07-12-2007, 03:34 PM
07-12-2007, 03:44 PM
İCLAL ERGENÇ: Prof. Dr., AÜ DTCF Dilbilim Bölümü Başkanı
İnsanın bir anlamda ayrıcalık belgesi sayılan, fizyolojik, biyolojik ve sosyal bir sürecin sonucu ortaya çıkan ve beynin en yetkin ürünü sayılan dil, söze ya da yazıya döküldüğünde somutlaşır ve toplum yaşamında bireyin dış dünyayla ve diğer bireylerle ilişkilerini belirleyen, yansıtan, bilim, sanat, teknik gibi bütün alanlarla ilişkisi bulunan ve onları oluşturan bir kuruma dönüşür. Kişinin ruhsal ve toplumsal kişiliğinin belirginleşmesinde ve düşüncenin gelişmesinde önemli işlevi olan dil, başkalarını etkileme, yönlendirme, yöneltme eylemlerinde kullanılırken, gerçekliğe ilişkin deneyimleri aktarmanın yanı sıra, belli amaçlarla gerçekliğe şu ya da bu görüntüyü vermek için başvurulan yöntemlerin de başında gelir.
Bilindiği gibi dilin iki önemli değişkesi var; konuşma dili ve yazı dili. Gerçekte dil olgusu, yazıdan bağımsız, seslerden oluşan bir düzlemdir. Bu açıdan konuşma dili bir ulusun, bir dil birliğinin dilinin, yazıyla ilişkili olmayan ve çeşitli söyleyiş özellikleri taşıyan yönüdür ve bu nedenle, yazı çok sonra bulunduğu için, konuşma dili temel olma özelliği taşır. Yazı dili ise, sözlü iletişim aracı dili görsel ve tek boyutlu bir düzen içinde sunan, uzaktan iletişim sağlamak, iletilerin yitip gitmesini
önlemek gibi amaçlarla kullanılan bir düzgü, bir anlatım, kısacası; ikincil bir dizgedir.
Bu ikincil dizge, zamanla önem kazanarak kendine özgü yeni bir gerçeklik düzlemi yaratırken genellikle dili durağanlaştırır, geleneği korur, her türlü bildirinin, bu arada ekinsel ve yazınsal değerlerin başlıca aktarım aracı durumuna girerek kurumlaşır. Tarihsel koşulların etkisiyle konuşma diliyle yazı dili arasında büyük bir kopukluk da görülebilir. Yazıyla söyleyiş arasındaki kopukluğun en önemli nedeni, dilin evrim geçirmesine karşın, yazının değişmeden olduğu gibi kalması sonucu iki dizge arasındaki koşutluğun ortadan kalkmasıdır (Vardar, 1982: 59-60). Bir dil çevresinin ortak paydası sayılan ölçünlü dilin konuşma ve yazı değişkelerinin birebir örtüşmesi zaten beklenemez, çünkü konuşma dilinde işleyen ekonomi ya da en az çaba yasası nedeniyle kimi eksiltiler ve değişimler yaşanırken, toplumsal birliği korumak amacıyla bu değişimlerin çok azı yazı diline yansır ve bu değişke, daha az devingen bir görünüm sergiler.
Sesi yok ama işlevi çok
Yazı Devrimi'yle birlikte Türkçe abece oluşturulurken gözetilen ilke, ölçünlü konuşma dilinde var olan seslerin yazıda birer imle karşılanmasıydı. Ancak, yukarıda da söz ettiğimiz gibi, zaman içinde bu iki değişke çeşitli nedenlere bağlı olarak birbirinden ayrılmaya başladı. Bu durum, her dilin doğasında vardır ve hiçbir zaman konuşma ve yazı dilinin birebir örtüşmesi beklenmez. Bu iki dizgenin farklı özellikleri
ve işleyiş kuralları vardır (Ergenç, 1995: 11-43). Türkçe'nin ses dizgesini oluşturan seslerin özellikleri, değişim kuralları ve bu kuralların nasıl işlediğine ilişkin araştırmalar uzun yıllardan beri dilbilimciler ve sesbilim uzmanları tarafından sürdürüldü ve büyük ölçüde tamamlandı.
Başkan (1959), Selen (1979) ve Ergenç (1984, 1989, 1991, 1995)'te de betimlendiği gibi, Türk abecesinde bir yazıbirim (harf) olarak bulunan 'ğ', hiçbir biçimde ses olarak konuşma dilinde gerçekleşmeyen ancak, dilde çok önemli işlevleri bulunan bir birimdir. Bir dilin ses dizgesine özgü birimlerin özellikleri, önceleri sesyazar denilen bir aygıtla belirleniyordu, son yıllarda ise bu işlem bilgisayar ortamında ses çözümleme programlarıyla gerçekleştiriliyor.
