. Yalçın’ın yanında çocukluk arkadaşı Recep vardı. Yalçın Recep’e Hüsrev Bey’in niye orda olduğunu sordu. Recep tüm her şeyi Yalçın’a anlattı. Yalçın çok şaşırmıştı. Bunu kendi görmeliydi ve bir sonraki gün Hüsrev Bey’le birlikte yalıya gittiler. Yalçın da Melek’le birlikte oldu fakat birkaç gün sonra Yalçın yaptığından pişman oldu ve Melek’i kurtarmaya karar verdi.

Yağmurlu bir gecede yalıya gitti ve Hüsrev Bey’i vurdu. Hüsrev Bey’i yalının bahçesine gömdüler ve yakalandılar.

Mahkeme tüm şahitlere rağmen Melek’i idam cezasına,Yalçın’ı da ömür boyu hapse mahkum etti.Melek bu karara da tüm hayatı boyunca hiçbir şeye itiraz etmediği gibi itiraz etmedi.

» Aşıklar Yolunun Yolcuları (H. Fahri Ozansoy)
Tuğrul, eğitim için gittiği İtalya’dan yeni dönmüştür. Ailesinin çok gürültücü olmasından şikayetçidir. Aile; anne, babası Sadullah, kız kardeşi Necla, abisi Daver, eniştesi Fuat, ablası Münevver, halası Şadan ve ablasının çocukları Ülkü,Erdinç’ten oluşmaktadır.

Tuğrul kuşlara,kargalara, böceklere, kısacası doğa hayrandır s(9). Ailesi ile birlikte Büyükada’da aşıklar Yolu’na yakın bir köşkte yaşar. Tuğrul yalnız olarak çamlıkta seven birisidir. Bir gün yine çamlıkta dolaşırken yolda fenalaşan Namık Beye yardım eder. Onu, Muammer denilen bir gençle evine kadar götürür.

Tuğrul böylece Namık Bey’in hanımı Naciye,kızı Süheyla ile tanışır. Süheyla’nın babasının durumuna ağlayarak koşması Tuğrul’u çok etkiler. Tuğrul o ana kadar kadınlara karşı ilgisizdir, ancak bundan sonra garip haller oluşur. Halası Şadan ise o aile önceden tanışmıştı. Kız kardeşi Necla ise Süheyla ile arkadaşlık kurmuştur. Tuğrul, Süheyla’yı ikinci kez Necla ile görür. O zaman ise çok hareketlidir. Bu tezat durum karşısında şaşkına döner.

Gülşen, Tuğrul’un dadısıdır. Hafız Süleyman ise Gülşen’in oğludur. Onlarda bu köşkte yaşarlar.

Tuğrul’un ailesi yeni komşuları olan Namık Bey’in ailesini evlerine davet eder. Tuğrul bu davet esnasında eniştesi Fuat ile Naciye Hanım arasındaki manalı bir yakınlığı fark eder. Süheyla’nın da katıldığı bu davette Tuğrul Süheyla’ya aşık olduğunu hisseder.

Ertesi günün sabahında Ayaspaşa’daki arkadaşı Suphi’yi ziyarete gider. Orada Suphi’nin medresi olan heykeltraş olan Nevin ile tanışır. Nevin kocasından boşanmış, çocuğunu da kocasına bırakmıştır. Suphi ile dost hayatı yaşamaktadır. Suphi ile Nevin Büyükada’da bir köşk tutmak isterler. Tuğrul’a komşularını sorarlar. Tuğrul Namık Beyi söyleyince Suphi, Naciye Hanım’ın nasıl adi bir kadın olduğunu, sosyetenin bütün genç erkeklerinin onun birer eski aşığı olduğunu söyler. Postahanede rastladığı annesi, Necla, Süheyla ve Naciye Hanım ile biraz sohbet edince Naciye Hanım’ın ne kadar basit biri olduğunu anlar.

Tuğrul eve dönerken Süheyla’nın elini tutar. Ama Naciye gibi bir kadının kızına aşık olmayı da kendine yakıştıramaz. Tuğrul, Naciye Hanım’dan ailesini uzak tutmayı, eniştesi ile Naciye Hanım arasındaki münasebeti kesmeyi,Namık Bey’i korumayı ve deSüheyla ile evlenmeyi düşünür. Bunu nasıl yapacağı sorusu kafasını çok yorar. Bu soruların cevabını bir türlü bulamaz.

Tuğrul o günün akşamında Süheyla’nın köşkünün etrafında sabaha kadar dolaşır ancak onu bir türlü göremez. Sabah plajda Süheyla’ya rastlar ve akşam çamlıkta buluşmak için söz alır. Akşam olunca çamlıkta buluşurlar. Süheyla babasının sakat olmasının nedeninin araba kazası olmadığını annesinin ketesi babasının başına fırlatmasıyla olduğunu anlatır. Bunun üzerine Süheyla ilk günler gibi aşıklar yolunda gider.

O akşam Fuat herkesi bir araba turu yapmak ve tura Namık Bey’i ve ailesini de davet etmek hususunda ikna eder. Sabahleyin erkenden hepsi gelir. Suphi Nevin ile evleneceklerini nikahlarının Pazartesi olduğunu Tuğrul’un kendisine şahitlik etmesini ve adada kendilerine bir oda bulmasını ister.

Tuğrul bunun için adayı dolaşır. Despine adında güzel bir Rum kızının ailesine ait güzel bir oda tutar. Akşam olunca aynı yerde Süheyla ile buluşur. Süheyla annesinin zoru ile gittiğini bir davette nasıl içki içilip iptal edildiğini anlatır.

Tuğrul’u ziyarete gelen gazeteci Naciye Hanım’ın çok meşhur olduğunu Tuğrul’un ise çamlıkta kimseye gözükmemesini söyler. Aynı zamanda naciye ile Fuat’ın ilişkisindende haberdar eder. Ertesi gün Süheyla ile Tuğrul, Beyoğlu’ndan bir oda tutmaya karar verirler. Tuğrul Süheyla’ya nasıl geleceğini sorunca Süheyla bin türlü bahane bularak annesini atlatabileceğini söyler. Bu kadar kolay bahane bulabiliyor olması Tuğrul’u “bu kız anası gibi mi yoksa hissi” diye tereddüte düşürür.

Tuğrul’un Daver abisi, ablasına Fuat’ın hovardalıklarını anlatınca ablası ile eniştesi arasında ilk kıskançlıklar, kavgalar başlar. Pazartesi günü Suphi ile Nevin’in nikahına katılır.ertesi gün ise Nevin’in eski kocasının, çocuğunun gözleri önünde intihar ettiğini öğrenir.

Ertesi akşam araba seferine çıkılır. Fuat karısının aklındaki şüpheleri bertaraf etmek için Naciye'nin olduğu arabaya binmeyip başka bir arabaya biner. Bir çay bahçesinde mola verirler. Tuğrul Süheyla’ya eniştesinin kur yaptığını bu yüzden Süheyla’nın Fuat’tan uzak durmasını söyler.

Tuğrul ile Süheyla tuttukları odada sık sık buluşurlar. Oradan çıkarken Tuğrul’u Naciye ve ailesiyle karşılaştığı ilk gün gördüğü Muammeri karşı apartmanın balkonunda görür. Muammer de onu görmüştür. Böylece aşkları herkese duyulur. Akşam Daver ile Tuğrul içmeye meyhaneye giderler. Orada eniştesini Despino ve iki Rum kızıyla sarmaş dolaş görür. Daver içki şişesini eniştesine fırlatır fakat isabet etmez. Sabah olunca Tuğrul olayın duyulmaması için çaba harcar fakat fayda etmez. B arada Namık Beyde ölmüştür.

Bu ölümden bir hafta sonra Naciye Hanım Tuğrul’a Süheyla’nın peşini bırakmasını söyler. O günün akşamı Tuğrul’un annesi de ona aynı şeyleri söyler. Tuğrul ise annesine bunu yapamayacağını açıklar. Daver’in çıkardığı hadiseyi duyan Münevver kocasından boşanma kararı alır. Akşam eve gelen Fuat’ı bağıra çağıra evden kovar. O gece yarısından sonra Tuğrul ile Süheyla yine aynı yerde buluşurlar. Süheyla evleneceğini, ikisinin birlikte olmayacağını söyler. Gerekçe olarak da ikisinin ailelerinin çok farklı olduğunu ileri sürer.

Tuğrul onu kararından geri döndürmeye çalışır. Ancak fayda etmez. Bunun üzerine kendini bırakır, herkesten manevi olarak uzaklaşır, kimseyle konuşmaz.

Bir hafta sonra Suphi ile karşılaşan Tuğrul eniştesinin Despina’yı hamile bıraktığını, Despina’nın anasının ise Fuat’tan sürekli para sızdırdığını , eniştesinin de Tuğrul ile konuşmak istediğini söyler. Fuat Tuğrul’a boşanma davasında Despina meselesinin karıştırılmamasını sadece şiddetli geçimsizliğin sebep olduğunu söylemesini aksi taktirde bütün itibarını kaybedeceğini söyler. Tuğrul da bunu kabul eder.

Artık eylül ayı gelmiştir. Herkes İstanbul’a göçmüştür. Daver nişanlanmıştır. Adada bir Rum ailesi, Süheyla ve Naciye Hanım, Tuğrul’un yanında kalan Hafız, hizmetçi ve dadı kalmıştır.

Süheyla hizmetçi ile gönderdiği mektupta gece Tuğrul’un köşke geleceğini, son bir defa görüşmek istediğini ve Tuğrul’un resmini yapmasını ister. Gece Süheyla gelir. Tuğrul onun resmini yapar ve son olarak duygulu bir şekilde vedalaşır. Sabah Süheyla gider. Tuğrul sabah hiçbir şey düşünmez. Sadece Süheyla’nın gittiğini algılayabilir.



ROMANIN ŞAHIS KADROSU



Tuğrul: Romanın baş kahramanı ve aynı zamanda da anlatıcıdır. O bir ressamdır. Ülkesine yeni geldiği için henüz uyum sağlayamamıştır. “Değişen hayat içinde ben yalnız serveti ve ihtişamı kafi görmüyorum. Büsbütün başka bir iç alemi, hani duyan bir insanı yuvasına daha yakınlık ve sıcaklıkla başlayacak olan derin, çok derin bir alem yok mu? İşte ben kendimi ailem içinde hiçbir zaman bulamadığım ve belki de daima hasretini çekeceğim böyle bir yolculuğun ızdırabını taşıyorum (syf:18).” Olayların merkezinde olan Tuğrul’un dış özelliklerinden hiç bahsedilmemiştir. Genelde onun ruh tahliline yer verilmiştir(syf.40,62,63). Süheyla’yı tanıyana kadar kadınlara ilgisizdim. Ve nasıl olurda tabiatın içinde yaşayan mahluka,kadına karşı kuvvetli bir incizap etmezsin?(syf:115) Sessiz, sakin, etrafındaki olayları anlayabilenfakat bunlara pek müdahale edemeyen biridir. “Ne var ki ağzım var dilim yok(syf:15).

