Dersizle Forumları

Full Versiyon: Divan Edebiyatı tarihsel gelişimi ve özellikleri(detaylı)
Şu anda tam olmayan bir veriyonu görüntülüyorsunuz. Tam versiyonu görmek için, buraya tıklayın
feyza_yaşatan
Divan Edebiyatı



Divan edebiyatı, Türklerin İslam dinini benimsemesinden sonra ortaya çıkan yazılı edebiyattır. Arap ve Fars kültürlerinin etkisi altında gelişmiştir. Bu etki, Arapça ve Farsça sözcüklerin Türkçeye girmesinin yanı sıra, bu dillerin anlatım biçimlerinin benimsenmesiyle de kendini gösterir. Bu edebiyata Divan edebiyatı denmesinin nedeni, şairlerin şiirlerini divan denen el yazması kitaplarda toplamış olmalarıdır.



Divan Edebiyatının Tarihsel Gelişimi

Divan edebiyatının ilk örnekleri 13. yüzyılda ortaya çıktı. Bu edebiyatın ilk ürünlerini veren Mevlana Celaleddini Rumi bütün yapıtlarını Farsça yazdı. Aynı yüzyılın bir başka büyük şairi Hoca Dehhani'ydi. Horasan'dan gelip Konya'ya yerleşen Dehhani, özellikle İranlı şair Firdevsi’nin etkisinde şiirler kaleme aldı. 14. yüzyılda Konya, Niğde, Kastamonu, Sinop, Sivas, Kırşehir, İznik, Bursa gibi kültür merkezlerinde şairler ve yazarlar Divan edebiyatının yeni örneklerini verdiler. Bunların çoğu kahramanlık hikâyeleri, öğretici, eğitici ve dinsel yapıtlardı. Bu arada İran edebiyatının konuları da Türk edebiyatına girmeye başladı. Mesud bin Ahmed ile yeğeni İzzeddin'in 1350'de yazdıkları Süheyl ü Nevbahar, Şeyhoğlu Mustafa'nın 1387'de yazdığı Hurşidname, Süleyman Çelebi'nin (1351–1422) Vesiletü'n-Necât başlığını taşımakla birlikte Mevlid adıyla bilinen ünlü yapıtı, İran edebiyatının etkisiyle yazılmıştır. Divan edebiyatı, özellikle şiir alanında en parlak dönemini 16. yüzyılda yaşadı. Bâkî ve Fuzuli Divan şiirinin en iyi örneklerini verdiler. 17. yüzyıla girildiğinde Divan edebiyatının ulaştığı düzey, İran edebiyatınınkinden geri değildi. Divan şairleri, şiirlerinde "fahriye" denen ve kendilerini övdükleri bölümlerde şiir ustalığının doruğuna çıkmışlardı. Öğretici şiirleriyle tanınan Nabi ve bir yergi ustası olan Nef'i bu yüzyılın ünlü şairleriydi. Divan edebiyatı, en özgün şairlerinden olan Nedim’in ve Şeyh Galib'in ardından, 18. yüzyılda bir duraklama dönemine girdi. Daha sonraki şairler özellikle bu iki şairi taklit ettiler ve özgün yapıtlar ortaya koyamadılar. 19. yüzyılda Divan edebiyatı artık gözden düşmüş ve eleştiri konusu olmuştu. İlk eleştiriyi getiren Namık Kemal'di. Tanzimat'la birlikte Türk edebiyatında Batı etkisinde yeni biçimler, konular denenmeye başlandı. Divan edebiyatı böylece önemini yitirmekle birilikte, Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy ve Yahya Kemal Beyatlı, Türk edebiyatının aruz ölçüsüyle son şiirlerini yazdılar.