'ğ'nin dildeki işlevlerini şöyle sıralayabiliriz:
1. Bir sözcüğün içsesinde, aynı nitelikli iki ünlü arasında bulunan 'ğ' söyleyişte yitirildiğinden yanyana kalan ünlüler birbirlerine ulanarak uzarlar.
Örn. uğur /u:r, ağaç /a:ç, düğün /dü:n
2. Sözcüğün iç sesinde bir ünlü ve bir ünsüz arasında bulunan 'ğ', kendisinden önceki ünlünün uzamasına neden olur.
Örn. uğraş /u:raş, iğne /i:ne, doğru /do:ru
3. Sözcüğün sonsesinde bulunan 'ğ' söyleyişte
yitirildiğinde önündeki ünlü uzar.
Örn. dağ /da:, sığ /sı:, sağ /sa:
4. Sözcüğün içsesinde bulunan 'ğ'nin önünde ve ardında farklı nitelikli ünlüler bulunuyorsa, 'ğ'nin yitirilmesiyle yanyana kalan bu ünlüler, tek sesmiş gibi çıkarılan (ya da başlangıçta duyulan sesin bitişte yerini başka bir sese bırakması demek olan) kayan ünlü (diftong) oluştururlar.
Örn. doğa /do.a, oğul /o.ul, ağır /a.ır
5. 'ğ' kimi öndil ünlüleriyle birlikte bulunduğunda, söyleyişte /y/ yarı ünlüsüne dönüşür, bu yarı ünlünün çıkış yeri /i/ ünlüsüyle aynı olduğundan sonuçta yine ünlü kayması durumu ortaya çıkar.
Örn. eğitim /e.jitim - e.itim, eğlence
/e.jlence e.ilence, eğik /e.jik - e.ik
Anadili eğitimi yeniden ele alınmalı
Türkçe'nin yazı dili değişkesinde harf olarak bulunan ve dilde değişik işlevleri olan 'ğ', bir ses değildir ve dilin ses dizgesinde yer almaz. Konuşma akışı içinde kimi zaman sesletmediğimiz, düşürdüğümüz başka sesler de bulunur. Bir sesin söyleyişte
yitirilebilmesi, onun diğer seslerden daha zayıf olmasına ve birlikte bulunduğu diğer seslere bağlıdır. Örn. bir sözcüğünün sonsesindeki /r/ sesi, sözcüğün ön ve iç sesinde bulunan /r/ sesine göre daha zayıf ve sürtünücü nitelikli olduğu için yitirilebilir. İç seste bulunan /h/ sesi de zayıf bir ses olduğundan yitirilme özelliği taşır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, bir dilin sözlü ve yazılı değişkeleri, farklı özelliklere ve işleyişlere sahip dizgelerdir ve dilbilim içinde farklı bilim alanlarınca inceleme konusu olarak ele alınırlar. Bu nedenle de hiçbir dil için "okunduğu gibi yazılır" ya da "yazıldığı gibi okunur" denemez.
Sonuç olarak, beynimizin yapılanışı gereği, doğduğumuz andan itibaren edindiğimiz anadilimizin işleyiş kurallarını ve özelliklerini öğrendiğimiz, örgün eğitim kurumlarındaki anadili eğitimi derslerinin içeriklerinin ve düzenlenişinin dilbilim verilerine dayalı olarak yeniden ele alınmasının ne denli gerekli olduğunun altını bir kez daha çizmek istiyorum. Dil sisteminin işleyişinden bireysel kullanım özelliklerine, dilin farklı değişkelerinin işleyişinden sözlü ve yazılı metin üretimine kadar pek çok alanda yapılacak yeni düzenlemeler, bilgilendirmeler, bireylerin anadillerini her yönüyle çok daha yetkin biçimde kullanmalarına olanak sağlayacaktır. Bu bilgilendirme biçiminin, kimilerinin sandığı gibi "çocukların kafalarını karıştırması"ndan korkulmasın, çünkü bütün dünyada anadili eğitimi ve yabancı dil öğretimi dilbilim temeline dayalı olarak sürdürülüyor ve bu eğitimi alan çocukların kafaları da hiç karışmıyor, daha da önemlisi, yıllar önce betimlenmiş dile ilişkin konularda gazetelerin köşe yazılarında tartışmalar açılmıyor...