Süheyla: Romanın baş kahramanlarından biridir. Ancak fazla tasvir edilmemiştir. Roman bu yönden eksiktir. Romandan sadece “ sarı bukleli saçlara” sahip genç kadın olarak tanınmıştır. Annesi yaptığı hataların farkındadır ancak onları düzeltemez. Öyle ki annesinin bir bakışı, bir kelimesi onu yüz seksen derece çark ettirmektedir. Bunun en önemli nedeni annesinin baskıcı tutumuyla yetişmiş olmasıdır. Annesinden bu yüzden çok çekinir. İstemediği davetlere katılır, annesinin istediği ile evlenir. Kısacası hayatını kendisi değil annesi belirler.

Naciye: Hiç bozulmamış, tam olgun vücutlu, saçları kızılın biraz daha koyusu, güzel çok güzel bir kadın(syf:10). Ancak kocasını bir çok kez aldatmış, hala da aldatan bir kadındır. Kibar, sosyetenin bütün dojuvanlarıdır. Aslında kızını güzelliğini kıskanır. Çünkü kendisi yaşlanmaya başlamıştır. Kocasını sakat bıraktığı halde bundan hiç pişmanlık duymaz. Çok basit bir kişiliğe sahiptir. Bu basit ruh o zavallı sakat kocaya ihanette ediyordu.”

Namık Bey: Eski bir faizcidir ve sakattır. Karısı Naciye sakatlamıştır. Karısı tarafından aldatıldığını biliyor fakat sesini çıkartamıyor. Ya Namık Bey? Karısı bile ondan bıkmış görünüyor. Fakat onun bu hali kadına bu rezaletinde hak verebilir mi?

Necla: Tuğrul’un kız kardeşidir. Çok hareketli ve kendi kültüründen kopabilmiş ne de yeniye uyum sağlayabilmiştir. Çok geveze bir kızdır. “Necla henüz 17 yaşında fakat 30 yaşına kadar yapabileceği gevezeliği şimdiden çenesinden boşaltmış. Tıpkı şu sazlıkta hiç susmadan öten ağustos böcekleri gibi.” Bu kız ne zaman nefes alır ne zaman dinlenir? Doğrusu şaşıyorum.(syf:9)

Sadullah Bey: Tuğrul’un babasıdır. Bir mücevher dükkanının sahibidir. En büyük zevki radyo dinlemektedir. Romanda çok silik ve pasiftir.

Anne: Tuğrul’un annesinin ismi verilmemiştir. Romanda çok pasiftir. Tek özelliği olarak Necla’yı kırmayan bir yapısının oluşudur. “Annem Necla’ya öyle bir düşkün ki peki demekten başka çare bulamıyor.

Daver: Tuğrul’un abisidir. Mücevher alım satımında bir dahidir. “Daver abim tesadüfen babamın onda keşfettiği ve kendisine keşfettirdiği elmas satış dehasında ve bir de müthiş oburluğundan başka ne hususiyete malıktır:”(syf:41)

Münevver: Tuğrul’un ablasıdır. Kocasının hovardalıklarını göremeyecek kadar saftır. Romanda verilen özelliği bundan ibarettir.

Fuat Bey: Münevver’in kocası olan Fuat bir bakteriyologdur. Geceleri evine ya geç gelir ya da hiç gelmez. Çok çapkın biridir. Yaşına göre çok genç gösterir. Her güzele bir laf atar. Ancak Despina ile yaptığı kaçamakta kayınbiraderine yakalanınca evliliğinin sonunu hazırlamıştır.

Ülkü ve Erdinç: Münevver ile Fuat’ın çocuklarıdır. Ülkü Erdinç’ten iki yaş küçüktür. İkisi de çok sevimlidir.

Gülşen Kalfa ve Hafiz Süleyman: Gülşen kalfa Tuğrul’un dadısıdır. Hafız Süleyman ise onun oğludur. Kırk yaşında ve bekardır. Fakat fazla tanıtılmamıştır.

Nezihe: Necla’nın arkadaşıdır.

Suphi: Tuğrul’un çocukluk arkadaşıdır. Çok sevimli ve içten birisidir. Kendisi bekardır. Tuğrul’a Naciye’nin gerçek kimliğini tanıtan ilk kişidir.

Meral: Suphi’nin kan kardeşidir.

Nevin: Suphi’nin eşidir.

Şadan: Suphi’nin halasıdır. Cinlere ve perilere inanıp onlardan korkan insanlarla çok çabuk kaynaşan, aniden öfkelenen ve bağıran bir kadındır.

Darüşşafakalı Nüzhet: Şadan’ın evlatlığıdır.

Fatma: Köşkteki küçük hizmetçi kızdır. Çok geveze bir kızdır. Ağzında bakla ıslsnmaz tiplerdendir.

Zeynep: Fatma’nın zıttı, sır saklamasını bilen hizmetçidir.

Muammer: Naciye’nin sayısız aşıklarından sadece biridir.

Romanda Zaman: Romanın yazılışı 24.08.1938’de bitmiştir. Romandaki zaman ise yaz mevsimi ile eylül başlangıcıdır. Roman anıların toplanmasıyla oluştuğu için geri dönüşler vardır. Bir,iki veya üç gün ...

Romanda Mekan: Genel olarak Büyükada’dır. Ancak oradan da Beyoğlu’na geçilir.

Anlatım Kuruluşu:

Roman klasik kurgu ile başlar. Fakat bu en son sayfaya kadar devam eder. Serim bölümü, Naciye’nin Tuğrul’a kızının peşini bırakmasını söylemesiyle son bulur. Burada Süheyla gidene kadar ki kısım düğümdür. Süheyla’nın annesine yenilip gittiğini son sayfada öğreniyoruz. Yani düğüm ile çözüm arası çok yakındır.

Romanda Namık Bey’in fenalaşması, Namık Bey’in Tuğrul ile dertleşmesi, Daver’in meyhanede olay çıkarması, Süheyla ile Tuğrul’un buluşmaları ayrı birer ara düğümleri teşkil eder.

» Aşk-ı Memnû (Halit Ziya Uşaklıgil)

Batı dünyasına özenti ile başlayan modernleşme ve batılılaşma hareketleri, Türk toplumuna bir çok değişikliği beraberinde getirmiştir. Batılılaşma sürecinde görülen değişiklikler Türk edebiyatçılarının eserlerinde de görülmüştür. Bu batılılaşma süreci ve etkisinde yazılan eserlerden bir çoğu Türk romanının batılılaşmasında etkili olmuşlardır. Bu eserlerin içinde Halid Ziya Uşaklıgil’in eseri olan ‘Aşk-ı Memnu’ Türk romanın batılılaşmasında çok önemli bir role sahiptir. Bu dönemde yazılan eserlerde batılılaşma öncesi yazılan eserlerden farklı olarak gerek olay örgüsü gerekse kişilerin canlandırılmasında realist ve natüralist akımların etkisiyle daha gerçekçi bir yol izlenmiştir. Halid Ziya’ın ‘Aşk-ı Memnu’ eserinde de bu akımların etkileri görülmüş ve yazar bu eserini daha realist bir şekilde yazmıştır. Halid Ziya’nın bu romanında kahramanlarının duygularını ve arzularını iyi bir şekilde tahlil etmiş ve onları bulundukları mekanların içinde okuyucusuna aktarmıştır. Bu roman, özellikle karakterlerin tahlilleriyle psikolojik bir roman özelliği göstermektedir. Bu gibi özellikleri ile Türk edebiyatında yeniliklerin yayılmasına ve yerleşmesine öncülük eden ‘Aşk-ı Memnu’ altı bölümlük dizi halinde izleyicilere de ulaşmıştır. Ancak, roman filme uyarlanırken bazı detaylar gözden kaçırılmış veya göz ardı edilmişti. Filmde karşılaştığımız bazı detaylardan da kitapta bahsedilmemişti. Kısacası, Halid Ziya Uşaklıgil’in bu unutulmaz eseri filme uyarlanırken bir çok değişikliklerle ekrana yansıtılmıştır.

Filmde ilk dikkati çeken genel olarak bir farklılık vardı. Kitapta Halid Ziya Uşaklıgil’in anlattıklarını filmde Adnan Bey’in evinde çalışan kadınlar mutfakta anlatıyorlardır. Kitapta olan olayları anlatan Halid Ziyan’nın yerini filmde evin yardımcıları almıştı. daha önce de belirttiğim gibi, romanda anlatılan bazı olaylar filme aktarıldığında göz ardı edilmişti. Örneğin, ilk olarak göz ardı edilen bir nokta, romanda Adnan Bey’in küçük oğlu Bülent’in ders çalışma odaları vardı;gergef, müzik... Ancak filmde Bülent’in bu çalışma odalarında ne bahsedilmiş ne de gösterilmişti. Bir başka filmde göz ardı edilmiş nokta ise, ki bu romanda belki en önemli kısımdı, Bihter’in kendisi ile sevişmesiydi. Romanda Bihter Behlül ile arası bozulduktan sonra ayna karşısında uzun süre kendisini incelediği, daha sonra yavaş yavaş üzerindekileri çıkartıp çıplak bir şekilde kendisini baktığı, kendisine aşık olduğu ve bu raddeden sonra kendisi ile uzun süre dokunmalarla seviştiği anlatılıyordu. Öbür yandan, filme bu sahne sadece Bihter’in ayna da kendini beğenip aşık olduğu şeklinde yansıtılmış. Bir başka değişle hiçbir şekilde kendisiyle sevişmesine değinilmemişti. Ayrıca, romanın filme uyarlanmasında yönetmenin perdeye yansıtmadığı diğer bir nokta ise Bülent’in mektebe gitme aşamasıydı. Filmde mektebe gitme kararı alınmadan öncesi ile karar alındığı an arasındaki süreç ve bu süreç içinde gelişen olaylar göz ardı edilmişti. Romanın filminde göz ardı edilen ve hiç bahsedilmeyen detayların yanında, romanda olan olayların filme uyarlanırken farklı olarak aktarılması vardı.

Bunların başında, Matmazel de Courton’un asıl görevi romandakinden farklı olarak filme aktarılmıştı. ‘Aşk-ı Memnu’nun romanında matmazelin görevi Nihal’in ve Bülent’in eğitimi ile ilgilenmekti. Romanda Nihal’e sadece Fransızca ve piyano eğitimi verirken filmde karşımıza Bülent’in üzerindeki kıyafetlerini değiştirirken çıktı. Başka bir değişle romanda sadece eğitmen olarak evde bulunan matmazele filmde biraz daha dadı rolü üstlendirilmiş. Ayrıca, romanda Matmazel de Courton babası ile çok yakın ve sıkı bir ilişkisi olan Nihal’e, Bihter’in eve anne sıfatı ile gelmesi karşısında yaşadığı mutsuzluk, sıkıntı ve kıskançlık karşısında aklının biraz dağılması için ada’ya halasının yanına gitmeyi teklif ettiği, ve Nihal Matmazel de Courton’un bu teklifini hemen kabul etmediği anlatılmıştı. Ancak filmde Nihal’in böyle bir teklif karşısında itirazı ile karşılaşılmadı. Aksine Nihal, matmazel’in bu teklifi ile çok sevinmişti, hatta hemen gitmek için can atmıştı. Bundan farklılıktan başka, Kitapta uzun uzadıya anlatılan ve sorunlu olarak anlatılan Nihal’in Bihter ile çarşaf alışverişi filmde sorunsuz ve kısa bir alışveriş olarak verilmiş. Filmde yaklaşık bir günde alınan Nihal’in çarşaflarının rengi kitapta çok sorun oluyordu. Bu değişiklik filmde romandaki kadar ayrıntıya kaçılmamasından meydana çıkmış. Filmde yaşanan olay süreçlerinin kısaltılmasına bir başka örnek de, Behlül ile Kette’nin sevişme aşamasıydı. Romanda amcasının evinde olan olaylardan uzaklaşmak için eski Beyoğlu yaşantısına geri dönen Behlül orada karşılaştığı Kette ile sevişmesi daha uzun ve yine detaylı anlatılmıştı. İlk bakışta küçük gibi görünen aslında önemli olan başka bir farklılık ise Matmazel de Courton ile Nihal arasında geçen gizli bir diyalogdu. Romanda Matmazel de Courton Fransa’ya geri dönerken, Bihter ile Behlül’ün sevişmelerine şahit olduğu için, Nihal’in kulağına “Behlül’e dikkat et!” gibisinden bir uyarı fısıldıyordu. Ancak bu olay ‘Aşk-ı Memnu’ filminde karşımıza matmazelin Nihal’in yüzüne söylemesi olarak çıkıyordu.

