11-11-2007, 12:56 PM
11-11-2007, 04:00 PM
8.ozge Demişki:
19 mayıs 1919 tarihinden 29 ekım 1923 tarihne kadar olan surede gunumuze kadfar olan calısmaları yazarmısınızzz

kadfar ne demek

bide hangi yönden çalışmalar ama nüfüs yöndem mi ekonomik yöneden mi ??11-11-2007, 04:07 PM
19 Mayıs’tan 28 Şubat’a Devrim-Karşıdevrim-İhanet Süreci
Ülkemizde yaşanan 79 yıllık Devrim-Karşıdevrim-İhanet sürecini algılamak ve anlamak için yalnız 27 Mayıs Devrimi’ni, 12 Mart 1971 muhtırasını, 1980 karşıdevrimini ve sonuçta 28 Şubat kararlarını, “Şu şunu yaptı, şu şunu söyledi” diye anlatmanın ötesinde yaşanan olay ve olguları tarih bilinci bağlamında irdelemenin zorunlu olduğuna inanıyorum.
“Tarih, geçmişin dedikodusu değildir” diyor Uğur Mumcu. Ve ekliyor: “Tarih, geçmişte olanların toplumsal ve ekonomik nedenlerini araştıran ve bugün ile ilgi kuran bir bilim dalıdır.” (Yön, 29 Nisan 1966)
Biz de dünün dedikodusunu yapmayacağız. 27 Mayıs 1960’tan önceki, yani 1919’dan bu yana yaşanan “Toplumsal ve ekonomik sorunları ve olguları” tartışıp bugün ile ilgi kurmaya çalışacağız.
Konuyu şu bölümlere ayırarak tartışmanın daha tutarlı olacağını düşünüyoruz.
1919-1938: Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğini yaptığı dönem, 1938-1950: Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerinden ödün verilmeye başlandığı dönem, 1950-1960: Karşıdevrim’in yoğunlaştığı dönem, 1960-1971: Cumhuriyet aydınlanmasına dönüş çabaları ve bu çabaların boğulması, 1971-28 Şubat: Mustafa Kemal Atatürk aydınlanmasının yok edilmeye çalışıldığı karanlık dönem.
1919-1938: Mustafa Kemal Atatürk’ün Önderliğini Yaptığı Dönem
Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığı zaman görünüm nasıldı?
Söylev’de şöyle der Mustafa Kemal:
“1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş:
Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaş’ta (Yazarın notu: Birinci Paylaşım Savaşı) yenilmiş, Osmanlı Ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir ‘Ateşkes Anlaşması’ (Mondros) imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulusu ve yurdu Genel Savaş’a sürükleyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmışlar. Padişah ve Halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça yollar aramakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız Padişah’ın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş.” (Söylev. TDK Yayınları 1963)
O zaman ne yapmak gerekti?
Mustafa Kemal ne yapmak gerektiğini çok daha önceleri durumu değerlendirip kafasında oluşturmuştu. Bunu genç bir kurmay subayken Selanik’te iken söyledikleri ile, 20 Eylül 1917’de Suriye’de Ordu Komutanı iken Padişah’a, Hükümet Başkanı’na ve yetkili bakanlara gönderdiği raporlardan öğreniyoruz.
Bu raporlarda ülkeyi yönetenler ciddi biçimde uyarılmaktadır. Mustafa Kemal yenilgiye ve bizimle birlikte savaştığı savunulan Alman ordusu ve komutanların ihanetlerini dile getirir ve kesinlikle umutsuz bir durumda olmadığını kesin bir dille anlatır.
Mustafa Kemal yaptığı irdeleme sonucunu şöyle açıklar:
“Bu kısa genel bakıştan çıkardığım netice; artık her iş bitmiştir ve bulunacak bir çare kalmamıştır zemininde değildir. Böyle kötümser bir kanaatin, düşmanların ve tehlikelerin en vahimi olduğunu açıklamaya hacet görmem. Kurtuluş ve hayat imkanı vardır, ancak, bugün takip edilecek kararlar aşağıdakilerdir.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 2, sf. 122)
“Bugün takip edilecek kararları” büyük bir açık yüreklilikle en küçük ayrıntısına kadar anlatır:
“Askeri siyasetimiz bir savunma siyaseti ve elimizde bulunan tek neferi son ana kadar saklamak siyaseti olmalıdır.” önerisinden sonra Ordu’nun durumu, Alman komutanların ihanetlerini tek tek açıklar ve raporun son bölümünde şu görüşünü ortaya koyar.
