Dersizle Forumları

Full Versiyon: SERVET-I FÜNÛN EDEBIYATININ OZELLİKLERI
Şu anda tam olmayan bir veriyonu görüntülüyorsunuz. Tam versiyonu görmek için, buraya tıklayın
supergirl
SERVET-I FÜNÛN EDEBIYATININ OZELLİKLERI
a) Her bakımdan Avrupalılaşmak gerektiğine inanmışlar ve Batının ilim, sanat ve edebiyatından yararlanmaya çalışmışlardır.

b) Dîvan edebiyatı büyük ölçüde zaafa uğratılmış, en ufak bir hamle yapamayacak hale getirilmiştir.

c) “Sanat, sanat içindir” anlayışı hakimdir. Bu yüzden sanatçılar halk yerine aydın zümreye seslenmişlerdir.

ç) Ortaya koyulan edebî ürünlerin ağırlık noktasını aşk, tabiat, merhamet, sanatkârın kendi günlük yaşayışı ve yakın çevresi gibi ferdî konular ve psikolojik tahliller teşkil eder.

d) Şiir, hikaye, roman, edebi tenkit, makale ve mensur şiire çok önem verilerek bu türlerde Batılı örneklere ulaşılmış; tiyatro, mizah ve edebiyat tarihi gibi türler sönük kalmıştır.

e) Bu dönem şairleri, Dîvan edebiyatı nazım şekillerinin pek çoğuna yer vermediler. Verdiklerinde ise çok büyük değişiklik yaptılar. Ayrıca Fransız şiirinden aldıkları sone-terza-rimo gibi Batı edebiyatını klasik nazım şekillerini kullandılar.

f) Hece vezni önemsenmemiş, bu vezinle sadece çocuk şiirleri yazılmıştır. Aruza önem verilmiştir. Nazım, nesre yaklaştırılmıştır. Göze göre kafiye değil, kulağa göre kafiye anlayışı benimsenmiştir.

g) En kusurlu yönleri, dil ve üsluptur. “Sanat, sanat içindir” anlayışı ile hareket ettikleri için, konuşma dilinden uzaklaşarak, anlaşılamayan bir dil ile süslü, yapmacık bir söyleyişe yöneldiler.


SERVET-İ FÜNÛN İLE TANZİMAT EDEBİYATI ARASINDAKİ FARKLAR

1. Tanzimat Edebiyatı'nda şiirin konusu güzel olan her şeydir, Servet-i Fünûn'da güzel kelimesi kaldırılmış ve şiirin konusu sınırsız bir şekilde genişletilmiştir.

2. Tanzimat'ta rağbet görmüş olan metafizik ve sosyal konular Servet-i Fünûn'da mühim bir yer tutmaz.

3. Tanzimat Edebiyatı'nda dil ve üslup, Servet-i Fünûn'a göre daha sade ve anlaşılırdır.

4. Tanzimat Edebiyatı'nda tiyatro ön plandayken, Servet-i Fünûn'da şiir, roman ve hikaye ön plandadır.

5. Tanzimatçılar "toplum için sanat" görüşünü benimserken, Servet-i Fünûncular "sanat için sanat" görüşünü benimsemişlerdir.

6. Servet-i Fünûn Edebiyatı Tanzimat'a göre halktan uzaklaşmıştır. Çünkü, Servet-i Fünûn aydın kesime hitap eder.

7. Tanzimatçılar realizm ve romantizme önem verirken, Servet-i Fünûncular parnasizm ve sembolizme önem vermişlerdir.



supergirl
Aslında ‘dizme ,sıralama’ manasına gelen Arapça tanzim kelimesinin çokluk şekli olan tanzimat ,XIX.yy da Osmanlı devletinde yapılan ıslahat için kullanılmıştır ve aynı zamanda bu devre adını vermiştir.Tanzimat, 3 Kasım 1839 tarihinde Tanzimat-ı Hayriye Fermanının ilanı ile başlar,hukuk bakımından bazı araştırmacılara göre 1879 da I.Meşrutiyet,bazılarına göre ise 1908 de II.meşrutiyetin ilanı ile son bulur.

Esasen bir siyasi ve içtimai ıslahatlar manzumesi olarak görünen bu devrede,fikir ve edebi
yönden de batılılaşma doğrultusunda yapılan yenilikler devri edebiyatının Tanzimat Edebiyatı olarak anılmasına teşkil etmiştir.

Osmanlı devletinde yapılan ıslahat hareketleri başlıca iki devreye ayrılır.Birinci devirde ıslahat hareketleri üzerinde hakim olan fikirler,Osmanlı devletinin kendi tarih ve kültüründen mülhem olduğu halde,ikinci devrede ıslahat hareketlerinin başlamasında Avrupa kültür ve medeniyetinin tesir vardır.Tanzimat bu ikinci devrede yapılan ıslahatın neticesi olarak meydana gelmiştir.