umarım yararlı olur
İnsanın bir anlamda ayrıcalık belgesi sayılan, fizyolojik, biyolojik ve sosyal bir sürecin sonucu ortaya çıkan ve beynin en yetkin ürünü sayılan dil, söze ya da yazıya döküldüğünde somutlaşır ve toplum yaşamında bireyin dış dünyayla ve diğer bireylerle ilişkilerini belirleyen, yansıtan, bilim, sanat, teknik gibi bütün alanlarla ilişkisi bulunan ve onları oluşturan bir kuruma dönüşür. Kişinin ruhsal ve toplumsal kişiliğinin belirginleşmesinde ve düşüncenin gelişmesinde önemli işlevi olan dil, başkalarını etkileme, yönlendirme, yöneltme eylemlerinde kullanılırken, gerçekliğe ilişkin deneyimleri aktarmanın yanı sıra, belli amaçlarla gerçekliğe şu ya da bu görüntüyü vermek için başvurulan yöntemlerin de başında gelir.
Bilindiği gibi dilin iki önemli değişkesi var; konuşma dili ve yazı dili. Gerçekte dil olgusu, yazıdan bağımsız, seslerden oluşan bir düzlemdir. Bu açıdan konuşma dili bir ulusun, bir dil birliğinin dilinin, yazıyla ilişkili olmayan ve çeşitli söyleyiş özellikleri taşıyan yönüdür ve bu nedenle, yazı çok sonra bulunduğu için, konuşma dili temel olma özelliği taşır. Yazı dili ise, sözlü iletişim aracı dili görsel ve tek boyutlu bir düzen içinde sunan, uzaktan iletişim sağlamak, iletilerin yitip gitmesini
önlemek gibi amaçlarla kullanılan bir düzgü, bir anlatım, kısacası; ikincil bir dizgedir.
Bu ikincil dizge, zamanla önem kazanarak kendine özgü yeni bir gerçeklik düzlemi yaratırken genellikle dili durağanlaştırır, geleneği korur, her türlü bildirinin, bu arada ekinsel ve yazınsal değerlerin başlıca aktarım aracı durumuna girerek kurumlaşır. Tarihsel koşulların etkisiyle konuşma diliyle yazı dili arasında büyük bir kopukluk da görülebilir. Yazıyla söyleyiş arasındaki kopukluğun en önemli nedeni, dilin evrim geçirmesine karşın, yazının değişmeden olduğu gibi kalması sonucu iki dizge arasındaki koşutluğun ortadan kalkmasıdır (Vardar, 1982: 59-60). Bir dil çevresinin ortak paydası sayılan ölçünlü dilin konuşma ve yazı değişkelerinin birebir örtüşmesi zaten beklenemez, çünkü konuşma dilinde işleyen ekonomi ya da en az çaba yasası nedeniyle kimi eksiltiler ve değişimler yaşanırken, toplumsal birliği korumak amacıyla bu değişimlerin çok azı yazı diline yansır ve bu değişke, daha az devingen bir görünüm sergiler.
Sesi yok ama işlevi çok
Yazı Devrimi'yle birlikte Türkçe abece oluşturulurken gözetilen ilke, ölçünlü konuşma dilinde var olan seslerin yazıda birer imle karşılanmasıydı. Ancak, yukarıda da söz ettiğimiz gibi, zaman içinde bu iki değişke çeşitli nedenlere bağlı olarak birbirinden ayrılmaya başladı. Bu durum, her dilin doğasında vardır ve hiçbir zaman konuşma ve yazı dilinin birebir örtüşmesi beklenmez. Bu iki dizgenin farklı özellikleri
ve işleyiş kuralları vardır (Ergenç, 1995: 11-43). Türkçe'nin ses dizgesini oluşturan seslerin özellikleri, değişim kuralları ve bu kuralların nasıl işlediğine ilişkin araştırmalar uzun yıllardan beri dilbilimciler ve sesbilim uzmanları tarafından sürdürüldü ve büyük ölçüde tamamlandı.
Başkan (1959), Selen (1979) ve Ergenç (1984, 1989, 1991, 1995)'te de betimlendiği gibi, Türk abecesinde bir yazıbirim (harf) olarak bulunan 'ğ', hiçbir biçimde ses olarak konuşma dilinde gerçekleşmeyen ancak, dilde çok önemli işlevleri bulunan bir birimdir. Bir dilin ses dizgesine özgü birimlerin özellikleri, önceleri sesyazar denilen bir aygıtla belirleniyordu, son yıllarda ise bu işlem bilgisayar ortamında ses çözümleme programlarıyla gerçekleştiriliyor.