“Kısacası, gerek mülki hükümetler ve gerek ahali içinde yapılacak işlerin sıradan bir memleket meselesi değil, en birinci bir memleket müdafaası meselesi olduğu ve bu devirde memleketin hiçbir köşesinin herhangi bir yabancı nüfuz ve idaresi altına verilmesi, saltanat hayatını kesinlikle bozar ve ortadan kaldırır.” (age. sf. 125)
“...bu devirde memleketin hiçbir köşesinin herhangi bir yabancı nüfuz idaresi altına verilmesi” derken “tam bağımsız bir ülkeyi” düşündüğü ve önerdiği duyumsanmıyor mu?
Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığı zaman kafasındaki devlet modeli “Ulusal egemenliğe dayalı, katılımcı, demokratik bir cumhuriyetti”. Amasya Tamimi’nde bu açıkça belliydi. Amasya Tamimi’nin en önemli maddesi şudur:
“Ulusun bağımsızlığını yine ulusun kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır.” (Söylev, sf. 21)
Cumhuriyet’e atılan ilk önemli adımdır bu. Amasya Tamimi yayınlandıktan sonra Cumhuriyet’e giden yolun açıldığı iç ve dış güçlerce anlaşılacak ve karşı oyunlar sergilenmeye çalışılacaktır.
Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile Ulusal Bağımsızlık Savaşı başlatılmış ve kurtuluş yolunda önemli adımlar atılmıştır.
Ulusal bağımsızlık yolunda önüne çıkan kişi ve gruplara karşı anında tepkisini koyar Mustafa Kemal. Komutanların birliklerinin başından kesinlikle ayrılmaması gerektiğini bildirdikten sonra bilindiği gibi Mersinli Cemal Paşa İstanbul’a gider ve Ali Rıza Paşa kabinesinde Harbiye Nazırı olur. Buna karşı Mustafa Kemal Paşa’nın tepkisi sert ve anlamlıdır. 7 Temmuz 1919 günü yayınladığı genel bildirimde “Bağımsızlığımızı koruma uğrunda derlenip örgütlenmiş olan ulusal kuvvetlere hiçbir yönden karışılamaz ve dokunulamaz. Devletin ve ulusun alınyazısında, ulusal irade etmen ve egemendir. Ordu, bu ulusal iradeye bağlı ve onun hizmetindedir.” (Söylev, sf. 34)
Artık net biçimde anlaşılmıştır. Egemenlik tanrının yeryüzündeki vekili diye adlandırılan Padişah’tan alınıp halkın iradesine bırakılacaktır. Yani egemenlik gökten yere indirilecektir.
Bu tutum ve kararlılık 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in kuruluşu ile son bulacaktır.
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda zafere kesinlikle inanan Mustafa Kemal Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra ne yapılması gerektiğinin altyapısını da oluşturma çabalarına girişecektir. Bunların başında ekonomi ve eğitim sorunları gelmektedir.
Mustafa Kemal çağın bir ekonomi çağı olduğunu çok iyi bilir ve Ankara’da Ziya Gökalp’in başkanlığında bir kurul oluşturur. Kurul bir vagon içinde çalışmaya başlar ve Mustafa Kemal de zaman zaman bu çalışmalara katılır. Mustafa Kemal’in de onayını alan kurul sonuç olarak “(...) kapitalizm ve sosyalizm arası bir ara yol ve karma ekonomi, yani üçüncü yol olarak ortaya çıkar.” (Prof. Dr. Hüsnü Erkan, Yeniden Yapılanma, İmge Kitabevi, 2000, sf. 47)
Dedik ya, Mustafa Kemal için en önemli konu ekonomidir. İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı açış konuşmasında bunu özenle vurgular. Mustafa Kemal konuşmasında “Türk tarihinin incelenmesi durumunda, bütün ilerleme ve gerileme nedenlerinin ekonomik bir sorundan başka birşey olmadığı, tarihimizi dolduran zaferlerin yahut bozgunların tümünün ekonomik durumumuzla bağlantılı olduğu, yeni Türkiyemizi layık olduğu yüksek düzeye ulaştırabilmek için ekonomimize birinci derecede önem vermemiz gerektiği”ni söyler ve ekler: “Hiçbir uygar devlet yoktur ki, ordu ve donanmasından önce ekonomisini düşünmüş olmasın.” (age. sf. 47)
Kongre’den ve Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra ekonomi ile ilgili başta bankalar olmak üzere diğer gerekli kuruluşlar da oluşturulur.