Edebiyat tarihimiz Tanzimat,yenileşme ve batılılaşma devrini Şinasi ile başlatır.Şinasinin modern Türk Edebiyatı için örnek olabilecek çalışmaları 1859-1860 yıllarına rastlar.Yenileşmenin mühim türlerinde olan tiyatronun basılı ilk yerli örneği Şinasi’nin Şair Evlenmesi adlı komedisi 1859 da yazılmış,1860 da tefrika edilmiştir.Müntehabat-ı eşar’ın basım tarihi 1862 dır.Batıdan yapılan manzum şiir tercümelerinden ilki olan Tercüme-i manzume 1859 da yayınlanmıştır.Yine ilk özel gazetenin de yayına başlaması 0860 da olmuştur.İlk tercüme roman sayılabilecek Tercüme-i telamak’ın neşri 1859 yılın rastlar.Bu çerçevede Tanzimat Edebiyatının başlangıcını 1859 yılı olarak almak doğrudur.Devre Tanzimat Edebiyatı dışında şu isimler de verilmiştir:Edebiyat-ı cedide(sonraları bu isim sadece servet-i fünun hakkında hakkında kullanılmıştır)Yeni Türk Edebiyatı,Batı tesiri Türk Edebiyatı.

Edebiyat tarihlerimiz tanzimat edebiyatının I.devresini 1876 da II.Abdülhamit’in tahta çıkışına kadar götürürler.II.devre ise bazı ilim adamlarına göre 1896 ya kadar devam eder.Bu devreler önemli şair ve yazar isimleri ile de anılmaktadır.I.devre Şinasi,Namık Kemal,Ziya Paşa mektebi;II.devre Hamid-Ekrem-Sezai mektebi olarak anılır.İlk bakışta birbirinin devamı intibaını veren bu iki grubun arasında büyük farklar vardır.Şahsiyetlerin karakterleri kadar eserlerin özellikleri ve fikirleri birbirine zıttır.Buna mukabil Serveti fünun Edebiyatı Tanzimat Edebiyatının II.devresinin devamı gibidir.Bu husus göz önünde tutularak Tanzimat Edebiyatının II.devresi ile Servet-i fünun dönemine beraberce “Abdülhamit Devri Edebiyatı”diyenler de olmuştur.Tanzimat Edebiyatında fikrin ağırlığını dikkate alarak edebiyatı geniş manası ile düşünürsek,batıdan yapılan ilk edebi tercümenin Münif Paşa’nın Muhaverat’ı hikemiye’si olduğu söylenebilir.Bu eser o tarihten altmış yıl önce reisülküttab Atıf Efendinin “zındık”diye vasıflandırdığı Volter’den çevrilmiştir.

Artık tercümenin yolları açılmıştır.Avrupa dillerinden ve daha çok Fransızca’dan şiir,roman,tiyatro tercümeleri yapılmaya başlanır.Tanzimat döneminde umum halkın anlayabileceği bir dil arayışı kendini göstermiş,dilde sadeleşmeye doğru bir yol tutulmuştur.Tanzimatçılar edebiyat yolu ile halkı aydınlatmaya çalıştıklarından bu davranışları tabiidir.Fransızca’nın etkisi ile Türkçe cümle sentaksı uzun bir devre içinde değişikliğe uğramıştır.Dildeki bu değişiklikler bir takım reaksiyonları da birlikte getirir.Batılılaşmak sevdası ile Avrupacın örf ve adetlerini benimseyenlerin sosyal alanda kullandıkları tabirler Tanzimat edebiyatında komik unsur olarak yer alınmıştır.Avrupa salon adab-ı muaşeretine özenen tipler ,birer tatlısu frengi olarak tenkit ve alay konusu yapılırlar.

TANZİMAT NESRİ

Bu edebiyatı temsil edenlerin çoğu aynı zamanda şairdirler fakat bunlar asıl yeniliği nesirde yapmışlardır.Tanzimat edebiyatı hakiki bir nesir inkılabı olmuştur.Çünkü fikirler yenilenmiş.Batıdan yeni kavramlar getirilmiş bütün bunlar nesri büsbütün değiştirmiştir.

Zaten,Tanzimat’la edebiyatımıza giren yeni türlerin hemen hepsi hikaye ,roman ,tiyatro makale ,nutuk gibi nesir çeşitleridir.Bu türler ,yeni nesrin gelişmesini sağlamış ve yaratılan üslupla birlikte olgunlaşmışlardır.

Yeni nesrin teşekkülüne asıl büyük rol ,gazeteler ve gazetecilere düşmüştür.1860 da başlayan özel gazetecilik ,az zamanda halka hitap eden yeni bir anlatım bulmak gerektiğini kabul ettirdi.İster istemez bir havadis ve haber verme üslubu arandı.Nitekim özel Türk gazeteciliğinin kurucusu olan Şinasi ,1860 da çıkardığı Tercüman-ı Ahval’in ilk sayısına yardığı önsözde ,bu arayışı tam bir şuur ile açığa vurmaktır.