Divan Edebiyatında Dil

İslam dininin benimsenmesinden sonra, Kuran’ın Arapça olmasından dolayı pek çok toplumun kültür dili değişime uğradı. İranlılar 9. yüzyılda edebiyat ürünlerini, Yeni Farsça diye adlandırılan bir dille vermeye başladılar. İran edebiyatının bu ürünlerinden Türk edebiyatı büyük ölçüde etkilendi. Öte yandan Anadolu'da kurulan Türk devletleri, resmi yazışma dili olarak Arapça ve Farsçayı kullandılar. Bu durum edebiyat dilinin değişmesine de yol açtı. Özellikle saray çevresindeki şairler ve yazarlar, yapıtlarını Arapça ve Farsça yazmaya başladılar. Arapça ve Farsça sözcükler zamanla Türkçeye de yerleşti. Osmanlı Devleti döneminde bu üç dilin karışımıyla Osmanlıca denen bir dil ortaya çıktı. Divan edebiyatının dili de Osmanlıcaydı.



Divan Edebiyatında Nazım

Nazım sözlük anlamıyla "sıra", "düzen" demektir. Ama Divan edebiyatında nazım dendiğinde şiir anlaşılır. Divan edebiyatı, daha çok şiir türünde örnekler içerir ve düzyazı ürünler azdır. Divan şiiri, kurallarını Arap ve İran edebiyatından alan aruz ölçüsüyle yazılmıştır. Divan şiirinde daha çok Kur'an, Hz. Muhammed'in sözleri olan hadisler, peygamber ve kutsal kişilere ilişkin öyküler, tasavvufun ortaya attığı sorular, ünlü bir İran efsanesini konu alan Şehname gibi konular işlenmiştir. Bu şiirlerde Türk kültürüne ilişkin ögelerden de yararlanılmıştır. Divan şairi bu konuları, aruz ölçüleri içinde ve çok yaygın biçimiyle beyitlerle yazmıştır. Tek satırdan oluşan dize ya da mısra, genelde şiirin en küçük birimidir. Divan şiirinde ise en küçük birim beyitten, yani iki mısradan oluşur. Sözcük olarak beyit “ev” anlamına gelir. Mısra da, çift kanatlı bir kapının kanatlarından her birine verilen addır.



Divan Şiirinde Aruz Ölçüsü

Divan şiirinin ölçüsü "aruz"dur. Aruz ölçüsünde açık ve kapalı heceler çeşitli kalıplarda, kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır. Şairler eserlerini yazarken seçtikleri kalıba mutlaka uymak zorundadır. Aruz, esas olarak hecelerin uzunluğu kısalığı temeline dayanan şiir ölçüsüdür. İlk kez Arap dilcisi İmam Halil bin Ahmed tarafından kullanılmıştır. Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra medrese kültürü ile yetişen şairlerin Farsçayı edebiyat dili olarak benimsemeleri, aruzun Türk edebiyatına da girmesini sağlamıştır.



Divan Şiirinin Nazım Biçimleri

Ölçülü ve uyaklı söz ya da yazıya "manzum" ya da "manzume" denir. Şiirde dize sayısı, dörtlük sayısı, sıralanış düzeni, uyak yapısı gibi dış özelliklerin tümü, nazım biçimini oluşturur. Divan şiirinde pek çok nazım biçimi vardır, ama bazıları daha yaygın olarak kullanılmıştır.



Biçimlerine Göre: Uyak, beyit, mısra, bend, mesnevî, kasîde, gazel, rubaî, musammat, terkib-i bend, müsemmem, tuyuğ, tahmis, tardiye, taşdir, tesdis, teşbiye, taşir, tezmin, muaşşer, muhammes, murabba, müseddes, müstezat, şarkı



Konularına Göre:

Din dışı: Bahariye, Cevreviye, Fahriye, Mersiye, Mehdiye, Gazavatnâme, Sahilnâme, Sakînâme, Kıyafetnâme, Surnâme, Hamamnâme, Şehrengiz, Hicviye, Hezliyat, Tarih Düşürme, Muamma, Lûgaz, Dariye, Rahşiye



Dinî: Tevhid, Münacat, Na’at, Makte’l-İ Hüseyin, Miraciye, Hilye, Mevlid, Kırk Hadis, Menkıbe, Kıssa