Sadece Halid Ziya Uşaklıgil’in ‘Aşk-ı Memnu’ romanın filme uyarlanmasında değil, bunun gibi bir çok romanın filme uyarlanışında göz ardı edilen ve değişikliğe uğrayan yanları olmuştur. Romanda 450-500 sayfaya uzun uzun anlatılan olay öğeleri, 1 saat veya 90 dakikalık bir filme uyarlanırken bazı detayların göz ardı edilmesi veya değiştirilerek izleyicilere aktarılması yadsınmaması gereken bir durum. Romanların filme uyarlanmasında önemsenen, romanın olay kurgusu içinde en öz ve konu saptırılmadan ekrana yansıtılmasıdır.


» Aşk Yarışı (Mahmut Yesari)

KİŞİLER:

HİKMET RACİ: Hikmet oldukça zengin biridir. Hovarda bir hayat yaşar. Ortağının karısı ile yasak aşk yaşar. Bir olay sonucu çeşitli insanlarla tanışır. Duygusal konularda kararsızdır.

FERİHA: Hikmet ile yasak aşk yaşar. Daha sonra onun aşkından şüphe eder. Sonunda kocasından ayrılarak tekrar Hikmet’e döner.

KERİM CEMİL: Hikmet’in ortağıdır. Karısı Feriha’nın kendisini aldattığını bilir ama buna pek içerlemez. Bunlara olağanüstü bir pişkinlik gösterir.

NAMİYE PERRAN: Bir yazardır. Hikmet’i sever ve onunla evlenmek ister. Daha sonra onu elde edemeyince başkası ile evlenme kararı alır.

NERMİN: Hikmet’in hırsızın elinden kurtardığı yaşlı kadının yeğenidir. Hikmet’e aşık olur ancak ulaşamaz. Başka biri ile evlenme kararı alır.

NEDİM NABİ: Feriha’nın uzak bir akrabasıdır. Feriha Hikmet’i kıskandırabilmek için onu kullanır. Bunu öğrenmesine rağmen tepki göstermez.

ÖZET:

Hikmet Raci ortağı Kerim Cemil’in karısı Feriha ile yasak aşk yaşamaktadır. Hikmet bir apartmanda oturur. Apartmandaki kimse birbirini tanımaz. Bir gece Hikmet eve geç gelir. Üst kattan gelen ‘imdat!!’ sesine koşar. Üst komşusunun evine hırsız girdiğini görür ve hırsızı hemen yakalar. Apartmanda oturan herkes gürültüye gelir. Daha önce birbirini tanımayan insanlar bir anda dost olurlar. Hikmet onların gözünde kahraman olmuştur. Hikmet’in adına çeşitli davetler verirler. Hikmet’in bu davetlere katıldığını öğrenen Feriha onu kıskanmaya başlar. Buluşmalarında Feriha eskisi gibi samimi değildir. Feriha’nın artık kendisini sevmediğini düşünen Hikmet hayatına giren diğer kadınlarla bir aşk yarışına girer.

Namiye Perran komşularından biridir. Kocasından yeni boşanmıştır. Bir gazetede yazmaktadır. Bir davette tanışırlar ve Hikmet’e aşık olur. Onunla samimi konuşmalara girer. Beraber gezip eğlenirler. Namiye Perran Hikmet ile Feriha arasında olanları bilmektedir. Buna rağmen Hikmet’e evlenme teklifi eder ve aşk yarışına dahil olur.

Hikmet bu davetlerden birinde de Nermin ile tanışır. Nermin genç ve güzel bir kızdır. Spor yapmaktan hoşlanır. Hikmet’le birbirlerinden hoşlanırlar. O da Hikmet’in Feriha ve Namiye Perran ile yaşadıklarını bilir. Buna rağmen Hikmet’e evlenme teklifinde bulunur.

Hikmet bu olaylardan sonra ne yapacağına karar veremez. Feriha’nın artık onu sevmediğini düşünüyordur. Nermin ve Namiye Perran ise ona çok samimi gelmektedir. Bunlardan biri ile evlenecektir ama karar veremez. Nermin ve Namiye Perran’la gezerler. Aşk üzerine konuşurlar. Ancak Hikmet hangisi ile evleneceğine bir türlü karar veremez. Bütün bunların hırsızı yakaladığından dolayı başına geldiğini düşünür ve o güne lanet eder.



Kerim Cemil Hikmet’e karısının kendisini aldattığını söyler. Hikmet Feriha ile yaşadıklarından dolayı irkilir. Ancak Feriha’nın Nedim Nabi ile aşk yaşadığını duyunca da iyice sinirlenir. Nedim ile gezintiye çıkan Feriha ona her şeyi anlatır. Nedim ona üzülmemesi gerektiğini söyler.

Nermin ile Namiye Perran oturup anlaşırlar. İkisi de Hikmet’e evlenme teklifinde bulunur. Ona cevap vermesi için süre verirler. Eğer kabul etmezse başkası ile evleneceklerini söylerler. Hikmet bu iki kadının birbirleriyle anlaştıklarını düşünemez. Bu iki kadın arasında seçim yapmaya çalışır. Ancak karar veremez. İkisi de oldukça samimi görünmektedir.

Birgün Hikmet eve dönerken yakaladığı hırsız tarafından bıçaklanır. Evine getirirler. Doktor istirahat etmesi gerektiğini söyler. Hikmet’in yaralandığı haberi duyulur. Önce Nermin gelir. Kapıcı istirahatte olduğunu söyler. Nermin salonda Hikmet’in uyanmasını beklemeye başlar. Bu sırada Namiye Perran gelir ve o da beklemeye başlar. Onlar kendi aralarında konuşurken Feriha gelir ve yanlarına oturur.

Bir süre sonra kapıcı Hikmet’in uyandığını ve Feriha Hanım’ı yanına kabul ettiğini söyler. Feriha koşarak içeri girer ve Hikmet’e sarılır. Kocasından boşanacağını söyler. Bundan sonra yalnızca senin olacağım der. Salonda oturan Nermin ve Namiye Perran diğer taliplileri ile evlenme kararı alırlar ve beraberce odayı terk ederler.


ESERİN DİLİ

Eserde genel olarak sade bir anlatım görülmektedir. Uzun cümlelere yer verilmemiştir. Anlatılacak şey doğrudan anlatılmıştır. Eserde oldukça fazla yabancı kelime kullanılmıştır. Avrupa’dan alınan kavramlar henüz oturmadığı için anlaşılması güçtür. Örneğin biz apartmanı bina anlamında kullanıyoruz. Ancak eserde apartman dairesi anlamında kullanılmıştır. Eserde yöresel ağızlara da yer verilmiştir. Avadis Ağa Rumeli ağzı ile konuşmaktadır. Karamanlı adı ile geçen zat ise Rum ağızı ile konuşmaktadır. Eserin diğer kahramanları daha ziyade İstanbul Türkçe’si ile konuşmaktadırlar. Eserdeki insan ve mekan tasvirleriyle okuyucunun merakını gideriyor. Okuyucunun dikkatinin dağılmasını önlüyor. Tasvirlerde realist bir üslup kullanılmıştır. Eserde geçen karşılıklı konuşmalar oldukça doğaldır.
destinasiritan Demişki:

HARİKASIN.
DEVAMINI BEKLİYORUZ.
+REP


tşk ederim destina..rep içinde... roman özetleri bir sürü hepsini göndericem fakat uzun sürüyor gozkirp
feyza_yaşatan
tüm dokümanların için tesekkür ederiz..

feyza_yaşatan Demişki:

tüm dokümanların için tesekkür ederiz..




ö.değil... daha çok var zamanım olduğunda hepsini göndericem kusura bakmayın...
teşekkürler...
yalnız roman özetlerinin hepsini word'e kopyalayıp upload etsen daha iyi olur gibi...
» Aşk Yarışı (Mahmut Yesari)

KİŞİLER:

HİKMET RACİ: Hikmet oldukça zengin biridir. Hovarda bir hayat yaşar. Ortağının karısı ile yasak aşk yaşar. Bir olay sonucu çeşitli insanlarla tanışır. Duygusal konularda kararsızdır.

FERİHA: Hikmet ile yasak aşk yaşar. Daha sonra onun aşkından şüphe eder. Sonunda kocasından ayrılarak tekrar Hikmet’e döner.

KERİM CEMİL: Hikmet’in ortağıdır. Karısı Feriha’nın kendisini aldattığını bilir ama buna pek içerlemez. Bunlara olağanüstü bir pişkinlik gösterir.

NAMİYE PERRAN: Bir yazardır. Hikmet’i sever ve onunla evlenmek ister. Daha sonra onu elde edemeyince başkası ile evlenme kararı alır.

NERMİN: Hikmet’in hırsızın elinden kurtardığı yaşlı kadının yeğenidir. Hikmet’e aşık olur ancak ulaşamaz. Başka biri ile evlenme kararı alır.

NEDİM NABİ: Feriha’nın uzak bir akrabasıdır. Feriha Hikmet’i kıskandırabilmek için onu kullanır. Bunu öğrenmesine rağmen tepki göstermez.