“ Tarife hacet olmadığı üzere,kelam meram anlatmağa mahsus bir Tanrı vergisi olduğu gibi,insan aklının en güzel icadı olan kitabet(yazı sanatı)dahi,kalemle tasvir-i kelam(sözü resmetmek)eylemek fenninden ibarettir.Bu hakikatten dolayı, giderek umum halkın kolaylıkla anlayabileceği mertebede işbu gazeteyi kaleme almak gerektiği dahi,yeri gelmişken,şimdiden hatırlatılır.”

Batı dünyasında bize gelen yeni görüş ,düşünce ve kavramlar halka gazeteler kanalıyla yayılmıştır.Bunları anlatabilmek için yeni değişlere,tamlamalara ve yeni kelimelere ihtiyaç duyulmuştur.Kimi tercüme yoluyla bulunan, kimi de eski kavramların yeni anlamlar kazanması suretiyle hazırlanan bu kelime ve tamlamalar,yeni nesri hazırlamıştır.

Tanzimat şair ve yazarlarının hepsi toplumcu,inkılapçı ve batıcı kimselerdir.Kitaplarında ve yazılarında ,halka gösterecekleri yollar,verecekleri bilgi ve öğütler vardır.Bunu sağlamak için elden geldiği kadar çok insana hitap etmek isterler.Tabii olarak hepsi dile özenmiş ve açık yazmaya çalışmışlardır.Başlıca tanzimat ediplerinin bu husustaki görüşleri sadeleşme ve halk tarafından anlaşılma noktasında birleşmektedir.

Sadeliği en ileri götürmüş olan Tanzimat yazarı ,Muallim Naci ve bir çok sayfalarında Ahmet Cevdet Paşadır.Bunlar arasında halk diline en fazla yaklaşabilen de Ahmet Mithat Efendi olmuştur.

Tanzimat nesri,eski nesre ilintisiz denilebilecek kadar değişik ve yenidir.Bu yenilik sade olmaktan çok,başkalaşan bir dünya görüşü ile yepyeni batı kavramlarını kullanmaktan ileri gelir.Çünkü bu devir,Türk halkına yeni görüşler, özleyiş ve arzular getirmiş yeni ihtiyaç ve ülkeler sunmuştur.Yabancı dil bilenlerin ve gazetelerin çabaları, memleket işlerinde söz sahibi olmak isteyen yeni nesiller hazırlamış, bu suretle bir halk efkarı (kamu oyu,efkarı umumiyet)meydana çıkmıştır.

Uğruna baş koydukları bir çok emelleri olan ve bu ülküyü heyecanla yaymak isteyen şair ve yazarlar vardır.Hürriyet ,vatan ,adalet, zulümle boğuşma, islahat, insan hakları, eğitim, devlet idaresi, vatan için çalışma gibi yüzlerce yeni mesele, gazetelerde, tiyatro ve romanlarda coşkunlukla söylenip yazılmıştır.

İşte bu ülküler ve düşünceler Tanzimat’ın nesir dilini, eskilerde görülmeyen ve o zamana kadar bilinmeyen:

Hey’et-i içtimaiyye,vezaif-i kaannuniye, vatan manfaati,şeref-i millet,nesl-i ati,şabab-ı osmaniyye,gayret-i milliye,medeniyet resulü,reis-i cumhur, efrad-ı millet, terbiye-i nisvan, zincir-i esaret, ittihad-ı kalb-i millet, gavga-yı hürriyet, şemşir-i zulüm, hak-i vatan..gibi yüzlerce yeni tamlama ve kavramlarla doldurmuştu.Bunlar tanzimat nesrini hakkiyle sadeleştirmemiş olsa bile,büsbütün yenilemiştir.

Tanzimat nesrini eski nesirden ayıran özellikler şunlardır:
A: Fikir kaygısı öne alınmış üslup özentisi ve süs düşkünlüğü arkaya itilmiştir.Yazıcı,cümlesini bir şey söylemek, öğretmek için kurar.(ne var ki şaşaalı üsluptan ve süsü tutkunluğundan büsbütün vazgeçildiği söylenemez)
B: Cümle boyları kısalmış,anlaşılan ve kolayca izlenen bir ölçüye konmuştur.Cümle gereksiz,boş lakırdılardan arınmıştır.
C: Seciler çok az kullanılmış yada büsbütün atılmıştır.
D: Eski nesirde, konuya girmeden yapılması adet olan başlangıçlar atılmış,kestirmeden esasa girmek yolu tutulmuştur.
supergirl
ziya paşa

Hayatı [değiştir]1825'te İstanbul'da doğdu. Galata Gümrüğü'nde katiplik yapan Erzurumlu Ferideddin Efendi'nin oğludur. Bayezit Rüşdiyesi'ni bitirdi. Özel derslerle Arapça ve Farsça öğrendi. Bir süre Sadaret Mektub-i Kalemi'nde çalıştı. 1855'te Mustafa Raşid Paşa aracılığıyla sarayda Mabeyn Katipliği'ne atandı. Bu sırada Fransızca öğrendi. Ali Paşa sadrazam olunca saraydan uzaklaştırıldı.