Divan Şiirinin Konuları ve Özellikleri

Divan şiiri, döneminin zevklerini, sanat anlayışını, inançlarını ve bilgilerini yansıtır. Ne var ki, Divan şairinin gerçek yaşamı anlattığına pek rastlanmaz. Kendisini sürekli acı çeken bir âşık olarak anlatan Divan şairi, sevgilisini ay gibi yuvarlak yüzlü bir güzel olarak betimler. Sevgili hem ay, hem de güneştir. Divan şiirinde kullanılan benzetmelerde sevgilinin boyu mızrak gibi uzun ve düz, saçları sümbül, yanakları lale ya da gül, gözleri nergis, kaşları yay, kirpikleri ok, dişleri inci, çene çukuru kuyudur. Sevgilinin beli kıldan incedir, dudağı ölümsüzlük suyu (ab-ı hayat) gibidir. Böyle betimlenen sevgilinin âşığının (yani şairin) gözyaşı Nil ya da Fırat ırmakları gibi akar. Âşığın bir yandan rakibi, bir yandan da acı çektiren sevgilisi vardır ve bu nedenle başı belâdan hiç kurtulmaz. Divan şiirinde bütün şairlerin kullandığı bu tür benzetmelere "mazmun" denir. Bu mazmunları yerli yerinde ve başarılı biçimde kullananlar başarılı şair sayılırdı.



Divan şirinde yaygın işlenen konulardan biri de doğadır. Ama doğa, şairin hünerini göstermesi için bir araçtır. Çünkü şair, doğayı kendisinin gördüğü gibi değil, önceki usta şairlerin gözüyle yansıtır. Doğa, daha çok kasidelerin ve mesnevilerin konusu olmuştur. Bahar ve kış mevsimleri o kadar çok işlenmiştir ki, bu iki mevsimi anlatan şiirlere ayrı adlar bile verilmiştir. Baharı anlatan şiirlere bahariye, kışı anlatanlara da şitaiye denmiştir. Bahar, şair için sevinç kaynağıdır. Bahar için yapılan benzetmelerden biri sultandır. Örneğin bahar sultanı ordusunu toplar, kış sultanına hücum ederek onu yener. Bâkî'nin "Bahar Kasidesi", en güzel bahariye örneğidir. Bahar betimlenirken gül, bülbül, lale, sümbül, çimen gibi sözcüklere sıkça başvurulmuştur. Divan şairine göre bahar yaşam ve canlılığın kaynağıdır. Kış ise can sıkıcı ve bunaltıcıdır; zalim bir padişaha benzetilir. Divan şiirinde işlendiği biçimiyle doğa belli öğelerle sınırlı kalmıştı. Örneğin orman, dağ, ova, rüzgâr, yağmur gibi öğeler Divan şiirinde hemen hiç kullanılmamıştır. Divan şiirinde kayıklar vardır, ama deniz yoktur. Divan şiirinde bilinçli olarak yapay bir dünya yaratılmıştır.



Divan Şiirinde Söz Sanatları

Divan şairinin başarılı olabilmesi için dilin inceliklerini bilmesi gerekirdi. Şairin söz sanatlarındaki ustalığı şiirinin değerini artırırdı. Bu nedenle şairler, hüsn-i ta'lil ve teşbih sanatına sıkça başvurmuşlardır. Hüsn-i ta'lil, nedeni bilinen bir olayı, daha güzel biçimde açıklama ve anlamlandırma sanatıdır. Benzetme de denen teşbih ise, bir durumu, bir oluşu, bir varlığı daha güzel bir duruma, bir oluşa, bir varlığa benzetmektir. Divan şairi için benzetilenler, daha doğrusu neyin neye benzetileceği belliydi ve kalıplaşmıştı. Bu amaçla hazırlanmış listeler bile vardı. Yeni bir şiirin benzetme yönü farklıysa, o değerli bir şiir olarak nitelendirilirdi. Ama asıl yenilik hüsn-i ta'lil sanatıyla ortaya koyulurdu. Böylece şair bir sözcüğe ya da deyime, kullandığı dili iyi bilmesi oranında artan anlamlar yüklenmiş oluyordu.