Mustafa Kemal’in ulusal egmenliğe dayalı bağımsız Cumhuriyet’i çağdaş uygarlığa taşımak temel amacıydı ve bunun yolu da sanayi uygarlığıydı. Ümmet yurttaşa, üretim topraktan sanayiye geçmek zorundaydı. Bunun için “muasır medeniyetin kanunları ve vasıtaları” benimsenecek, “inkişafa set çeken maniler” kaldırılacaktı. Cumhuriyet’in ilanı sırasında söylediği gibi “Ülkeler çeşitli, ancak uygarlıklar birdir.” (Erkan, age. sf. 55)
Mustafa Kemal 1924’te Dumlupınar’da yaptığı konuşmada şunları söylüyordu. “Sosyal yaşamda, ekonomik yaşamda, bilim ve teknik alanında başarıya ulaşmak için tek gelişme ve ilerleme yolu uygarlıktır” diyor ve ekliyordu. “Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak yaşam koşuludur.”
Cumhuriyet’in kuruluşundan önce de sonra da Mustafa Kemal ulusal hedefi saptamıştı.
Ulusça çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak.
Çağdaş uygarlık düzeyine nasıl ulaşılacaktı?
Mustafa Kemal çağdaş uygarlık vizyonunun temelinde bilime ve teknolojiye inanmanın koşul olduğunu biliyordu. Dönemin çağdaş uygarlığa ulaşma yolunun sanayi uygarlığı olduğunu biliyordu. Nitekim 1933 yılında “Türk ulusunun yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda elinde tuttuğu meşale pozitif bilimdir.” diyordu.
Sonuç olarak Prof. Hüsnü Erkan’ın saptadığı gibi, “(...) uygarlığın gelişim çizgisiyle uyumlu konseptin içsel ve dışsal tutarlılıkları yüksek olan bir toplumsal değişim projesiyle Türkiye’yi yeniledi. Model, çağının bilimsel ve teknolojik paradigmasıyla örtüştüğü için geri dönmesi mümkün değildi.” (age. sf. 61)
Mustafa Kemal “Toplumsal değişim projesini” öylesine sağlam bir temele oturtup uyguladı ki, değişim yasaları ardardına meclisten geçirildi ve ödünsüz uygulandı. Anayasa, Medeni Yasa, ceza yasaları ve benzerleri yaşama geçirildi. Tevhid-i Tedrisat (Eğitimin Birliği) yasası benimsendi ve uygulandı. En önemlisi demokratik katılımcı cumhuriyetin olmazsa olmazı laiklik ilkesini de uyguladı ve 1937’de Anayasa’ya koydu.
1919-1938 arası döneme bakıldığında önemle vurgulanması gereken şu:
On beş yıllık dönemde 1925 yılı hariç bütçeler ya denk ya da fazla veren bir bütçe. Yalnız 1925 yılında doğuda çıkan Şeyh Sait isyanı nedeni ile artan zorunlu harcamalar yüzünden bütçe açık verdi. Yine bu dönemde Türk parasının değeri 1929 bunalımına rağmen dört kuruşluk değer kaybına uğradı. Fabrikalar yapılıp işletmeye açıldı. Hatta 1934 yılında Kayseri’de yapılan ilk uçak Ankara’ya uçtu. 1937 yılında Danimarka’ya 14 uçak satılırken Lübnan’a da 4 uçak armağan edildi. İnanıyorum ki, bu on beş yıllık dönemi iyice anlamadan bugünü değerlendirmek olanaksız.