1861'de Kıbrıs, 1863'te Amasya Mutasarrıfı ve Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye üyesi oldu. 1865'te Yeni Osmanlılar Cemiyeti'ne katıldı. Yeniden Kıbrıs'a atanınca 1867'de Namık Kemal ile birlikte Londra'ya kaçtı. Birlikte Yeni Osmanlılar'ın yayın organı olan Hürriyet gazetesini yayınladılar. Namık Kemal'in ayrılmasından sonra gazetenin sorumluluğunu üstlendi. 1870'te Cenevre'ye gitti. Ali Paşa'nın ölümünden sonra 1871'de İstanbul'a döndü.

1872-1876 arasında Şurayı Devlet üyeliği ve maarif müsteşarlığı yaptı. Anayasayı hazırlayan Kanun-i Esasi adlı kurumda görevlendirildi. 1'inci Meşrutiyet'in ilanından sonra 1877'de vezir rütbesiyle önce Suriye Valiliği'ne ardından Adana Valiliği'ne atandı. 17 Mayıs 1880'de Adana'da yaşamını yitirdi.


Eserlerinin Özellikleri [değiştir]Eserlerinde 2. Abdülhamit yönetimine karşı özgürlükleri ve meşrutiyeti savundu. Batılılaşma yanlısı, yenilikçi Tanzimat Edebiyatı'nın öncüleri arasında yer aldı. Namık Kemal ve Şinasi ile birlikte yeni Türk edebiyatının temellerini attı. Türk edebiyatının kendi geleneğine sahip çıkmasını istedi, şiir ve yazı dilinin halkın dili olması gerektiğini savundu. Şiirlerinde divan şiir biçimlerini kullandı ama içerikte hak, adalet, uygarlık, hürriyet gibi temaları işledi. "Terci-i Bend" ve "Terkîb-i Bend" isimli iki şiirinde ise insanın yargısı ve gerçeği kavramanın olanaksızlığı, Tanrı'nın mutlak egemenliği gibi metafizik konular üzerinde durdu. 1874-1875'te Arap, Fars ve Türk şairlerin şiirlerini "Harabat" adlı 3 ciltlik ansiklopedide topladı.


Başlıca Eserleri [değiştir]Zafername (1868, düzyazı şiir)
Rüya (ölümünden sonra, 1910)
Veraset Mektupları (ölümünden sonra 1910)
Eş'ar-ı Ziyâ (ölümünden sonra şiir, 1881)
Şiir ve inşa makalesini yazan adam
Tercümeleri:

Viardot’tan, Endülüs Târihi'ni,
Cheruel ile Lavallee’den, Engizisyon Târihi'ni,
J.J. Rousseau’dan Emil’i,
Moliere’den Tartuffe’ü tercüme etmiştir.

namık kemal

21 Aralık 1840'ta Tekirdağ'da doğdu, 2 Aralık 1888'de SakızAdası'nda öldü. Asıl adı Mehmed Kemal'dir, Namık adını ona şair Eşref Paşa vermiştir. Babası, II. Abdülhamid döneminde müneccimbaşılık yapmış olan Mustafa Asım Bey'dir. Annesini küçük yaşında yitirince çocukluğunu dedesi Abdüllâtif Paşa'nın yanında, Rumeli ve Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçirdi. Bu yüzden özel öğrenim gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. 18 yaşlarında İstanbul'a babasının yanına döndü.

1863'te Babıali Tercüme Odası'na kâtip olarak girdi. Dört yıl çalıştığı bu görev sırasında dönemin önemli düşünürve sanatçılarıyla tanışma olanağı buldu. 1865'te kurulan ve daha sonra yeni Osmanlılar Cemiyeti adıyla ortaya çıkan İttifak-ı Hamiyet adlı gizli derneğe katıldı. Bir yandan da Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu. Gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin görüşleri doğrultusunda yaptığı yayın sonucu 1867'de kapatıldı. Namık Kemal de İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Erzurum'a vali muavini olarak atandı. Bu göreve gitmeyi çeşitli engeller çıkarıp erteledi ve Mustafa Fazıl Paşa'nın çağrısı üzerine Ziya Paşa'yla birlikte Paris'e kaçtı. Bir süre sonra Londra'ya geçerek M. Fazıl Paşa'nın parasal desteğiyle Ali Suavi'nin Yeni Osmanlılar adına çıkardığı Muhbir gazetesinde yazmaya başladı. Ama Ali Suavi'yle anlaşamaması üzerine Muhbir'den ayrıldı. 1868'de gene M. Fazıl Paşa'nın desteğiyle Hürriyet adı altında başka bir gazete çıkardı. Çeşitli anlaşmazlıklarsonucu, Avrupa'da desteksiz kalınca, 1870'te zaptiye nazırı Hüsnü Paşa'nın çağrısı üzerine İstanbul'a döndü. Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte 1872'de İbret gazetesini kiraladı. Aynı yıl burada çıkan bir yazısı üzerine gazete hükümetçe dört ay süreyle kapatıldı. Namık Kemal gene İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Gelibolu mutasarrıflığına atandı. Orada yazmaya başladığı Vatan Yahut Silistire oyunu, 1873'te Gedikpaşa Tiyatrosu'nda sahnelendiğinde halkı coşturup olaylara neden oldu. Bu haberi İbret gazetesinin yazması üzerine o sırada İstanbul'a dönmüş olan Namık Kemal birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı. Bu kez kalebentlikle Magosa'ya sürgüne gönderildi. 1876'da I. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-î Esasi'yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca II. Abdülhamid Han'ın Meclis-i Mebusan'ı kapatması üzerine tutuklandı. Beş ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Midilli Adası'na sürüldü. 1879'da Midilli mutasarrıfı oldu. Aynı görevle 1884'te Rodos, 1887'de Sakız Adası'na gönderildi. Ertesi yıl burada öldü ve Gelibolu'da Bolayır'da gömüldü.