Başlıca söz sanatları şunlardır: Teşbih, Mecaz, Mecaz-I Mürsel, Telmih, Tecahü’l-İ Arif, İstiare, Hüsn-İ Ta’lil, Leff Ü Neşr, Kinaye, Tariz, Teşhis, İntak





Divan Edebiyatında Nesir

Divan edebiyatında üç tür düzyazı biçimi vardır. Yalın düzyazı, süslü düzyazı ve orta düzyazı. Yalın düzyazıda halkın konuştuğu dil kullanılmış, halk kitapları, halk öyküleri, Kur’an tefsirleri, hadis açıklamaları bu türde yazılmıştır.



Süslü düzyazıda hüner ve marifet göstermek amaçlanmıştır. Bu türe genellikle medrese öğrenimi görmüş, Osmanlıcayı iyi bilen yazarlar yönelmiştir. Çok uzun cümlelerin, bol söz ve anlam oyunlarının göze çarptığı bu türün en belirgin örneklerini Veysi ve Nergisi vermiştir. Süslü düzyazıda çok ürün verilmiş bir alan da tezkire’dir. Bu türün ilk klasik örneğini, 16. yüzyılda Âşık Çelebi yazmış ve tezkire geleneği 19. yüzyılda Fatih Efendi’ye değin sürmüştür.



Orta düzyazı ise, divan edebiyatının hemen hemen bütün klasik yazarlarının yazdığı bir türdür. Belirgin özellikleri, söz ve anlam oyunlarından, hüner ve marifet göstermekten kaçınılmış ve içeriğin ön planda tutulmuş olmasıdır. Özellikle tarih, gezi, coğrafya ve din kitapları bu türde yazılmıştır.



Din Dışı Yazı Türleri: Tezkire, Tarih, Seyahatnâme, Sefaretnâme, Siyasetnâme, Münazara, Münşeat



feyza_yaşatan
Divan Edebiyatı Özellikleri



Türk Edebiyâtının bölümleri içinde en uzun süreli olanı Divan Edebiyâtıdır. Bu edebiyat, 13. yüzyılda Hoca Dehhânî’yle başlar, 19. yüzyılın sonlarında Şeyh Gâlip'le sona erer.

Dîvân Edebiyâtında çok büyük oranda şiir yazılmıştır. Bu yüzden Divan edebiyâtı şiir edebiyatıdır.

Dîvân şiirleri, gazel, kaside, mesnevi, rubâî, tuyuğ gibi nazım şekilleriyle yazılmıştır. Ayrıca, dîvân şiirleri konularına göre de adlandırılmıştır. Ölüm şiirlerine mersiye; yergi şiirlerine de hicviye denilmiştir.

Dîvân Edebiyatı, yüksek kesim insanlarının edebiyâtıdır. Çünkü bu süslü, sanatlı edebiyâtı, ancak medrese öğrenimi görmüş insanlar anlayabilmiştir. Bu insanlar, saray veya çevresinde yaşamıştır.

Dîvân şiiri mazmuncudur. Mazmunculuk, belli kavramların belli şeylere benzetilmesi demektir. Yani, Divan şiirinde bazı kavramların, kalıplaşmış benzetmelerin dışına çıkılmadığı görülür. Sözgelimi, sevgilinin boyu, serviye; beli noktaya; saçları sümbüle; kaşları yaya; kirpikleri oka; dişi, inciye ağzı goncaya, gözü, ceylana benzetilir .. Boyu mutlaka uzun, yüz rengi beyaz, saç rengi siyahtır. Sarışın, kısa veya orta boylu sevgiliden asla bahsedilmez. "Bütün Divan şair/eri sanki aynı güzele âşıktır." diyenlere hak vermek gerekir.