Ülkemizde yaşanan 79 yıllık Devrim-Karşıdevrim-İhanet sürecini algılamak ve anlamak için yalnız 27 Mayıs Devrimi’ni, 12 Mart 1971 muhtırasını, 1980 karşıdevrimini ve sonuçta 28 Şubat kararlarını, “Şu şunu yaptı, şu şunu söyledi” diye anlatmanın ötesinde yaşanan olay ve olguları tarih bilinci bağlamında irdelemenin zorunlu olduğuna inanıyorum.
“Tarih, geçmişin dedikodusu değildir” diyor Uğur Mumcu. Ve ekliyor: “Tarih, geçmişte olanların toplumsal ve ekonomik nedenlerini araştıran ve bugün ile ilgi kuran bir bilim dalıdır.” (Yön, 29 Nisan 1966)
Biz de dünün dedikodusunu yapmayacağız. 27 Mayıs 1960’tan önceki, yani 1919’dan bu yana yaşanan “Toplumsal ve ekonomik sorunları ve olguları” tartışıp bugün ile ilgi kurmaya çalışacağız.
Konuyu şu bölümlere ayırarak tartışmanın daha tutarlı olacağını düşünüyoruz.
1919-1938: Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğini yaptığı dönem, 1938-1950: Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerinden ödün verilmeye başlandığı dönem, 1950-1960: Karşıdevrim’in yoğunlaştığı dönem, 1960-1971: Cumhuriyet aydınlanmasına dönüş çabaları ve bu çabaların boğulması, 1971-28 Şubat: Mustafa Kemal Atatürk aydınlanmasının yok edilmeye çalışıldığı karanlık dönem.
1919-1938: Mustafa Kemal Atatürk’ün Önderliğini Yaptığı Dönem
Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığı zaman görünüm nasıldı?
Söylev’de şöyle der Mustafa Kemal:
“1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş:
Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaş’ta (Yazarın notu: Birinci Paylaşım Savaşı) yenilmiş, Osmanlı Ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir ‘Ateşkes Anlaşması’ (Mondros) imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulusu ve yurdu Genel Savaş’a sürükleyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmışlar. Padişah ve Halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça yollar aramakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız Padişah’ın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş.” (Söylev. TDK Yayınları 1963)
O zaman ne yapmak gerekti?
Mustafa Kemal ne yapmak gerektiğini çok daha önceleri durumu değerlendirip kafasında oluşturmuştu. Bunu genç bir kurmay subayken Selanik’te iken söyledikleri ile, 20 Eylül 1917’de Suriye’de Ordu Komutanı iken Padişah’a, Hükümet Başkanı’na ve yetkili bakanlara gönderdiği raporlardan öğreniyoruz.
Bu raporlarda ülkeyi yönetenler ciddi biçimde uyarılmaktadır. Mustafa Kemal yenilgiye ve bizimle birlikte savaştığı savunulan Alman ordusu ve komutanların ihanetlerini dile getirir ve kesinlikle umutsuz bir durumda olmadığını kesin bir dille anlatır.
Mustafa Kemal yaptığı irdeleme sonucunu şöyle açıklar:
“Bu kısa genel bakıştan çıkardığım netice; artık her iş bitmiştir ve bulunacak bir çare kalmamıştır zemininde değildir. Böyle kötümser bir kanaatin, düşmanların ve tehlikelerin en vahimi olduğunu açıklamaya hacet görmem. Kurtuluş ve hayat imkanı vardır, ancak, bugün takip edilecek kararlar aşağıdakilerdir.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 2, sf. 122)
“Bugün takip edilecek kararları” büyük bir açık yüreklilikle en küçük ayrıntısına kadar anlatır:
“Askeri siyasetimiz bir savunma siyaseti ve elimizde bulunan tek neferi son ana kadar saklamak siyaseti olmalıdır.” önerisinden sonra Ordu’nun durumu, Alman komutanların ihanetlerini tek tek açıklar ve raporun son bölümünde şu görüşünü ortaya koyar.