Namık Kemal ilk şiirlerini çocuk denecek yaşlarda yazmaya başlamıştır. İstanbul'a geldikten sonra eski ve yeni kuşaktan şairlerin bir araya gelerek kurdukları Encümen-i Şuârâ'ya ve kimi Divan şairlerine nazireler yazmıştır. Şinasi'yle tanışıncaya değin, şiirlerinde tasavvuf etkileri görülür. Bu dönemde özellikle Yenişehirli Avni, Leskofçalı Galib gibi şairlerden etkilenmiştir. Şinasi'yle tanışmasından sonra şiirlerindeki içerik de değişmiştir. Günlük konuşma dilinden alıntıların yanı sıra, o zamana değin geleneksel Türk şiirinde görülmemiş olan "hürriyet kavgası", "esaret zinciri", "vatan", "kalb-i millet" gibi yepyeni kavramlarla birlikte, doğrudan doğruya düşüncenin aktarılmasını amaçlayan bir tür "manzum nesir" oluşturmuştur. Bosna-Hersek Savaşları, 93 Savaşı gibi olayların yarattığı sonuçlar, onun yazdığı vatan şiirlerini etkilemiştir. Bu şiirlerin en tanınmışları arasında "Vâveyla", "Vatan Mersiyesi", "Vatan Şarkısı" ve "Hürriyet Kasidesi" yer alır. Namık Kemal şiirleriyle şiir tekniğine büyük bir katkıdabulunmuş sayılmazsa da o günler için alışılmamış diri bir sesle konuşmuş olması ve yapıtlarına kattığı yeni kavramlarla Türk şiirini Divan şiirinin edilgen edasından kurtarmıştır. Bütün bu nitelikler onun Vatan Şairi olarak anılmasına yol açmıştır.