“Dehânı mül saçı sünbül yanağı gül beni fülfül

Lebi gonca beli ince boyu serv-i revân olsa”

Taşlıcalı Yahyâ



Dîvân şiiri abartılı (mübalağalı) dır. Çünkü, bir şeyi ,olduğundan çok daha fazla gösterir. Fuzûlî, Mecnun'dan daha çok sevme gücüne sahip olduğunu söyler. Nedim'e göre, sevgilisinin yüzündeki ben, bütün İran'dan daha değerlidir. Necatî, sevgiliye saçlarıyla ateş bağlatır.



“Bende Mecnûndan füzûn âşıklık istidâdı var

Âşık-ı sâdık menem Mecnûnun ancak adı var”

Fuzûlî





Dîvân şiiri süslüdür. Benzetme (teşbih), abartma (mübâlağa), zıtlık (tezat) , çok anlamlılık

(tevriye) , güzel sebep bulma (hüsn-i ta'lil), istiâre, tenâsüb gibi söz sanatlarını bilmeden, bulmadan ve yerli yerine kaymadan, Dîvân şiirinin anlamına ve inceliğine inilmez.

Dîvân şiirinin dili Osmanlıcadır; ölçü, aruz'dur. Aruz, hecelerin uzun ve kısalığına, açıklığına ve kapalılığına göre sıralanır.







Dîvân Edebiyâtında düzyazı (nesir), yok denecek kadar azdır. Dîvân nesri; süslü nesir, orta nesir, yalın nesir diye üç bölümde değerlendirilir.

Süslü nesir : Tıpkı Dîvân şiiri gibi, sanat ve hüner göstermek için yazılır. Dil çok ağır, cümleler çok uzundur. 17. yüzyıl yazarlarından Veysî ve Nergisî bu nesrin en başarılı örneklerini vermişlerdir.

Orta nesir: Yer yer süslü nesre kaçmakla birlikte, bir konuyu anlatma, öğretme amacı güder. EvIiyâ Çelebi'nin Seyahatname'si, Kâtib Çelebi'nin eserleri böyledir.

Yalın nesir: Her kültürden insanın anlaması için yazılır. En başarılı örneğini, Kâbusnâme adlı çeviri eseriyle Mercimek Ahmet vermiştir.

Divan Edebiyatı, altın çağını 16. yüzyılda yaşamıştır. Bâkî ve FuzûIî, 16. ve ondan sonraki yüzyılların en büyük şairleridir.

Fuzuli, lirikliğiyle; Baki söyleyiş ve şekil özelliğiyle Türk edebiyâtında ölümsüzlüğe ulaşmışlardır.



XIII.– XIV. ASIR DÎVÂN EDEBÎYÂTI



Bu yüzyıllar, Türk Edebiyatının en kısır dönemidir. Bunda Anadolu'ya yapılan Moğol istilasının da payı büyüktür. Selçuklu Devleti yerine kurulan Anadolu Beylikleri dönemi, iç karışıklıklar içinde geçmiştir.

Divan Edebiyatının pek de önemli olmayan ürünleri bu yüzyıllarda verilmeye başlanmıştır. Bu ürünlerde; dil, teknik, üslup zayıftır. Bu yüzyılın en önemli edebî gelişmesi, Tasavvuf düşüncesini şiirleriyle ölümsüzleştiren Yunus Emre, Mevlana gibi ünlü şahsiyetlerin yetişmiş olmasıdır.

XIII. ve xıV. yüzyıllar arasında Halk Edebiyatı geleneği, özellikle kırsal alanda sürmektedir. Ancak, bu sürede Osmanlı Beyliği gelişmiş ve Osmanlı Devleti kurulmuştur.

Osmanlı sarayı yönetimin olduğu kadar, sanat ve bilim etkinliklerinin de merkezidir.

Türkler, İslamlığın etkisiyle Arap ve Iran (Acem) Edebiyatını ve sanatını yakından tanıdı. Arap ve Acem Edebiyatının, Türk sanatına ve zevkine yansıması sonucu, Divan Edebiyatı doğdu.