“Kısacası, gerek mülki hükümetler ve gerek ahali içinde yapılacak işlerin sıradan bir memleket meselesi değil, en birinci bir memleket müdafaası meselesi olduğu ve bu devirde memleketin hiçbir köşesinin herhangi bir yabancı nüfuz ve idaresi altına verilmesi, saltanat hayatını kesinlikle bozar ve ortadan kaldırır.” (age. sf. 125)
“...bu devirde memleketin hiçbir köşesinin herhangi bir yabancı nüfuz idaresi altına verilmesi” derken “tam bağımsız bir ülkeyi” düşündüğü ve önerdiği duyumsanmıyor mu?
Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığı zaman kafasındaki devlet modeli “Ulusal egemenliğe dayalı, katılımcı, demokratik bir cumhuriyetti”. Amasya Tamimi’nde bu açıkça belliydi. Amasya Tamimi’nin en önemli maddesi şudur:
“Ulusun bağımsızlığını yine ulusun kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır.” (Söylev, sf. 21)
Cumhuriyet’e atılan ilk önemli adımdır bu. Amasya Tamimi yayınlandıktan sonra Cumhuriyet’e giden yolun açıldığı iç ve dış güçlerce anlaşılacak ve karşı oyunlar sergilenmeye çalışılacaktır.
Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile Ulusal Bağımsızlık Savaşı başlatılmış ve kurtuluş yolunda önemli adımlar atılmıştır.
Ulusal bağımsızlık yolunda önüne çıkan kişi ve gruplara karşı anında tepkisini koyar Mustafa Kemal. Komutanların birliklerinin başından kesinlikle ayrılmaması gerektiğini bildirdikten sonra bilindiği gibi Mersinli Cemal Paşa İstanbul’a gider ve Ali Rıza Paşa kabinesinde Harbiye Nazırı olur. Buna karşı Mustafa Kemal Paşa’nın tepkisi sert ve anlamlıdır. 7 Temmuz 1919 günü yayınladığı genel bildirimde “Bağımsızlığımızı koruma uğrunda derlenip örgütlenmiş olan ulusal kuvvetlere hiçbir yönden karışılamaz ve dokunulamaz. Devletin ve ulusun alınyazısında, ulusal irade etmen ve egemendir. Ordu, bu ulusal iradeye bağlı ve onun hizmetindedir.” (Söylev, sf. 34)
Artık net biçimde anlaşılmıştır. Egemenlik tanrının yeryüzündeki vekili diye adlandırılan Padişah’tan alınıp halkın iradesine bırakılacaktır. Yani egemenlik gökten yere indirilecektir.
Bu tutum ve kararlılık 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in kuruluşu ile son bulacaktır.
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda zafere kesinlikle inanan Mustafa Kemal Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra ne yapılması gerektiğinin altyapısını da oluşturma çabalarına girişecektir. Bunların başında ekonomi ve eğitim sorunları gelmektedir.
Mustafa Kemal çağın bir ekonomi çağı olduğunu çok iyi bilir ve Ankara’da Ziya Gökalp’in başkanlığında bir kurul oluşturur. Kurul bir vagon içinde çalışmaya başlar ve Mustafa Kemal de zaman zaman bu çalışmalara katılır. Mustafa Kemal’in de onayını alan kurul sonuç olarak “(...) kapitalizm ve sosyalizm arası bir ara yol ve karma ekonomi, yani üçüncü yol olarak ortaya çıkar.” (Prof. Dr. Hüsnü Erkan, Yeniden Yapılanma, İmge Kitabevi, 2000, sf. 47)
Dedik ya, Mustafa Kemal için en önemli konu ekonomidir. İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı açış konuşmasında bunu özenle vurgular. Mustafa Kemal konuşmasında “Türk tarihinin incelenmesi durumunda, bütün ilerleme ve gerileme nedenlerinin ekonomik bir sorundan başka birşey olmadığı, tarihimizi dolduran zaferlerin yahut bozgunların tümünün ekonomik durumumuzla bağlantılı olduğu, yeni Türkiyemizi layık olduğu yüksek düzeye ulaştırabilmek için ekonomimize birinci derecede önem vermemiz gerektiği”ni söyler ve ekler: “Hiçbir uygar devlet yoktur ki, ordu ve donanmasından önce ekonomisini düşünmüş olmasın.” (age. sf. 47)
Kongre’den ve Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra ekonomi ile ilgili başta bankalar olmak üzere diğer gerekli kuruluşlar da oluşturulur.