Tiyatro türüne özellikle önem veren Namık Kemal, altı oyun yazmıştır. Bir yurtseverlik ve kahramanlık oyunu olan Vatan Yahut Silistire yalnız ülke için değil, Avrupa'da da ilgi uyandırmış ve beş dile çevrilmiştir. Magosa'dayken yazdığı Gülnihal'de baskıya ve zulme karşı duyduğu tepkiyi dramatik bir biçimde dile getirmiştir. Oyunun sahnelenmesinde pek çok bölüm sansür tarafından çıkarılmıştır. Namık Kemal yine Magosa'da yazdığı Akif Bey'de, yurtsever bir deniz subayının göreve koştuğu sırada karısının kendisine bağlılık göstermeyişini anlatırken, ahlaksal bir yorum da getirir. Zavallı Çocuk'ta görücü yoluyla evlenmeye karşı çıkar. On beş perdelik Celaleddin Harzemşah, Namık Kemal'in en beğendiği yapıtı olarak bilinir. Oyun, Moğollar'a karşı İslam dünyasını koruyan Celaleddin Harzemşah'ın kişiliği çevresinde gelişir. Bu eserde Namık Kemal, İslam birliği düşüncesini kapsamlı bir biçimde sergilemiştir. Namık Kemal'in ilk romanı olan İntibah 1876'da yayımlanmıştır. Ruhsal çözümlemelerinin, bir olayı toplumsalve bireysel yönleriyle görmeye çalışmasının yanı sıra, dış dünya betimlemeleriyle de İntibah Türk romanında birbaşlangıç sayılabilir. Eleştirmenler Namık Kemal'in bu romanda yüksek bir edebi düzey tutturamadığı görüşündebirleşirler. Dört yıl sonra yayımladığı Cezmi, tarihsel bir romandır. Kırım Şehzadesi Adil Giray'ın yaşadığı aşk ve Cezmi'nin onu kurtarmak isterken geçirdiği serüvenlerle gelişen romanda, Namık Kemal'in tam anlamıyla Avrupa Romantizmi'nin etkisinde olduğu izlenir. Namık Kemal'in yaşamı boyunca ilgi duyduğu alanlardan birisi de tarihtir. Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş ve yükseliş dönemlerini anlattığı Devr-i İstila yayımlandığında büyük ilgi görmüştür. 1872'de çıkan Evrak-ı Parişan'da, Selahaddin Eyyubi, Fatih gibi tarihi kişilikleri, Barika-i Zafer'de İstanbul'un alınışını anlatır. Ahmed Nâfiz takma adıyla yayımladığı Silistire Muhasarası ve Kanije, yine Osmanlı tarihine ilişkin kahramanlık olaylarını ele alan kitaplardır. Namık Kemal'in, tarih konusunda en kapsamlı çalışması olan Osmanlı Tarihi'nde, Hammer'in etkisinde kaldığı, yapıtın bilimsel olmaktan çok, eğitici değer taşıdığı konusunda görüşler ileri sürülmüştür. Yarım kalan bu yapıtın ilk basımı II. Abdülhamid tarafından yasaklanmıştır. 1975'te yayımlanan Büyük İslam Tarihi adlı yapıtındaysa Namık Kemal, İbn Haldun, İbn Rüşd gibi yazarlardan yararlanmış olduğunu belirtmiştir. Namık Kemal romanı ve tiyatroyu toplumsal yaşama soktuğu gibi, edebiyat eleştirisini de Türkiye'ye ilk getiren kişilerden biri olmuştur. En önemli eleştiri eserleri Tahrib-i Harâbât ile Takip'dir. Eleştirilerinde canlı, dolaysız bir üslup kullanmıştır. Tahrib-i Harâbât, Ziya Paşa'nın Harâbât adlı güldestesine karşı yazılmış sert bir eleştiri niteliğindedir. Takip de yine aynı güldestenin ikinci cildini eleştirir. Mukaddeme-i Celal eleştirisinde Namık Kemal, Batı edebiyatı ile Doğu edebiyatını karşılaştırmış, tiyatro, roman türleri üstünde durmuştur. Namık Kemal gazeteci olarak da Türk kültürü içinde önemli bir yer alır. Döneminin hemen hemen bütün yenilik yanlısı ve ilerici gazetelerinde yazmıştır. Siyasal ve toplumsal sorunlardan edebiyat, sanat, dil ve kültür konularına dek çok çeşitli alanlarda yazdığı makalelerin sayısı 500 kadardır. Bunlarda düzyazıdaki üstün yeteneğini ortaya koyduğu ve çok etkili bir üslup yarattığı kabul edilir.





ESERLERİ:
Oyun: Vatan Yahut Silistire, 1873 (yeni harflerle, 1940); Zavallı Çocuk, 1873 (yeni harflerle, 1940); Akif Bey, 1874 (yeni harflerle, 1958); Celaleddin Harzemşah, 1885 (yeni harflerle, 1977); Kara Belâ, 1908. Roman: İntibah, 1876 (yeni harflerle, 1944); Cezmi, 1880 (yeni harflerle, 1963).Eleştiri: Tahrib-i Harâbât, 1885; Takip, 1885; Renan Müdafaanamesi, 1908 (yeni harflerle, 1962); İrfan Paşa'ya Mektup, 1887; Mukaddeme-i Celal, 1888. Tarihsel Yapıt: Devr-i İstila, 1871; Barika-i Zafer, 1872; Evrak-ı Perişan, 1872 (yeni harflerle, 1973); Kanije, 1874; Silistire Muhasarası, 1874 (yeni harflerle, 1946); Osmanlı Tarihi, (ö.s.), 1889 (yeni harflerle, 3 cilt, 1971-1974); Büyük İslam Tarihi, (ö.s.), 1975. Çeşitli: Rüya, 1893; Namık Kemal'in Mektupları, Ö.F. Akün (yay.), 1972.

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Peçeye İsyan
Namık Kemal'in Torununun Anıları
(Unveiled)
Selma Ekrem
Anahtar Kitapları Yayınevi

Namık Kemal'i hepimiz tanırız. Tarihle ilgilenenler oğlu Ali Ekrem Bey'i de bilebilir. Oysa torunu Selma Ekrem'i yakın aile çevresi dışında bilen pek az çıkar. Üstelik bu insan, 1923 yılında, 21 yaşında bir genç kızken ABD'ye gitmek zorunda kalmış, 1986'da ölümüne kadar orada yaşamışsa. Bu kitabın yayınlanmasıyla birlikte onu herkes tanıyacak. Çünkü 1930 yılında
ABD'de ardarda dört baskı yapan ve büyük övgüler alan anıları tarihsel bir değer taşıyor. Zaman dilimi olarak 1902-1923 tarihleri arasını kapsayan anılar, çocuk ve genç kız gözüyle, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'na ilişkin gözlemlerini, tanıklıklarını yalın ve akıcı bir dille anlatıyor...