Bu yüzyıllarda oluşan ve gelişen Divan Edebiyatı, saray ve çevresinde yaklaşık altı yüzyıl sürmüştür.

XIII - XIV. yüzyıllarda Divan Edebiyatı, bütün özellikleriyle uygulanamamıştır. Bunun için XV. ve XVI. yüzyılları beklemek gerekecektir.

XIII - XIV. yüzyıllarda Divan Edebiyatı daha pek yenidir. Şiirde hem hece, hem aruz vezni kullanılmıştır. Tam bir aruz dili oluşmamıştır. Arap şiir nazım ölçüsü olan aruzla yazılan şiirler oldukça kusurludur.

Konu bakımından tasavvuf birinci sırayı almıştır. Hatırlayacaksınız; Lise i kitabında tasavvufla ilgili gerekli bilgiler verilmişti.

Tasavvuf, bir İslam felsefesidir. Buna göre; Allah tek ve ilk güzelliktir. (Hüsn-i Mutlak) Tek ve ilk güzellik olan Allah, güzelliğini karşısına alıp görmek istemiş ve evreni kendi özünden, cevherinden, güzelliklerinden yaratmıştır. insan, ağaç, taş, kuş, deniz, gökyüzü, çayır, çimen, çiçek, her şey Allah’ın güzelliğinin evrendeki parçaları ve görüntüleridir. Düşünme ve konuşma yeteneğine sahip tek yaratık olan insan, yaratıkların en önemlisi, değerlisi ve üstünüdür.

Vücûd-ı Mutlak: Allah, mutlak varlıktır. Evrendeki tüm varlıkların sahibidir ve yaratıcısıdır.

İnsanlar iç ve dış arınmayı sağlayabilirse, esas varlıkta (Allah'da) birleşebilirler. Buna varlıkların birliği (Vahdet-i vücûd) denir.

Vahdet-i vücûd görüşünün en büyük öncüleri : Yunus Emre, Mevlânâ, ve Gülşehrî'dir.



“Sofilere sohbet gerek

Âhîlere cennet gerek

Mecnûnlara Leylâ gerek

Bana seni gerek seni.”

Yunus Emre



Kadı Burhâneddin: 14. asırda yaşamış,Kadı olan babasından iyi bir tahsil görmüştür. Çok duygulu bir şâirdir. Tuyuğ nazım şekliyle oldukça başarılı eserler vermiştir. Gazel ve rubâî türlerinde ustadır. O da, şiirlerinde, çağdaşları gibi hem hece hem de aruz veznini kullanmıştır.

“Ezelde Hakk ne yazmış ise bolur

Göz neni ki görecek ise görür

İki âlemde Hakk’a sığınmışuz

Tohtamış ne ola ya Ahsan Temûr”

Kadı Burhâneddin









XV. ASIR DÎVÂN EDEBİYÂTI



XV. yüzyılda, Osmanlı Devleti, imparatorluk haline gelmiştir. Sınırların genişlemesi, Türklerin üç kıtaya yayılması, kültür ve sanat alanında da yeni ufuklar açmıştır.

Türkçe, yerini Osmanlıcaya bırakmıştır. Osmanlıca, medrese öğrenimi yapan kesimin yanı sıra halkın ve pek tabii sanat ehlinin de dili olmuştur. Uzun heceleri çok bol olan bu dil, Arap Edebiyatından alınan aruz veznine çok uygun düşmüştür.

XV. yüzyılda şiir alanında: Ali Şir Nevâî, Necati, Süleyman Çelebi, Ahmet Paşa, Şeyhi gibi ünlü şairler yetişmiştir. Özellikle gazel, kaside ve mesnevi türünde başarılı örnekler verilmiştir.

Nesir alanında eser veren yazarların en önemlileri: Aşık Paşazade ve Sinan Paşa'dır.



“Bir kara tofrag kim yokdur gülü reyhâna ana

Ol karangu gice dik dur kim meh-i tâbânı yok

Ey Nevâî bar ana mundak ukûbetler ki bar

Hecrdin derdi vü likin vasıldın dermânı yok.”