ÖZET:

Hikmet Raci ortağı Kerim Cemil’in karısı Feriha ile yasak aşk yaşamaktadır. Hikmet bir apartmanda oturur. Apartmandaki kimse birbirini tanımaz. Bir gece Hikmet eve geç gelir. Üst kattan gelen ‘imdat!!’ sesine koşar. Üst komşusunun evine hırsız girdiğini görür ve hırsızı hemen yakalar. Apartmanda oturan herkes gürültüye gelir. Daha önce birbirini tanımayan insanlar bir anda dost olurlar. Hikmet onların gözünde kahraman olmuştur. Hikmet’in adına çeşitli davetler verirler. Hikmet’in bu davetlere katıldığını öğrenen Feriha onu kıskanmaya başlar. Buluşmalarında Feriha eskisi gibi samimi değildir. Feriha’nın artık kendisini sevmediğini düşünen Hikmet hayatına giren diğer kadınlarla bir aşk yarışına girer.
Namiye Perran komşularından biridir. Kocasından yeni boşanmıştır. Bir gazetede yazmaktadır. Bir davette tanışırlar ve Hikmet’e aşık olur. Onunla samimi konuşmalara girer. Beraber gezip eğlenirler. Namiye Perran Hikmet ile Feriha arasında olanları bilmektedir. Buna rağmen Hikmet’e evlenme teklifi eder ve aşk yarışına dahil olur.
Hikmet bu davetlerden birinde de Nermin ile tanışır. Nermin genç ve güzel bir kızdır. Spor yapmaktan hoşlanır. Hikmet’le birbirlerinden hoşlanırlar. O da Hikmet’in Feriha ve Namiye Perran ile yaşadıklarını bilir. Buna rağmen Hikmet’e evlenme teklifinde bulunur.
Hikmet bu olaylardan sonra ne yapacağına karar veremez. Feriha’nın artık onu sevmediğini düşünüyordur. Nermin ve Namiye Perran ise ona çok samimi gelmektedir. Bunlardan biri ile evlenecektir ama karar veremez. Nermin ve Namiye Perran’la gezerler. Aşk üzerine konuşurlar. Ancak Hikmet hangisi ile evleneceğine bir türlü karar veremez. Bütün bunların hırsızı yakaladığından dolayı başına geldiğini düşünür ve o güne lanet eder.

Kerim Cemil Hikmet’e karısının kendisini aldattığını söyler. Hikmet Feriha ile yaşadıklarından dolayı irkilir. Ancak Feriha’nın Nedim Nabi ile aşk yaşadığını duyunca da iyice sinirlenir. Nedim ile gezintiye çıkan Feriha ona her şeyi anlatır. Nedim ona üzülmemesi gerektiğini söyler.
Nermin ile Namiye Perran oturup anlaşırlar. İkisi de Hikmet’e evlenme teklifinde bulunur. Ona cevap vermesi için süre verirler. Eğer kabul etmezse başkası ile evleneceklerini söylerler. Hikmet bu iki kadının birbirleriyle anlaştıklarını düşünemez. Bu iki kadın arasında seçim yapmaya çalışır. Ancak karar veremez. İkisi de oldukça samimi görünmektedir.Birgün Hikmet eve dönerken yakaladığı hırsız tarafından bıçaklanır. Evine getirirler. Doktor istirahat etmesi gerektiğini söyler. Hikmet’in yaralandığı haberi duyulur. Önce Nermin gelir. Kapıcı istirahatte olduğunu söyler. Nermin salonda Hikmet’in uyanmasını beklemeye başlar. Bu sırada Namiye Perran gelir ve o da beklemeye başlar. Onlar kendi aralarında konuşurken Feriha gelir ve yanlarına oturur.
Bir süre sonra kapıcı Hikmet’in uyandığını ve Feriha Hanım’ı yanına kabul ettiğini söyler. Feriha koşarak içeri girer ve Hikmet’e sarılır. Kocasından boşanacağını söyler. Bundan sonra yalnızca senin olacağım der. Salonda oturan Nermin ve Namiye Perran diğer taliplileri ile evlenme kararı alırlar ve beraberce odayı terk ederler.

ESERİN DİLİ
Eserde genel olarak sade bir anlatım görülmektedir. Uzun cümlelere yer verilmemiştir. Anlatılacak şey doğrudan anlatılmıştır. Eserde oldukça fazla yabancı kelime kullanılmıştır. Avrupa’dan alınan kavramlar henüz oturmadığı için anlaşılması güçtür. Örneğin biz apartmanı bina anlamında kullanıyoruz. Ancak eserde apartman dairesi anlamında kullanılmıştır. Eserde yöresel ağızlara da yer verilmiştir. Avadis Ağa Rumeli ağzı ile konuşmaktadır. Karamanlı adı ile geçen zat ise Rum ağızı ile konuşmaktadır. Eserin diğer kahramanları daha ziyade İstanbul Türkçe’si ile konuşmaktadırlar. Eserdeki insan ve mekan tasvirleriyle okuyucunun merakını gideriyor. Okuyucunun dikkatinin dağılmasını önlüyor. Tasvirlerde realist bir üslup kullanılmıştır. Eserde geçen karşılıklı konuşmalar oldukça doğaldır.

» Ateş Gecesi (R. Nuri Güntekin)

GİRİŞ
Ateş Gecesi Reşat Nuri Güntekin’in en güzel aşk romanıdır. Ateş Gecesi 1924’de yayımlanmıştır. Ateş Gecesi bugün de Türk Edebiyatı’nın en güzel aşk romanlarındandır.

R.Nuri diğer bazı çok başarılı romanlarında bile romanın sonuna doğru yorulur gibidir, birden son sayfaların aceleye getirildiği, romanın estetik dengesinin bozulduğu hissedilir. Oysa Ateş Gecesi başladığı gibi biter.

R.Nuri bu romanını olgunluk yıllarında yazmıştır. 14. romanıdır. Romanda Abdülhamid devrinde sürgüne gönderilen Kemâl Murad’ın Meşrutiyet’in ilanından sonra yaşadığı zengin hayat ve Kemâl Murad’ın kişilik problemleri yaşayan bir insan olması anlatılır.

ROMANIN KONUSU: II.Abdülhamid döneminde sürgün edilen kişiliği oturmamış bir gencin, II. Meşrutiyet’in ilanıyla (1908) birlikte bir kahraman gibi karşılanması; para ve lüksün onu kişilik problemleri yaşayan, kişiliğini bulamamış bir kişi haline getirmesi.

ROMANIN ANAFİKRİ: Kişiliği oturmamış insanlar para ve lüks karşısında kişilik problemleri yaşarlar.

ROMANIN ÖZETİ: Kemâl Murad miralay bir babanın oğludur. İstanbul’da yaşamaktadırlar. Kemâl Murad mühendis mektebine gitmektedir. Kemâl sürgün edilir, ama neden sürgün edildiğini bile bilmemektedir. Sürgün yeri Milas’dır. Kemâl Murad okulunu bırakır ve sürgün edildiği yere gider. Milas’a vardığında onu kaymakam karşılar. Kaymakam ilk önce Kemâl Murad’a mahalleleri tanıta tanıta, Kemâl Murad’ı bir lokantaya götürür. Ardında da Kemal Murad’a kalacak yer ayarlar. Kemâl Murad Rum mahallesinde kalacaktır. Burada iki Ermeni ailesi vardır. Kemâl Murad, Varvar Dudu adında Ermeni bir matmazelin evinde kalır.
Kaymakam ev sorununu hallettikten sonra Kemâl’e birkaç kuruş aylıklı, bir mühendisin yanında bir de iş bulur.
Kemâl’in niçin sürüldüğü kasabada bir sırdır. Kimse neden sürgün edildiğini bilmez, kendisi bile.
Kemâl Murad, Milas’ın en şenlikli mahallesi olan Kilise Mahallesi’nde oturur. Mahalleli Kemâl’i çok sever. Rum kızları Kemâl’e büyük ilgi gösterirler.

Kemâl Murad bir gün kilisenin bahçesinde yapılan Ateş Gecesi’ne çağrılır. Orada Afife de vardır. Kemâl Murad Afife’yi ilk olarak orada görür. Kızlar Afife’nin Yunanistan’dan geldiğini söylerler. Kemâl konuşmak ister, Afife rumca cevap verir. Kemâl ertesi gün Afife’nin Yunanlı olmadığını, Osmanlı olduğunu öğrenir.

Afife, Doktor Selim Bey’in İzmir’de Rıfkı Bey adında biriyle evli olan kız kardeşidir. Ateş Gecesi’ni görmek için misafir gelmiştir.
Kemâl Murad Afife’ye aşık olur, onu her yerde arar, görmek ister. Afife’ye duyduğu sevgiyi yetişkin bir erkek gibi ifade edemez.
O günlerde Kemâl’in babasıyla annesi süngündeki oğullarını görmeye gelirler. Annesi hastalanır ve Doktor Selim Bey’i çağırırlar.Doktor Selim, Kemâl’in babasını tanır. Hanya’da ona “Bursalı Binbaşı” derlerdi der ve Bursalı Binbaşı’nın kahramanlıklarını anlatır. Kemâl’in babası da Selim Bey’in ailesini över.

Selim Beyler, Kemâl ve ailesini evlerine davet ederler. Kemâl o gün Afife hakkında bilgiler öğrenir.
Kemâl’in anne-babasının misafirlikleri kırk gün sürer.Anne-babası gittikten sonra Kemâl’e bir hüzün çöker ve eski neşesini kaybeder.Dağlarda, kırlarda dolaşmaya başlar.Bir gün yine gezerken bacağını kırar.Doktor Selim Kemâl’i tedavi için kendi evine taşır. Kaymakam kitaplar getirir.O günlerde Afife haber bile vermeden Milas’a döner. Kemâl Murad hasta yatağında yatarken büyük abla, Afife ve Doktor Selim çok ilgilenirler. Kemâl Afife’ye deliler gibi aşıktır. Ama Afife’de tık yoktur.

Kemâl’in misafirliği biter.Bundan sonra da Kemâl sürekli Afife’yi görmeye çalışır, evlerinin çevresinde dolaşır. Evlerine gitmeye cesaret edemez. Tek amacı Afife’yi görmektir.Kemâl,Selim Bey’e yaranmak için türlü şeyler yapar.Giritli fakir göçmenlerle dost olmaya çalışır, onların dilekçelerini yazar, para yardımlarında bulunur.Böylece aşkın kötü etkileri başlar, Kemâl hiçbir şeyi tam yapmamaya başlar. Çevresindeki insanlar ondan uzaklaşır.