2.Boğaz'daki Aşiret
Mahmut Çetin
Edille Yayınları

"Boğaz'daki Aşiret" başlığı ister istemez "Boğaz Neresi" ve "Aşiret Kim" sorularını akla getiriyor. Evet Boğaz, bildiğimiz Boğaziçi. Genelde kırsal kesimle alakalı bir kavram olan aşiret kelimesi ise Boğaziçi"nde bir kast oluşturan büyükçe bir ailenin tarihini anlatırken hassaten seçildi. Bir sülale tarihi diyebileceğimiz Boğaz'daki Aşiret yer yer Türk Solu tarihi, yer yer de
Batılılaşma Tarihi'nin belirli dönemlerini resmediyor. Aileler arasında evliliklerle kurulan bağların, sanata, ticarete, eğitime, bürokrasiye ve giderek bir yabancılaşma zihniyeti şeklinde hayata nasıl yansıdığı eserdeki ipuçları yardımıyla daha iyi görülecektir zannediyoruz.

Boğaz'daki Aşiret, dört büyük ailenin birbirleriyle irtibatından oluşur. Eser bu sebeple dört bölüm olmuştur. Aile büyüklerinin asıl isimleri seçilerek de Konstantin'in Çocukarı, Detrois'in Çocukları, Sotori'nin Çocukları, Topal Osman Paşa - Namık Kemal kanadı bölümleri ortaya çıktı. Boğaz'daki Aşiret! şenlikli bir kitap. Ali Fuat Cebesoy'dan Nazım Hikmet'e,
Oktay Rifat'tan Refik Erduran'a, Rasih Nuri İleri'den Ali Ekrem Bolayır'a, Zeki Baştımar'dan Sabahattin Ali'ye, Numan Menemencioğlu'ndan Abidin Dino'ya uzanan ilginç akrabalık zinciri.

Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan "Boğaz'daki Aşiret"in, batılılaşma tarihinde oynadığı roller...

Kimlerin kimlikleri, Çıldırtan çizelgelerle soyağaçları. Ve dipnotlar! Onlar hiç bu kadar sevimli olmamışlardır.





Şinasi (İbrahim Şinasi)'in Hayatı ve Edebi Kişiliği İbrahim Şinasi 5 Ağustos 1826’da İstanbulda doğdu, 13 Eylül 1871’de aynı kentte öldü. Topçu yüzbaşısı olan babası Mehmed Ağa 1829’da Osmanlı Rus savaşı sırasında vurularak ölünce, annesi onu yakınlarının desteği ile büyüttü. Şinasi ilk öğretimini Mahalle Sübyan Mektebi’nde ve Fevziye Okulunda tamamladıktan sonra Tophane Müşiriyeti Mektubi Kalemi’ne katip adayı olarak girdi. Burada görevli memurlardan İbrahim Efendi’den Arapça, Farsça ve Osmanlıca’nın yazı kuralarını öğrendi, yine aynı kalemde görevli eski adı Chateaneuf olan Reşat Bey’den Fransızca dersi aldı. Bu görevindeki çalışkanlığı ve başarısı nedeniyle önce, memurluk sonra hulefalık derecesine yükseltildi. 1849’da bilgisinin artması için devlet tarafından Paris’e gönderildi. Burada matematik, tarih, doğabilim ve toplumsal bilimlerle ilgilendi. Edebiyat ve dil konularında çalışmalarını sürdürdü. Doğabilimci De Sacy ailesiyle dostluk kurdu Ernest Renan’la tanıştı. Lamartine’nin toplantılarına izledi. Doğubilimci Pavet de Courteille’e bilimsel çalışmalarında yardım etti. Dilbilimci Littré ile tanıştı. 1851’de Société Asiatique’e üye seçildi. 1854 Paris dönüşünde bir süre Tophane Kalemi’nde çalıştı. Daha sonra Meclis-i Maarif üyeliğine atandı. Encümen-i Daniş’te(ilimler akademisi) görev yaptı. Koruyucusu Mustafa Reşit Paşanın görevinden ayrılması üzerine, eğitim ve öğretim kurultayına sakalını keserek geldiği için üyelikten çıkarıldı. Raşit Paşa 1857’de yeniden sadrazam olunca, Şinasi de eski görevine döndü. 1860’da Ağah Efendi ile Tercüman-ı Ahvâl gazetesini çıkardı.. devlet ilerin eleştirmesi ve Sultan Abdülaziz’e karşı girişilen eylemin düzenleyicilerinin yanında yer alması nedeniyle 1863’teki Meclis-i Maarif’teki görevine son verildi. Gazeteyi Namık Kemal’e bırakarak 1865’te Fransaya gitti. Orada sözcük çalışmalarına yöneldi. Société Asiatique üyeliğinden ayrıldı. 1867’de İstanbul’a dönünce bir basımevi açtı, yapıtlarının basımıyla uğraşmaya başladı. Kısa bir süre sonra beyin tümöründen öldü.