Ali Şir Nevâî



Ali Şir Nevâî: 15. asır Çağatay şâirlerindendir. Şiirleri, duygu ve hayal bakımından zengindir. Otuzu aşkın eseri vardır. Ferhad ü Şirin, Leyla vü Mecnun adlı mesnevileri ve Muhâkemetü’l-Lugateyn ile Türkçe dîvânı meşhurdur.



XVI. ASIR DÎVÂN EDEBİYÂTI



Bu asırda, en büyük gelişme Dîvân edebiyâtında görülür. Dîvân şiiri, altın çağını yaşamaktadır. Bu asırda yaşamış olan Fuzûlî ve Bâkî yalnız Türk edebiyâtında değil Arap ve İran edebiyatlarında da söz sâhibi olmuşlardır. Bu asırda aruzda kusursuzluğa ulaşılmış, Osmanlı kültür dili hâline gelmiştir.

Fuzûlî, ilâhî aşkla beşerî aşkı ustaca birleştirerek ölümsüz eserler vermiştir. Çağa damgasını vurarak kendisinden sonraki şâirleri etkilemiştir. Bâkî’de şiir, sanata dönüşür. Deyim, atasözü ve söz sanatlarını ustaca kullanmıştır. Kanûnî Sultan Süleymân için yazdığı mersiye klâsik şiirimizin en önemlilerindendir. Kendisine “sultânü’ş-şu’arâ” (şâirler sultânı) denmesi bundandır.



Bâkî: Dîvân edebiyâtının en büyük şâirlerindendir. Pek çok dîvân şâiri gibi tasavvufu şiirlerinde fazla yansıtmamıştır. Şiirlerini en ince ayrıntıya kadar işlediğinden, Bâkî’ye şiirin kuyumcusu denilmiştir. Çok sağlam bir dil ve üslûba sâhiptir. Tasvirleri çok canlı ve başarılıdır. Âhenkli şiirleri Osmanlı ülkesi dışında da zevkle okunmuş ve şâirlerin sultânı unvânını almıştır. Şiirleri Bâkî dîvânında toplanmıştır.



“Zühd ü salâha eylemeziz ilticâ hele

Tutdu egerçi âlem-i kevni fesâdımız

Minnet Hudâya devlet-i dünyâ fenâ bulur

Bâkî kalur sâhife-i âlemde adımız.”



BÂKÎ





Fuzûlî: Dîvân edebiyâtının üç büyük şâirinden biridir. Şiirlerini Azerî lehçesiyle yazmış, devrinin her türlü bilgisini almıştır. Birbirinden güzel gazel ve mesnevîler yazmıştır. Bu eserlerinde hep platonik aşkı işlemiş; Leyla vü Mecnun mesnevîsinde beşerî aşkla başlayan, Leyla ve Mecnun’un aşkı giderek ilâhî aşka bürünür ve eserin sonunda Mecnun: “Ben gerçek Leyla’mı (Allah) buldum”,demiştir. Dîvân edebiyâtının en lirik şâiridir. 16 eser vermiştir. En değerli eserleri, Leyla vü Mecnun, Şikâyet-nâme, Beng ü Bâde, Hadikatü’s-süedâ’dır.



“Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı

Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı”

***

“Değildim ben sana mâil sen etdin aklımı zâil

Beni ta’n eyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı”



FUZÛLÎ









XVII. - XVIII. ASIR DÎVÂN EDEBİYÂTI



Osmanlı Devletinin gerilemesine karşılık, Divan Edebiyatı hızlı gelişmesini sürdürmüş, Nef'î gibi ünlü bir şair yetiştirmiştir. Kaside ve hicviyeleriyle ünlü Nef'î, Divan şiirine bambaşka bir hava getirmiştir. Şeyhülislam Yahyâ, Nâilî, Nâbî devrin ünlü şairleri arasındadır.

Nesir alanında da önemli gelişmeler görülür: Nergisî ile Veysî süslü nesir geleneğini sürdürürken; Evliya Çelebi, Peçevî, Nâimâ, Koçi Bey halk tipi yazma geleneğine yönelmişlerdir.