Yaza doğru Afife ile kocası arasında geçici bir anlaşma olur. Rıfkı Bey Milas’a gelir.
Kaymakam, Kemâl’in Afife’ye olan aşkını anlar ve ona hak verir.Sırf Kemâl Afife’yi görsün diye Selim Beylere giderler.
Sonunda Kemal Bey,Afife’ye onu sevdiğini söyler.Afife çok şaşırır ve kendine gelemez.Afife Kemal’i kimseye bir şey söylememesi koşuluyla affeder.
Kemâl mutludur, çünkü Afife’nin aşkından haberdar olması onu mutlu eder.Ama Afife’nin her şeyi öğrendikten sonra da Kemâl’e kayıtsız kalması Kemâl’in insanlık gururunu kırar. İçinde Afife’ye karşı hafif bir kin duygusu belirmeye başlar. Hatıralar yavaş yavaş tesirlerini kaybetmeye başlar.
1908 Temmuzunda Meşrutiyet İnkilâbı olur. Kemâl’in sürgün hayatı sona erer. Kemâl Murad Milas’dan ayrılırken büyük bir üzüntü duymaz.
Bu dönemden sonra sürgüne gönderilenler birer kahraman sayılırlar. Hele de Kemâl Murad ittihatçılar içinde sempatik bir küçük kahraman oluverir.
Kemâl bu dönemde Avrupa’ya gönderilir. Dönüşte Anadolu’ya gönderileceğini beklerken İstanbul’da alıkoyulur. Ufak tefek ticaret işlerine atılır ve birkaç sene içinde küçük bir harp zengini olur.
Kemâl’in babası Balkan Savaşı’nda ölür, annesi de bozuk sağlığına rağmen hala hayattadır.
Kemâl henüz otuz yaşındadır. Fakat o kadar çok şey yaşamıştır ki kendisini elli yaşında hissetmektedir.İttihatçılar Kemâl’i tepelerine çıkarmışlardır.Bu dönemde Kemâl yolsuz kazançlar peşinde de koşmuştur. Bu dönemde Kemâl ahlakça çöküntü içine girer.
I.Dünya Savaşı’nın son aylarında, bir akşam Kemâl küçük ağabeyi ile birlikte ağabeyinin Üsküdar’da Sultantepesi’ndeki evine gider. Ve on yıl aradan sonra Afife’yle orada karşılaşır.Afife’nin kocası bir vapur kazasında ölmüş, ağabeyi Selim Bey de Balkan Savaşı’nda tifodan ölmüştür. Kardeşler Milas’daki evi satarlar ve başka bir eve taşınırlar.
Afife oğlunu Kuleli Lisesi’ne kaydettirmek için İstanbul’a gelmiştir. Kemâl’in ağabeyi ona yardımcı olur. Kemâl’in annesi Afife’yi bırakmaz ve kalması için zorlar.
Kemâl, Afife’yi bir türlü affedemez, ona karşı kinlidir.Onunla rolleri değiştiğini düşünür.
Bir gece Kemâl, Afife’yi bahçede dolaştırır. Bahçeden çıkarlar ve dışarda gezmeye başlarlar.Afife, Kemâl’e iki yıl önce gazetede fotoğrafını gördüğünü, önce inanamadığını söyler.Çünkü Afife Kemal’in öldüğünü zannetmektedir.Bu büyük abla tarafından uydurulmuş bir yalandır.Afife sakin bir şekilde Kemâl’e olan hislerini açıklar. Ama artık Kemâl Murad Afife’ye karşı şefkatten başka hiçbir şey hissetmemektedir.Zaman zaman Afife’yi seyrederken eski günleri aklına gelir. Sonunda on iki yıl aradan sonra birbirlerine sahip olurlar.Kemâl daha önce beraber olduğu kadınları düşünür ve Afife’yle geçirdiği gecenin onlardan farklı olduğuna karar verir.Kemâl o gece Afife’ye ait olan meraklarından kurtulur. Afife’nin kendisine “Murad” demesinin nedenini ve onun kendisini eskiden beri sevdiğini öğrenir.
Kemâl ayrılık günü evden çıkarken Afife kapıya doğru koşar, vapura gelmesi için yalvarır. Kemâl geleceğini söyler fakat ayrılık sahnesini göze almaz ve Afife’yi yolcu etmeye gitmez.
Kemâl elli yaşına kadar halâ evlenmez. Geriye dönüp baktığında ise Afife’nin çehresinin git gide birinci plana geçtiğini görür.

ROMANIN ŞAHIS KADROSU
1) KEMAL MURAD: On sekiz yaşında, alabildiğince sevimli, cebi altın dolu bir gençtir. Kemâl Murad II. Abdülhamid döneminde sürgün edilen ve Meşrutiyet’in ilanıyla kahraman olan biridir. Romanın temel kahramanıdır.
2) AFİFE: Milas’da doktorluk yapan Selim Bey’in İzmirli bir halı tüccarının oğlu Rıfkı Bey’le evli olan kız kardeşidir. Afife kocasından ayrı olarak yaşar, bunu sır gibi saklar ve çok mutsuzdur.
3) DOKTOR SELİM BEY: Giritli bir ailenin çocuğudur. Afife’nin abisi ve Milas’ın doktorudur. Kemâl Murad’a çok iyilikleri dokunur. Asık suratlı bir kişiliğe sahiptir.
4) KAYMAKAM: Milas’ın kaymakamıdır. Kemâl Murad’ı çok sever. Ona okuması için sürekli kitaplar getirir. Babacan, şen bir adamdır. Kısa boyludur, ferah bir sesi vardır.
5) VARVAR DUDU: Ölen nişanlısı Kegam’a aşkı ile ön plana çıkar. Kemâl Murad Varvar Dudu’nun evinde kalmıştır. Varvar Dudu gösterişi seven, Kemâl Murad’a çok iyi bakan, hiç evlenmemiş bir Ermeni matmazelidir.
VAKA-OLAY ÖRGÜSÜ:
Roman iki bölümden oluşmuştur.
Birinci bölümde Kemâl Mühendis Mektebi’nde okurken bir anda rejim aleyhine faaliyetler gösterdiği ihbarıyla Milas’a sürgün edilir. Kemâl o kadar çocuk yapılı bir gençtir ki sürgüne giderken babasının verdiği paraları bile nasıl kullanacağını hesap etmemiştir. Milas’a gelmeden önce sürgün yazısını okuyan kaymakam ve ilçenin bazı ileri gelenleri sürgün olayına sevinirler; ancak Kemâl Murad’ı tanıdıktan sonra bu olaylarla hiçbir ilgisi olmadığını görünce şaşırırlar.
Kemâl Murad insanlarla hemen kaynaşır. Kemâl kasabaya geldiği ilk günden beri Ateş Gecesi’nde tanıdığı, Girit göçmenlerinden olan Doktor Selim Bey’in kız kardeşi Afife’ye aşık olur. Afife’ye duyduğu aşkı yetişkin bir erkek gibi yaşayamaz.
Afife kocasından ayrı yaşar ve bunu bir sır gibi saklar. Bu dönemde Kemâl’in karakterindeki bu çocuksu yapı romanda önemli bir yer tutar.
Romanın ikinci kısmı ise 1908 Meşrutiyeti’nden sonra geçer. Meşrutiyet’in ilanıyla sürgünden dönen Kemâl Murad bir kahraman gibi karşılanır. Kemâl bu dönemde İstanbul’un en etkili ve varlıklı simalarından olur. Fırka onu Avrupa’ya gönderir. Dönüşünde de önemli mevkilere getirilir. Artık Milas’daki kişiliği gelişmemiş, eski toy delikanlı değildir. kendisine verilen imkanları sonuna kadar kullanan ve rahat bir hayat süren bir kişidir. Kemâl’in kutsal sayılacak herhangi bir değer yargısı da kalmamıştır. Nitekim Milas’da uğruna ölecek kadar sevdiği Afife İstanbul’a gelince, belki de elde edemediği için duyduğu derin isteği tatmin etmek amacıyla onunla beraber olur ve onu terk eder.
ZAMAN: Yazma zamanı, Vak’a zamanı ve okuma zamanı olmak üzere üç bölümden oluşur.
Yazma zamanı, yazarın eserini yazdığı zamandır. Yazar eserini olgunluk çağlarında yani ellili yaşlarda yazmıştır.
Vak’a zamanı toplamı on iki yıl sürmüştür. Olay, kahraman on sekiz yaşındayken başlar ve Afife’nin İstanbul’dan ayrılışıyla biter.
Okuma zamanı, okuyucunun okuduğu zamandır. Mesela biz bu romanı 2000’li yıllarda okuyoruz.

MEKAN: Mekan İstanbul ve Milas’dır. Romanın birinci bölümündeki olaylar Kemâl Murad’ın sürgüne gönderilmesiyle başlar ve Milas’da geçer.
1908 Meşrutiyeti’nden sonra başlayan ikinci bölüm ise Kemâl Murad’ın sürgün hayatının bitmesiyle birlikte İstanbul, olayların yaşandığı yer olur.
ANLATICI: R.Nuri Güntekin “Ateş Gecesi” romanında ilk önce III.kişi anlatımıyla başlıyor.Dört sayfa sonra ben öyküsel anlatıma dönüyor. Anlatıcı 18 yaşında Milas’a sürgün olarak gönderilen Kemâl Murad’dır. Kemâl Murad’ın yaşamını anlattığı yaşı “elli” dir.
DİL ve ÜSLÛP: R.Nuri Güntekin sade, akıcı, anlaşılır bir üslüba sahiptir. Onun eserleri her kesimin okuyacağı türdendir. R.Nuri “Ateş Gecesi” romanında da dili çok iyi işlemiştir. Anlatım akıcıdır. Olayları belli bir düzene koyarak romanın anlaşılır olmasını sağlamıştır.
DEĞERLENDİRME: Yüreği insan sevgisiyle dolu olan R.Nuri Güntekin eserlerinde birçok konulara değinmiştir. Ateş Gecesi adlı romanında ise II.Abdülhamid döneminde sürgüne gönderilen bir gencin orada yaşadıkları ve II.Meşrutiyet sonrasında hayatında meydana gelen değişiklikleri çok güzel bir dil ve üslupla anlatılmıştır. R.Nuri siyasi olayların içine Kemâl Murad’ın aşkını o kadar güzel işlemiştir ki zaman zaman okuyucu kendisini Afife ve Kemâl Murad'ın aşkına kaptırmaktadır.
R.Nuri diğer romanlarında olduğu gibi Ateş Gecesi adlı romanında da kişileri canlı bir şekilde işlemiştir. Bu canlılık okuyucuyu alıp o dönemlere ve Afife-Kemâl Murad aşkına götürmektedir. Bunun en büyük kanıtı ise “Afife” karakterinin hala yaşıyor olmasıdır.
R.Nuri diğer romanlarında olduğu gibi bu romanında da İstanbul dışına çıkmıştır. Halk ile yakın temaslarda bulunmuştur. R.Nuri’nin kullandığı dili, içtenliği okuyucuya ayrı bir haz vermektedir.

» Ateşten Gömlek (Halide Edip Adıvar)

Peyami, dışişleri mesleğini seçen bir gençtir. Bacaklarını kaybetmiştir. Hatıralarını yazdığı sıralarda, kafası da açılacak, içeride kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır.

Peyami'nin uzak akrabası olan Ayşe, İzmir'den, onunla evlendirmek üzere İstanbul'a davet edilmiş, ama Peyami istememiştir. Bunu üzerine, onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiç bir zaman Peyami'yle evlenmemeyi aklına koymuştur. Dolayısıyla bir başkasıyla evlenir. Ayşe'nin kardeşi Cemal de subay olan akrabadır. Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsan ile Mütareke'nin ilk zamanlarından beri çok iyi anlaşmaktadırlar. O sırada hepsi İstanbul'da bulunmaktadırlar. Peyami'nin annesi, Şişli'deki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, söz geçiren bir kadınıdır. Kadınlar arasındaki propagandayı o idare eder. İstanbul'da, çeşit çeşit inanç, türlü türlü çalışma vardır. Özellikle manda taraftarları, ülkeyi bir başka yabancı devletin boyunduruğu altına koymak isteyenler çok çalışmaktadırlar. Bir gün, İzmir'e Yunanlıların çıktığı haberi gelir. Ayşe'nin kocasını, küçük oğlunu, birçok suçsuz insanla birlikte süngülemişler, delik deşik etmişlerdir. Ayşe, İstanbul'a Peyamilere gelir.

Günün birinde, Sultanahmet meydanında büyük bir miting yapılır. Mitinge kadın erkek, çoluk çocuk katılmıştır. Asıl gelenler İstanbul'un arka mahalle insanlarıdır. Minarelerin arasında çok büyük, siyah bayraklar asılmıştır. Orada halk, ülke kurtuluncaya kadar dövüşmeye, sanki and içmeye gelmiştir.