Mustafa Kemal’in ulusal egmenliğe dayalı bağımsız Cumhuriyet’i çağdaş uygarlığa taşımak temel amacıydı ve bunun yolu da sanayi uygarlığıydı. Ümmet yurttaşa, üretim topraktan sanayiye geçmek zorundaydı. Bunun için “muasır medeniyetin kanunları ve vasıtaları” benimsenecek, “inkişafa set çeken maniler” kaldırılacaktı. Cumhuriyet’in ilanı sırasında söylediği gibi “Ülkeler çeşitli, ancak uygarlıklar birdir.” (Erkan, age. sf. 55)
Mustafa Kemal 1924’te Dumlupınar’da yaptığı konuşmada şunları söylüyordu. “Sosyal yaşamda, ekonomik yaşamda, bilim ve teknik alanında başarıya ulaşmak için tek gelişme ve ilerleme yolu uygarlıktır” diyor ve ekliyordu. “Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak yaşam koşuludur.”
Cumhuriyet’in kuruluşundan önce de sonra da Mustafa Kemal ulusal hedefi saptamıştı.
Ulusça çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak.
Çağdaş uygarlık düzeyine nasıl ulaşılacaktı?
Mustafa Kemal çağdaş uygarlık vizyonunun temelinde bilime ve teknolojiye inanmanın koşul olduğunu biliyordu. Dönemin çağdaş uygarlığa ulaşma yolunun sanayi uygarlığı olduğunu biliyordu. Nitekim 1933 yılında “Türk ulusunun yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda elinde tuttuğu meşale pozitif bilimdir.” diyordu.
Sonuç olarak Prof. Hüsnü Erkan’ın saptadığı gibi, “(...) uygarlığın gelişim çizgisiyle uyumlu konseptin içsel ve dışsal tutarlılıkları yüksek olan bir toplumsal değişim projesiyle Türkiye’yi yeniledi. Model, çağının bilimsel ve teknolojik paradigmasıyla örtüştüğü için geri dönmesi mümkün değildi.” (age. sf. 61)
Mustafa Kemal “Toplumsal değişim projesini” öylesine sağlam bir temele oturtup uyguladı ki, değişim yasaları ardardına meclisten geçirildi ve ödünsüz uygulandı. Anayasa, Medeni Yasa, ceza yasaları ve benzerleri yaşama geçirildi. Tevhid-i Tedrisat (Eğitimin Birliği) yasası benimsendi ve uygulandı. En önemlisi demokratik katılımcı cumhuriyetin olmazsa olmazı laiklik ilkesini de uyguladı ve 1937’de Anayasa’ya koydu.
1919-1938 arası döneme bakıldığında önemle vurgulanması gereken şu:
On beş yıllık dönemde 1925 yılı hariç bütçeler ya denk ya da fazla veren bir bütçe. Yalnız 1925 yılında doğuda çıkan Şeyh Sait isyanı nedeni ile artan zorunlu harcamalar yüzünden bütçe açık verdi. Yine bu dönemde Türk parasının değeri 1929 bunalımına rağmen dört kuruşluk değer kaybına uğradı. Fabrikalar yapılıp işletmeye açıldı. Hatta 1934 yılında Kayseri’de yapılan ilk uçak Ankara’ya uçtu. 1937 yılında Danimarka’ya 14 uçak satılırken Lübnan’a da 4 uçak armağan edildi. İnanıyorum ki, bu on beş yıllık dönemi iyice anlamadan bugünü değerlendirmek olanaksız.
11-11-2007, 04:12 PM
çok teşekkürler benide bilgilendirmiş oldun..
11-11-2007, 05:15 PM
Ekonomi ile ilgili olarak şunu da belirtmek isterim, Osmanlı Saltanatı'nın mirası olan borç ödenmeye çalışıldığında ekonomi az kaldı iflâs ediyordu 

11-11-2007, 06:24 PM
bişey deil natty