'ğ'nin dildeki işlevlerini şöyle sıralayabiliriz:
1. Bir sözcüğün içsesinde, aynı nitelikli iki ünlü arasında bulunan 'ğ' söyleyişte yitirildiğinden yanyana kalan ünlüler birbirlerine ulanarak uzarlar.
Örn. uğur /u:r, ağaç /a:ç, düğün /dü:n
2. Sözcüğün iç sesinde bir ünlü ve bir ünsüz arasında bulunan 'ğ', kendisinden önceki ünlünün uzamasına neden olur.
Örn. uğraş /u:raş, iğne /i:ne, doğru /do:ru
3. Sözcüğün sonsesinde bulunan 'ğ' söyleyişte
yitirildiğinde önündeki ünlü uzar.
Örn. dağ /da:, sığ /sı:, sağ /sa:
4. Sözcüğün içsesinde bulunan 'ğ'nin önünde ve ardında farklı nitelikli ünlüler bulunuyorsa, 'ğ'nin yitirilmesiyle yanyana kalan bu ünlüler, tek sesmiş gibi çıkarılan (ya da başlangıçta duyulan sesin bitişte yerini başka bir sese bırakması demek olan) kayan ünlü (diftong) oluştururlar.
Örn. doğa /do.a, oğul /o.ul, ağır /a.ır
5. 'ğ' kimi öndil ünlüleriyle birlikte bulunduğunda, söyleyişte /y/ yarı ünlüsüne dönüşür, bu yarı ünlünün çıkış yeri /i/ ünlüsüyle aynı olduğundan sonuçta yine ünlü kayması durumu ortaya çıkar.
Örn. eğitim /e.jitim - e.itim, eğlence
/e.jlence e.ilence, eğik /e.jik - e.ik
Anadili eğitimi yeniden ele alınmalı
Türkçe'nin yazı dili değişkesinde harf olarak bulunan ve dilde değişik işlevleri olan 'ğ', bir ses değildir ve dilin ses dizgesinde yer almaz. Konuşma akışı içinde kimi zaman sesletmediğimiz, düşürdüğümüz başka sesler de bulunur. Bir sesin söyleyişte
yitirilebilmesi, onun diğer seslerden daha zayıf olmasına ve birlikte bulunduğu diğer seslere bağlıdır. Örn. bir sözcüğünün sonsesindeki /r/ sesi, sözcüğün ön ve iç sesinde bulunan /r/ sesine göre daha zayıf ve sürtünücü nitelikli olduğu için yitirilebilir. İç seste bulunan /h/ sesi de zayıf bir ses olduğundan yitirilme özelliği taşır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, bir dilin sözlü ve yazılı değişkeleri, farklı özelliklere ve işleyişlere sahip dizgelerdir ve dilbilim içinde farklı bilim alanlarınca inceleme konusu olarak ele alınırlar. Bu nedenle de hiçbir dil için "okunduğu gibi yazılır" ya da "yazıldığı gibi okunur" denemez.
Sonuç olarak, beynimizin yapılanışı gereği, doğduğumuz andan itibaren edindiğimiz anadilimizin işleyiş kurallarını ve özelliklerini öğrendiğimiz, örgün eğitim kurumlarındaki anadili eğitimi derslerinin içeriklerinin ve düzenlenişinin dilbilim verilerine dayalı olarak yeniden ele alınmasının ne denli gerekli olduğunun altını bir kez daha çizmek istiyorum. Dil sisteminin işleyişinden bireysel kullanım özelliklerine, dilin farklı değişkelerinin işleyişinden sözlü ve yazılı metin üretimine kadar pek çok alanda yapılacak yeni düzenlemeler, bilgilendirmeler, bireylerin anadillerini her yönüyle çok daha yetkin biçimde kullanmalarına olanak sağlayacaktır. Bu bilgilendirme biçiminin, kimilerinin sandığı gibi "çocukların kafalarını karıştırması"ndan korkulmasın, çünkü bütün dünyada anadili eğitimi ve yabancı dil öğretimi dilbilim temeline dayalı olarak sürdürülüyor ve bu eğitimi alan çocukların kafaları da hiç karışmıyor, daha da önemlisi, yıllar önce betimlenmiş dile ilişkin konularda gazetelerin köşe yazılarında tartışmalar açılmıyor...
umarım yararlı olur
07-12-2007, 05:09 PM
teşekkür ederim
10-12-2007, 02:58 AM
teşekkürler..
konu kilitli...
konu kilitli...