İşte bu büyük toplantıdan sonra İhsan ile Cemal, Anadolu'ya geçerler. Şiddetli bir tifo geçirdikten sonra Peyami ile Ayşe de, bir kağnıya atlayıp Kandıra köylerinde İhsan'a kavuşurlar. Bir çete kurmuşlardır. Ulusal harekete karşı koymak isteyen köylüleri yola getirirler. Peyami'yi, dilbilgisinden yararlanmak üzere, mütercim olarak Milli Müdafaa'ya verirler. Ankara'ya gelir.

Ayşe hemşire olmuş, Eskişehir'e gitmiştir. İhsan, sessiz ve çelikten bir insan gibi, yorulmak bilmeden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe'nin, İzmir kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vermişlerdir. Bu sıtmayla, sanki sırtlarına ateşten bir gömlek giymişlerdir. Peyami, büyük bir uğraştan sonra kendini İhsan'ın komutası altındaki birliğe verdirir. İhsan, bir akşam Peyami'ye, Ayşe'yi ne kadar çok sevdiğini anlatır. İkinci İnönü Savaşı'nda, alayının başında, başını kurşunlara uzatarak ölümü beklemiştir. Metristepe'de göğsünden bir kurşun yiyerek bayıldığı an her şeyin bittiğini düşünmüştür. Çok kan kaybetmiştir. Hastanede yer olmadığı için İhsan'ı bir otelde, küçük bir odaya yatırırlar. Ayşe sabahları gelir, yarasını gözden geçirir, çarşaflarını değiştirir, derecesini alır. İhsan, öğleye kadar hep bununla vakit geçirir. Bir akşam, Ayşe ile, İzmir'e inecekleri günü konuşurlar. İzmir'e ilk giren kendisi olmak şartıyla Ayşe'den kendisiyle evlenmesini ister. Ayşe bu sözü vermeden, mantosunu kapar, kaçmaya çalışır. İhsan, yarasını açarak intihara teşebbüs eder. Ayşe de ister istemez geri dönmek zorunda kalır.

Rastlantılar İhsan'a fena bir oyun oynar. Hava değişimi için Ankara'ya gönderilir. Orada, İhsan'ın isteğine aykırı olarak, bir amcakızını onunla evlendirmeye kalkarlar. İhsan bunu kabul etmez, ama dönüşte, trene binerken amcasının kızına, onu öperek veda eder. İşte kötü rastlantı burada olur; Ayşe, bu olayı görmüştür. İzmir'in kızı, o günden sonra İzmir'den başka hiçbir şey düşünmez olur. İhsan'da yırtıcı bir savaş başlamıştır; dışından düşmanlarla içinden kendi kendisiyle savaşmaktadır. İhsan, bir saldırı sırasında, tırmandığı tepenin en yüksek noktasında bir makineli ateşiyle vurulur, Peyami'nin kolları arasında hayatını kaybeder.
Hemşire Ayşe de bu saldırıda vurulanlar arasındadır. Peyami, bir sedye içinde, bir asker kaputu altında onu bulur. Hemşire gömleği kana bulanmıştır. Sol kaşın üstünden iri bir yara almıştır. Ayşe'nin şehit oluşu üzücüdür: Sıhhiye
Bölüğünde çalışırken komutanın şehit düştüğü haberi gelir. Bunu duyar duymaz fırlar, en ileri hatta kadar koşar, yakalayamazlar. Bir top mermisi parçasının isabetiyle, işte bu sırada vurulur.

Peyami, Ayşe'yi de, İhsan'ı da Gökçepınar'da yan yana gömdürür. Niyeti İzmir'e en önce girip, bunu Gökçepınar'da yatan Ayşe'ye anlatmaktır. Çünkü Peyami'ye göre Ayşe hiç kimseyi sevmemiştir. Onun seveceği insan, İzmir'e ilk gelecek olan insandır.

Peyami'nin hatıra defteri böyle biter. Ameliyattan sonra, Cebeci hastanesinin iki doktoru bu konuda konuşurlar. Yedek asteğmen Peyami Efendi'nin kâğıtları incelenmiştir. Ne İhsan isminde bir alay komutanı bulunmuştur, ne de Ayşe adında bir hemşire. Peyami'nin akrabası da bulunmamıştır. Bunun üzerine iki doktor, hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesinden ileri gelme hayaller olduğuna karar verirler.

» Ayaşlı ile Kiracıları (M. Şevket Esendal)

Kahramanlar: Yazar(anlatıcı), Ayaşlı İbrahim Efendi, Fahri, Turan Hanım, Hasan Bey, Şefik Bey, İffet Hanım ve Abdülkerim Efendi, Hâki Bey, Halide Ziynet, Cavide Hanım, Melek Hanım ve Selime, İskender Bey.

ÖZET:

Yazar, Ayaşlı İbrahim Efendi’nin Ankara’daki apartman katında kiracı olarak yaşamaktadır. Bu katta her odada farklı insanlar kalmaktadır. Orada Ayaşlı İbrahim Efendi’ye “Baba” diye hitap ederler. Ayaşlı eskiden eşkiyalık yapmış birisidir. Birkaç kere evlenmiştir. Üvey kızı Faika, Faika’nın kocası ve kaynanasını da yanına almıştır. Onlara da birer oda vermiştir. Faika işveli bir kadındır. Fuat şofördür. Faika’nın annesi yani Ayaşlı’nın eski eşlerinde Makbule ev işletiyordur(Sosyal ev). Turan Hanım ise Hâki Bey(yazar)’e aşıktır. Bir ara yazar da Turan hanımı sevdiğini düşünmüştü. Yazar Hasan Bey’le dostluğunu çok geliştirir, bir süre sonra İffet Hanım ve Ayaşlı kiracısı olan bu çiftin mutsuzluklarını kat kat arttıran sürekli ağlayan biridir.Halide deli dolu, açık sözlü içinde kötülük olamayan birisidir. Ziynet Halide’nin hamile olup evden ayrılmasından sonra alınan ikinci hizmetçidir. Halide kadın dedikoducu ve arabozucudur. Yazar bu farklı kişilikleri barındıran bu evde yaşamaya başlar. Bu arada Hasan Bey’le tanışır ve araları çok iyi olur. Bu arada evdekilerle fazla ilgisi olmayan Turan Hanım ve eşi Hâki beyle tanışır. Evdekilere kendini fabrikatör olarak tanıtan İskender Bey’le tanışır.Turan ve İskender’in ortak yanları ikisinin de kumarbaz olmasıdır. Dışarıdan adam getirerek kumar partileri düzenlerler.

Yazar, Turan Hanım aracılığıyla Cavide Hanım’la Tanışır. Bu kız iş aramaktadır fakat sürekli yazara iyi bir koca bulamayacağından yakınır.Cavide Hanım’ın yazarın odasına her gün gelmesinden dolayı yazarla evleneceği etrafındaki insanlar özellikle yazarın en yakın dostlarından olan Hasan Bey tarafından düşünülür. Bu durumdan hoşlanmayan Turan Hanım Cavide’ye İstanbul’da bir iş bulur. Cavide hemen kabul eder ve gider. Bu durum yazarda büyük bir hayal kırıklığı yaşatır. Çünkü yazar Cavide’nin kendisini sevdiğini düşünür. Yazarı üzen bir diğer olay ise Turan Hanım’ın daha büyük bir evi kiralayarak evden ayrılmasıdır. Bu arada evde durumlar pek iyi gitmemektedir. İffet Hanım ve kocası Abdülkerim Bey çocuklarını bahane ederek sık sık kavga ederler. En sonunda dayanamayıp çocuklarını İffet Hanım’ın annesinin yanına İstanbul’a gönderirler.İffet Hanım bu sırada Faika ve Turan Hanım’dan etkilenerek kötü yola sapmak üzeredir. Faika ve kocası Fuat’ın arası da pek iyi değildir. Fuat Faika’yı başka kadınlarla aldatmaktadır. İskender ve Şefik Bey arasındaki dostluk giderek ilerler. Şefik Bey’i İskender’in “seni karınla barıştırırım.” sözüyle kandırıp parasını aldığı söylenmektedir. Bütün bu olaylar yazarı artık evden soğutur. İyi anlaştığı Hasan Bey’in kızı Selime ile tanışır. Dr. Olan arkadaşı Fahri’nin müdürün yeğeni Melek Hanım’la yazarı evlendirme çabası da boşadır. Çünkü yazar Fahri’nin Melek’i sevdiğini bilmektedir.

Hasan Bey bir gün ölür ve bunun üzerine kızı Selime Ayvalık’a geri döner. Selime memleketine dönünce kahraman onu sevdiğini düşünür. Bir süre sonra evin tadı gittikçe azalır. Şefik Bey ölü bir şekilde sokakta bulunur. İskender, fabrikasında uyuşturucu madde yakalattığı için hapsi boylar. İffet Hanım yasak ilişkileri dolayısıyla kapmış olduğu hastalıktan, çok kötü durumdadır ve sürekli operasyon geçirir. Yazar bu olaylar yaşanırken Selime’ye daha çok bağlanır. Ona haber vermeden onun hakkında gizli haberler alır. Selime de yazarın evlenmediği hakkında bilgiler alınca yazarın yanına gelip nişan merasimi yaparlar.

Bir süre sonra Fahri ve Melek, yazar ve Selime aynı gün nikahlanırlar. Selime ve yazar lüks bir otel odasında iki ay kadar kalırlar. Ev ise tamamen dağılmıştır. Ayaşlı ekonomik olarak çok zor durumdadır. Köye dönmeye karar verir. Selim’e bir gün babasının mezarını ziyarete gittiğinde yanında Ayaşlı’nın mezarını da görür. Ayaşlı vasiyeti üzerine Hasan Bey’in yanına gömülmüştür.

ESERİN DİLİ HAKKINDA İNCELEME

Dil, insanların meramlarını anlatmak için kullandıkları sesli ifadeler sistemidir. Dil olamazsa düşünce ve duygu da gelişmezdi, insan topluluğu, ilerlemezdi ve bir medeniyet yaratamazdı. (2000; s.28)

Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan , tabii bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimâi bir müessesedir.(2001)

İki önemli dilbilimcinin tanımları ışığında diyebilirim ki; insan olmanın ayrıcalığı, ayrıca insanlık içinde de ilkel insanlardan farklı olmamızı sağlayan, bize verilebilecek armağan dildir. Çünkü dil, kendimizi ifade etmenin hem en kolay hem de en kapsamlı yoludur. Hayatımız boyunca yanımızda hissettiğimiz en büyük yardımcımızdır. Dilsiz insanın kendisini ne kadar zor ifade ettiğine hep tanık olmuşuzdur. Oysa anlatmak istediği şeyler bizim bir ya da iki sözcükle 1-2 saniyede anlatabileceğimiz somut şeylerdir. Bir de duygularını mesela aşkını ifade etmeyi denediğini düşündüğümüzde, anlıyoruz ki bu onunun için büyük bir işkence olacaktır.

Dil insan ilişkilerinde olduğu kadar kültür aktarımında da çok önemlidir. Zaten millet olmanın, bir topluluğu birbirine bağlamanın ve bu bağın sürekliliğinin nedenlerinden birisi de dil değil midir?