Halk Edebiyatı belki de altın devrini bu yüzyılda yaşamıştır. Karacaoğlan, Gevheri, Aşık Ömer gibi zirve sanatçılar, Divan Edebiyatını da etkilemişler, geniş halk kitlelerine ulaşarak, Divan Edebiyatının gölgesinde kalan Halk Edebiyatına yeniden can vermişlerdir.



XVIII. yüzyılda ise, Divan Edebiyatı son parlak dönemini yaşamıştır. Osmanlı Devleti toprak kaybetmeye devam ederken; edebî faaliyetler artarak sürmüştür. Türk tarihinde zevk, eğlence dönemi olarak bilinen Lale Devri, bu asırdadır. Yüzyılın en ilginç gelişmesi, Halk Edebiyatı ile Divan Edebiyatının yakınlaşmasıdır. Başta ünlü şair Nedim olmak üzere bazı Divan şairleri hece ölçüsüyle şiir yazmayı denemişler, koşma, türkü, semâî gibi nazım şekillerini Divan şiirine kazandırmak istemişlerdir. Şarkı bu düşüncenin ürünüdür.

Matbaanın getirilmesi, yazı yoluyla halka ulaşma çabaları, dilde sadeleşmeye neden olmuş, konu ve anlatımda yeni arayışlar içine girilmiştir.

Bu yüzyılda Nedim ve Şeyh Galip gibi iki usta Divan şairi yetişmiş Halk Edebiyatı; destansı konular, halk hikayeleri ve diğer ürünlerle gelişmesini sürdürmüştür.









XVII. - XVIII. ASIR DÎVÂN EDEBİYÂTI



Osmanlı Devletinin gerilemesine karşılık, Divan Edebiyatı hızlı gelişmesini sürdürmüş, Nef'î gibi ünlü bir şair yetiştirmiştir. Kaside ve hicviyeleriyle ünlü Nef'î, Divan şiirine bambaşka bir hava getirmiştir. Şeyhülislam Yahyâ, Nâilî, Nâbî devrin ünlü şairleri arasındadır.

Nesir alanında da önemli gelişmeler görülür: Nergisî ile Veysî süslü nesir geleneğini sürdürürken; Evliya Çelebi, Peçevî, Nâimâ, Koçi Bey halk tipi yazma geleneğine yönelmişlerdir.

Halk Edebiyatı belki de altın devrini bu yüzyılda yaşamıştır. Karacaoğlan, Gevheri, Aşık Ömer gibi zirve sanatçılar, Divan Edebiyatını da etkilemişler, geniş halk kitlelerine ulaşarak, Divan Edebiyatının gölgesinde kalan Halk Edebiyatına yeniden can vermişlerdir.



XVIII. yüzyılda ise, Divan Edebiyatı son parlak dönemini yaşamıştır. Osmanlı Devleti toprak kaybetmeye devam ederken; edebî faaliyetler artarak sürmüştür. Türk tarihinde zevk, eğlence dönemi olarak bilinen Lale Devri, bu asırdadır. Yüzyılın en ilginç gelişmesi, Halk Edebiyatı ile Divan Edebiyatının yakınlaşmasıdır. Başta ünlü şair Nedim olmak üzere bazı Divan şairleri hece ölçüsüyle şiir yazmayı denemişler, koşma, türkü, semâî gibi nazım şekillerini Divan şiirine kazandırmak istemişlerdir. Şarkı bu düşüncenin ürünüdür.

Matbaanın getirilmesi, yazı yoluyla halka ulaşma çabaları, dilde sadeleşmeye neden olmuş, konu ve anlatımda yeni arayışlar içine girilmiştir.

Bu yüzyılda Nedim ve Şeyh Galip gibi iki usta Divan şairi yetişmiş Halk Edebiyatı; destansı konular, halk hikayeleri ve diğer ürünlerle gelişmesini sürdürmüştür.


Referans URL