Dil edebiyat için canlı ve iyi bir araçtır. Bir bakıma edebiyatı da kendimizi yani bizi etkileyen olayları, diğer insanların yaşamlarını, tarihimizi anlatmak amacıyla kullanırız. Buradan da anlayacağımız gibi dil edebiyat ve dil birbirlerinin etkileşiminde gelişir ve yaşamını sürdürür.

Bu kısa açıklamalardan sonra M. Ş. ESENDAL’ın “Ayaşlı ile Kiracıları” romanını dil bakımından inceleyelim:

ESENDAL, bu eserinde halk söyleyişlerine çok fazla olmasa da yer vermiştir. Bunda mekanın Ankara olması ve insanların genelde Ankaralı olması ya da Ankaralılaşmış olması en büyük etkendir. Az da olsa rastlanan bu yöresel söyleyişlere örnek olarak, kahramanımızın abisinin konuşmasını verebiliriz.

“Kama Ümmü ablana süle, benim adıma odun getirsin, zere dondurdum”

Bu söyleyişte Rumeli ağzı görülmektedir.Diğer bir örnek ise Hasan Bey’in yine Rumeli ağzıyla konuşmasını verebiliriz.

“Abe alacak mısın kızı, diye sordu”(152)


Esendal’ın dili oldukça sadedir. Yalın bir anlatımdan yanadır. Türkçe’nin kendi sözcüklerine bağlı, sözcüklerin bu dilin kurallarına uygun olmasını ve dilin herkesçe anlaşılmasını ister. Bunu 1934 yılında yazdığı bir mektupta açıkça belirtiyor.”Ancak yüzde yirmi beş sözü kendi dilimizden alan bir dille konuşmak ve yazmak benim içimi sıkıyor. Kendi sözleri ile kendi konuşmasıyla yazmak ve lakırdı edebilmek adama bir genişlik veriyor...” bu yazdıklarından ve düşüncelerinden de anlaşılacağı gibi M. Şevket ESENDAL eserlerini çok sade bir dille yazmıştır. Eserin bu düşünce ve sözlere uygun bir anlatımı vardır.

“Araya birçok ölümler de girmesiyle, bizim ailemiz Hasan Bey’in ailesinden daha çabuk dağıldı. Biz yedisi erkek , biri kız sekiz kardeştik. Hepsi genç yaşlarında, ya bir hasatlığa tutularak yahut bir kazaya uğrayarak öldüler.”

M. Şevket Esendal’ın tümceleri genlilikle kısadır. Bazen de virgüllerle uzunca tümceler kullanmıştır. Esendal’ın böyle yazması okuyucuyu eseri okurken sıkmamaktadır. Esendal’ın bu eserinde bu anlatıma örnek olacak çokça anlatım vardır.

“Anlatılar. Görmek istedim. Bir gün sonra Hasan Bey’le buluştuk. Uzun boylu, uzun sarı bıyıkları kırlaşmış, gür, kalın sesli, mavi gözlü bir adam.”(s.23)

M. Şevket Esendal eserlerinde ilginç ve özgün benzetmeler yapar. Benzetme anlatıma canlılık ve imge değeri katmak içindir. Ondan, yazı dilinde de konuşma dilinde de sık sık yararlanırız. Benzetmeler çok kez imgeyi canlandırmakla sözü zenginleştirir.(2001)

“Taktığı gözlüğün camları o kadar kalın ki, kırılmış bir billur bardağın dibine benziyor. Bu camlar arkasında onun gözleri ufacık görünüyor ve suratına, sanki bir diş ağrısının sıkıntılı gölgesi düşüyor.”(s.75)

Esendal’ın bu eserinde birçok deyime yer verilmiştir. Her deyim ayrı bir kavramı değişik yollarla daha canlı, daha renkli söyleyebilmek için kurulmuş özel bir anlatım kalıbıdır.

Diller eskidikçe yani uzun ve zengin geçmişlerinde iyice işlendikçe deyimlerin sayısı ve anlatım değeri artar. Türkçe’de deyimler çoktur.

Deyimlere çok fazla yer verildiğini söylemiştik. Bunlara örnek olarak:

“Sonra bakmış ki, evlendirecekleri yok yalnız çalışıyorlar; bir arkadaşı ile sözü bir edip kaçmış, buraya kadar gelmiş.”(s.13)

“Şimdiki kadınların hepsi birer Erkek Fatma!”(S.17)

“Bu hanımı alıcı gözüyle süzdüm. Hiç fena değil.”(S.17)

“işte almışlar tarlalarını elinden, sırtına da bir kara sürmüşler, isyan etti demişler.”(s.79)

Esendal’ın bu eserinde deyimler kadar atasözleri de çok önemli bir yer arz etmektedir.

“Çocuksun... Öğle karanlığında buraya girip kapıyı kapıyoruz! Mızrak çuvala sığar mı?”(s.154)

Esendal eserinde anlatmak istediğini olduğu gibi düğümlere gerek görmeden anlatır. Genellikle bir insanı betimleyerek öyküye girer. Sonrada onun her şeyini, duygulanınımlarını, toplumla olan ilişkilerini, çevresiyle ve çevresindeki insanlarla olan bağlılıklarını önümüze serer.

Esendal, eserdeki insan ve mekan tasvirleriyle okuyucunun merakını gideriyor. Okuyucunun dikkatinin dağılmasını önlüyor. Esendal, Turan’ın odasını anlatırken açıklayıcı bir betimleme yapmıştır.

“Bunların oturdukları oda, benim odamın biraz genişçesi, biraz büyükçesi ise de iki kişilik büyük karyola, onu saklayan büyük paravan, geniş bir divan, Turan Hanım’ın hiç sevmediği iki kitap etajeri, oyun masası, birkaç sandalye, iki geniş koltuk burada gezinecek yer bile bırakmıyordu”(s.72)

Yazar, insan tasvirlerine de oldukça yer vermiştir. Buna örnek olarak kahramanın, Ayaşlı’ya tasvir edilişini verebiliriz.

“Hasan Bey gibi uzun boylu, o da hasan bey gibi yaşça ellisiyle altmışı arasında, o da dinç, o da uzun bıyıklı, yalnız Hasan Bey kumral, Ayaşlı ise esmerce, ...” (s.30)
Eserde kişiler arasındaki konuşmalar sanki teyple saptanmış gibi doğaldır. Böylece yazar okuyucuyu sıkmadan akıcı bir dil kullanmıştır. Eserde bulunan bu konuşmalar genelde kısa cümlelerden oluşur. Böylece okuyucunun dikkati canlı tutulur. Buna örnek olarak Faika ve Şefik Bey arasındaki konuşma verilebilir.

“ – Ben varken sen korkma! Ben seni kurtarırım!
– gece sen nereden duyacaksın?
– Duyarım ben, sen zile bas!
– Ne olur benim hatırım için kovun!”(s.47)


Yazar bu yapıtında genellikle fiil cümlelerine yer vermiştir. Bu da anlatıma oldukça sade bir özellik katmıştır. Buna örnek olarak Şefik Bey’in Halide’yi zor durumda bırakmak için yaptığı bir davranıştan ona anlatılanlar gösterilebilir:

“ Parayı ben verdim, Ayaşlı da yukarı çıktı Yahudi madamdan rica etti ki hizmetçiyi kovmasınlar. İş basıldı. Bunlar Ayaşlı’nın odasında, şefik beyin gözü önünde oldu...”(s.42)



ESERİN KÜLTÜR BAKIMINDAN İNCELENMESİ

Kültür: Uzun bir zaman diliminde oluşmuş, hâlen geçerliliğini sürdüren ve bir milleti diğer milletlerden ayıran sanat, edebiyat toplamıdır. Her türlü dil, duygu, düşünce, inanç, sanat, bilim, teknoloji ve yaşayış öğeleridir.

Dil, hem kültürü oluşturan en önemli öğelerden biri hem de kültürün taşıyıcısıdır. Dil ve kültür birbirine bağımlı olarak varlığını sürdürür. Dil olmazsa kültür nesilden nesile, çağdan çağa aktarılamaz; kültür olmazsa dil, tek başına bir toplumu bir arada tutamaz. Dili canlı tutan, renkli kılan başlıca araç ise edebiyattır. Edebiyat, en etkili ve sürekli bir kültür taşıyıcısı olduğu kadar başlı başına bir kültür unsurudur.
Kültürü oluşturan bir diğer öğe dindir. Din, hem kültürel öğelerden örf, âdet, gelenek ve göreneklerin şekillenmesinde etkilidir, hem de dil ve kültür gibi bireyler arası ilişkilerde bağlayıcı etki yapmaktadır. Buradan da dilin toplumu bir arada tutmada ve bu birlikteliğin devamını sağlamada önemli olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Türklerde geçmişten günümüze kadar Manihezm, Budizm, Zerdüştlük ve son olarak da İslamiyet olmak üzere birçok dinden etkilenmiş ve bir çok dine inanmışlardır. Bir de Şamanizm vardır fakat bu bir din değil günümüzdeki üfürükçülüktür. Bu da Türkler arasında hiçbir zaman yayılmamış çok dar kesimlerde kalmıştır. Dinin kültürel öğelerin şekillenmesindeki etkilerini göz önüne alırsak ve geçmişten bu yana çeşitli dinlere inandığımız gerçeğinden yola çıkarsak kültürümüzün çeşitliliğinde ve zenginliğinde dinin payının ne kadar çok önemli olduğunu da anlamış oluruz.

Ayaşlı ile Kiracıları’nda değişen toplum yapısına uygun olarak yeni bir dini kuram alan masonluktan bahsedilmektedir. Turan Hanım’ın arkadaşlarıyla konuşmalarında bu din hakkında bilgi veriliyor.

“Muavin onu mason yapmış. “Ben derviş olduğum için erenler bana yabancı gelmedi.” diyor. Gözlerini bağlamışlar, kılıç şakırdatmışlar, kolluklar, önlükler, teşkilat sorma! Karagöze sual sormuşlar, “heyecandayım,cevap veremem efendilerim” demiş”(s.89)

Türk toplumunun birçok dinin etkisinde kaldığını söylemiştik. Bunun yanı sıra İslamiyet inancıyla pek de ilgisi olmayan hurafelere, boş inanışlara verdiği önem Esendal’ın bu eserinde de verilmiştir. Eserin kahramanlarından İffet Hanım’ın oğlunun hocaya götürülmesi buna bir örnektir.

“Çocuğa bakan hizmetçi kadın, onu götürmüş bir hocaya okutmuş, tespihten geçirmiş, “Kırk güne kadar bir şeyi kalmaz.” demişler. Altmış günde geçti gene o!”(s.51)

Kültürü oluşturan unsurlardan biri de ahlaktır. Türklerin geçmişten günümüze gelen ve hiç değişmeyen âhlaki değerleri vardır. Bunları ilk yazılı eserlerimizden bu yana rastladığımız “Alplik, erlik, bilgelik, şerefli olmak, fazîletli olmak, hile bilmemek, vatansever olmak, namuslu olmak, kahramanlık” örnek gösterebiliriz.

Bütün bunların ışığında diyebiliriz ki, aslında ahlaklı olmak sadece dinine bağlı olmayı değil, dürüst olmayı, bilgili olmayı, vatansever olmayı... kapsar. O zaman bu ölçütleri yalnızca bir toplumun özelliklerini yansıttığını söylemek yanlış olur. Bu ve bunun gibi ahlak ölçütleri tüm dünya milletlerince ve çağlar boyunca doğru ve geçerli olduğundan evrenseldir diyebiliriz. Esendal’ın eserindeki ahlak anlayışını şu şekilde verebiliriz:

“ Turan’a baktım, bir saniye bile şaşırmadı, misafirlerine emniyet verecek surette güldü. Sonra biz erkekler odada boşandık, karıları beyleri bıraktık. Niçin kaçtık? Ben niçin orada bulundum? Niçin kaçtım? Kendi kendime o kadar ufandım, o kadar kızdım ki; ...”

Burada kadın erkek ilişkilerindeki bozukluklar görülmektedir.

Kültürel öğelerden bir diğer unsur olan yaşam tarzı, aşk, ölüm, örf, adet, gelenek, görenek, aile yapısı, dolayısıyla toplum gibi diğer kültür öğeleri kapsar. Kısaca bu saydıklarımızın hepsi yaşamın içinde olan şeylerdir. Bütün bunlar birbirlerini ayrıca başlangıçta bahsettiğimiz gibi dil, din, ahlak gibi öğelerde dahil olmak üzere, etkileşimiyle şekillenmeye başlarlar.

Ölüm anlayışı ise İslamiyet inancına göre şekillenir. İslamiyet bize dinin buyrulları çerçevesinde özgürce – başkalarının özgürlüğünü kısıtlamaksızın – yaşamayı öğütler. Esendal’ın bu eserinde ölüm konusunda kahramanın Hasan Bey’in cenazesini götürdükten sonra düşüncelerini yenilemesini örnek gösterebiliriz.

“Hasan Bey’in ölüsü gözümün önünden gitmedi. İnsan ölünce ne kadar çirkin oluyor! Niçin insana her şey doğarken güzel görünüyor da ölürken çirkin?” (s.191)

Türk toplumunda aile çok önemlidir. Çünkü bireye yaşamın ilk sırlarını, ahlak anlayışlarını, namus kavramını aile öğretir. Esendal’ın bütün eserlerinde aile kavramının ne olduğu aile bireyleri arasında saygını ve sevginin önemi aile anlayışının nasıl gelişmeye yöneldiği her yapıtında vardır.

Esendal, “Ayaşlı ile Kiracıları” adlı yapıtında aile yapısını değişimini, aile konusundaki görüş ve düşüncelerini açıkça ortaya koymuştur. Ayaşlı ile Kiracıları yeni hükümetin merkezi olan ve bu nedenle büyük bir nüfus patlaması görülen Ankara’da yetersiz evlerin ortaya koyduğu bir gerçek, birçok ailenin aynı evde ya da avluya bakan odalardaki yaşam gerçeğine dönüktür. Buna örnek olarak eserde Hasan Bey’in sözleri gösterilebilir.

“ kızı nereye aldırayım? Bu eve kız getirilir mi? Bir başka yer tutacak olsan ona da masraf dayanmaz. Orada iki hırtı bir pırtı var. Kime bırakırsın? Bilmem, şaşırdım.” (s.115)

Esendal’ın ailedeki değişen yapıları eserlerinde işlediğini söylemiştik bu bağlamda eserlerinde birçok örnek vardır. Bu eserdeki kadınların çoğu hafif ve hoppa, erkek ise fazla hoşgörülüdür. Buna örnek olarak iffet Hanım’ın davranışları ve Turan’ın davranışlarını örnek olarak verebiliriz.

“ Yeni gelenler ilkin İffet Hanım’ın yanına sokuldular. Bu sokuluş arıların bal alacak çiçeği tanıyıp sokulmalarına benzer. İffet Hanım’da onları görünce sakinleşti, öfkesi kalmadı.”(s.88)

Karısının bu tutumları karşısında Abdülkerim Bey çok ilgisizdir. Yazar buna da şöyle değinmiştir:

“ Abdülkerim hiç aldırmadı, çok pişkin beey! dedi. Senden sonra ben de söyledim, “Karın içerde be, ne duruyorsun, sen de gitsene” dedim.”(s.92)

Turan Hanım ve kocası Haki beydin davranışlarına örnek olarak, kahramanla, Turan Hanım arasındaki konuşmayı gösterebiliriz.

“Görüyorsun ya nazik adam! Bizi yalnız bıraktı... seni çok göreceğim geldiğini biliyordu...”(s.127)

Son olarak da tarih ve kültür arasındaki ilişkiden bahsedebiliriz:

Başlangıçta tanımını yaptığımız gibi kültür uzun bir zaman diliminde oluşur, halen geçerliliğini sürdüren ve bir milleti diğer milletlerden ayıran her türlü dil, duygu, düşünce, inanç, sanat, bilim, teknoloji ve yaşayış öğeleridir. Tarih ise bir toplumun bir sosyal grubun bir milletin veya bütün insanlığın zaman içinde yaşadığı bir gerçekliktir. Tanımdan da anlaşılacağı üzere tarih, bir topluluğun geçmişidir. Esendal’ın bu eserinde cumhuriyetin ilk yıllarını konu aldığı için yunanlılarla yapılan mübadeleye yani yer değiştirmeye yer verilmiştir. Bu da Hasan Bey’in bir sorunu olarak verilmiştir. Bu eserde ayrıca önemli savaşlardan da bahsedilmektedir. İnsanların vatan severliliği göz önüne serilmiştir. “Bir gece Ayaşlı’ya bir misafir gelmiştir. İzmir Muharebesi’ni anlattı, ikisinin de dudakları titredi az kaldı ağlayacaklardı.’’
» Aygır Fatma (O. Cemal Kaygılı)

Hasan o zaman altı, yedi yaşlarında sarışın bir toramandır. Bir bayram günüdür. Bayram eğlenceleri sırasında Hasan, darbukacı ablayla ve zilli maşa çalan oğlanla tanışır. Bir de kişmiri, narin bir kız vardır. İki bayram günü boyunca darbukacı abla onları gezdirir. Darbukacı kız, çocukların annelerine onları üçüncü gün de getirmelerini söyler ama gelemezler. Bu iki gün çocukluğun en güzel hatıraları olarak zihinlerinde kalacaktır.

Kişmiri, narin, utangaç kız Hasan’ın ilk aşkıdır. Yılar geçmiş, kızın sadece anıları kalmıştır Hasan’ın hatırında. Altı yedi yıl sonra Hasan ve bu kız tekrar karşılaşır. İkisi de önce birbirlerini tanımaz ; ama benzetirler. Konuştuklarında bir bayram günü tanışmış olduklarını hatırlarlar. Kız burada bir akrabalarında misafirdir. İkinci görüşmelerinde Hasan’a gelecek baharda buraya yine geleceklerini müjdeler. Aradan uzun bir kış geçer. Bir gün Hasan birkaç mahalle serserisi ile birlikte, üstü başı bozuk bir haldeyken kişmiri, narin kız onu görür ve yüzünü ekşitir.

Hasan o mahalleden aynı semtte başka bir mahalleye taşınır. Güz mevsiminde o kızı geçen yıl gördüğü yerde yine görmesine rağmen, kız onu görmezlikten gelir. Kış gelince Hasan arkadaşları tarafından şehzadebaşındaki tiyatrolara alıştırılır. Tiyatroya giderken kantocu kıza,sonra da cambaz kızına karşı ilgi duyar. Ondan sonra mahalleden Zaika adlı kızla bakışmaları olur. Zaika mahallede çıkan dedikodular ve olaylar nedeniyle bir süreliğine başka bir yere gitmek zorunda kalır. Bu sırada da Hasan’ın ilk ve asıl sevdiği olan kız yine mahalleye misafir gelir. Hasan çok değişmiştir ve kız daha önce ona ilgi göstermeyip, yüz çevirdiği için pişmanlık duyar. Ertesi gün yine aynı yere giderler. Bu kez Hasan’la kız konuşur. Birbirlerinin isimlerini bilmediklerini fark ederler. Kızın adı da Mediha’dır. Mediha’nın yanında bir de Rana isminde arkadaşı vardır. Arap Zeynel ve Topuz Süleyman ismindeki serseriler kızlara laf atarlar ve daha sonra da Hasan’ı dövmeye başlarlar. Aygır Fatma hemen yetişir ve Hasan’ı serserilerin elinden kurtarır. Aygır Fatma’nın kızı da oraya gelir. Çocuklara soru sorarlar ve genç kadın onların yıllar önce bir bayram günü kağıthane’ye götürdüğü çocuklar olduğunu anlar. Aygır Fatma’nın kızı yıllar önce çocukları gezmeye götüren darbukacı abladır. Çocukları alıp orada oturdukları bahçeye getirirler. Onları Ali Beybaba ile tanıştırırlar. Ali Beybaba darbukacı ablanın üvey babasıdır. Sonra darbukacı ablanın kocası gelir. O da küçükken onlara külah yapan, zilli maşa çalan Ahmet’tir. Zehra (darbukacı abla) yıllar sonra çocuklarla karşılaşmanın mutluluğu içindedir. Bir müddet onlarla oturduktan sonra çocuklar evlerine giderler.

Hasan ve Mediha Arap Zeynel ve Topuz Süleyman’la yaşadıkları olaydan sonra yine buluşur ve birbirlerine sevgilerini söylerler. Olaydan dolayı çıkan dedikodular nedeniyle Mediha’nın annesi Aygır Fatma’nın evine gelir ve ona suçlamalarda bulunur. O kadından sonra da Mediha’nın amcası gelir. Meseleyi ona anlatırlar ve dedikoduların yalan olduğunu anlar. Aralarında bir yakınlık oluşur. Mediha’nın amcası, Hasan’la Mediha’nın yakınlığına karşı çıkmaz ; ama annesi onu Forum Kurallarını Okuyalım !!!’a kaçırır. Hasan bu üzüntüyle bahçelerde gezinirken bir bahçıvan kızı ile tanışır. Bu kızın adı Elmas’tır. Hasan her gün bu kızın yanına gitmeye başlar. Hasan bir akşam Aygır Fatma’nın evinden derslerini bahane ederek hemen ayrılır. Onu takip eden Zehra Elmas’la birlikte yakalar. Hasan bir daha bu kızı germeyeceğine söz verir. Zehra Aygır Fatma’nın Mediha’nın amcasını ikna ettiğini ve Mediha’nın annesinin bugünlerde ya Hasan’lara yada kendilerine uğrayacağını müjdeler. Onlar böyle konuşa konuşa eve giderken Elmas’ın işten çıkarttırdığı biri tarafından saldırıya uğrarlar. Altı ay süren bir mahkemeden sonra Zehra dişleriyle kulak kopartmak ve Hasan’a yardımdan altı ay, Hasan da bostan yanaşmasını kasıklarından ilelebet sakat bırakmaktan iki buçuk yıl ceza yerler.

Hasan iki buçuk yıla mahkum olduğu halde aftan dolayı bir buçuk yıl sonra hapishaneden çıkar. Hapishaneden çıktığında yirmi bir yaşındadır. Anası Mediha’yı Dağıstanlı, kırk beşlik bir tüccar ile evlendireli bir buçuk yıl olmuştur. Ali Beybaba damar şişkinliğinden öleli