19. yy başları Osmanlı İmparatorluğunun bir çöküşün eşiğine geldiği yıllardı. Batıya yönelerek ve Batının desteğiyle önlenebileceğine inanmıştı. Batılılaşma hareketi ile yeni insanın yetişmesinde etkili olabilecek olan batı kültürünün ve onun kaynaklarını tanıtma amacı ön planda tutularak Avrupa’ya öğrenci gönderilip onların bu yönde eğitilmesinde çalışılıyordu. Bu grup içinde yer alan Şinasi batı , özelikle de Fransız Kültürüyle de çalıştı. Şinasi, ülkenin uygarlaşma yoluyla gelişebileceğini bununda Batı örnek alınarak eğitim alanında uygulanacak akılcı bir yöntemle gerçekleşebileceğini savunmuştur. Bu amaçla yazarlığında çok yönlü bir çaba içine girmiştir. Gazete çıkarmış, makale, şiir ve oyun yazmış, sözlük çalışmaları yapmıştır. Halkın “aydınlanmasına” yönelik bu çalışmalarında eğitime önem vermiştir. Dilin yalınlaşması ve edebiyatın halkın anlayabileceği bir dilde yazılması çabasının ilk örneklerini ortaya koymuştur.

Batılılaşma sorununa yaklaşımında savunduğu düşünceleri gazeteciliği aracılığıyla halka iletmiştir. Bu amaçla kaleme aldığı yazıları önce Tercüman-ı Ahvâl’de daha sonrada Tasvir-i Efkâr’da yayımlamıştır. İmparatorluğun iktisadi ve toplumsal yapısının gelişimine ilişkin sorunlara değinerek, halkın yönetimde söz sahibi olması düşüncesine savunmuş, “ulus”, ”Özgürlük”, “kamuoyu”, “yasal haklar”, “basın özgürlüğü” gibi, o günün düşün yaşamına henüz girmemiş bir takım yeni kavramları tartışma gündemine getirmiştir.

Düzyazılarında yalın bir dil kullanılmıştır. Dili Osmanlıca’nın süslemelerinden arındırarak doğru ve güzel yazmaya öncelik tanınmıştır. Dildeki yalınlaşma çabasını edebiyat ve tiyatro alanındaki yenileştirme çabaları ile desteklemiştir. Batı şiirini tanıtma, yeni şiir biçimlerini edebiyata sokma amacı ile Fransız şairlerinden çeviriler yapmıştır.

Gazeteciliği ;

Şinasi, 1860’da Agâh Efendi ile birlikte Tercümân-ı Ahval gazetesini çıkarmaya başlamıştır. Bilindiği üzere, o tarihe dek ülkemizde ancak iki gazete yayımlanmıştır. .Bunların ilki, 11 Kasım 1831’de yayımlanmaya başlayan Takvim-i Vakkayi ‘dır. İkincisi de 1849 Ağustos’unda William Churchill adında bir yabancı tarafından yayımlanmaya başlanan Ceride-i Havadis’tir. Birincisi, devletin resmi gazetesidir, devletle ilgili haberlerle metinleri yayımlayan bugünkü Resmi Gazetenin ilk örneği sayılan bir organdır. Haftada bir yayımlanan bu gazete, düzensiz olarak, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışına kadar 4608 sayı çıkmıştır. Ceride-i Havadis de haftalıktır. 1860’larda azınlıklar tarafından çıkarılan daha 13 gazetenin bulunduğu anlaşılmaktadır. Demek oluyor ki, o tarihte, Türklerin çıkardığı Türkçe bir gazete yoktur.

Şinasi, bir gazete çıkartmayı düşünüyordu. Gazete, ona göre, “yurttaşların söz ve yazı ile kendi yurtlarının yararına fikir yürütmeleri” ni sağlayan bir araçtır. Bu düşüncelerle dolu olarak Agâh Efendi ile 1860 Nisan ayında izin alınmış ve gazetede 22 Ekim 1860 tarihinde çıkabilmiştir. Ancak Şinasi, bu gazete 24 sayı çalışmış, sonra da ayrılmıştır. Daha sonra da kendi başına bir gazete çıkarmaya yönelir ve iznini 2 Temmuz 1861 tarihinde aldığı Tasvir-i Efkâr gazetesi 27 Haziran 1862’de yayımlanır. Haftada iki kez çıkan bu gazetenin sayfa düzeni değişmezdi; haberlerle yazıların özel yerleri vardı. İlk sayısına yazdığı önsöz nieliğindeki makalesinde gazetecilik anşlayışını belirtmiştir. Bu gazete, okurlarca olumlu karşılanmış ve Fuat Paşa, gazeteyi Padişah’a da sunmuştur. Gazeteyi çok beğenen Padişahın, 500 altın armağan verdiği, Şinasi’nin de kabul emediği söylenmekedir. Gazete, dil ve yazın tartışması gibi bir yolu da açmıştır. Cevide-i Havadis ile yapılan bu tartışma gazetenin sürümünü ve Şinasi’nin ününü arttırmıştır.

Şinasi, bu gazeteyi 260 sayı sürdürmüş, sonra Namık Kemal’e bırakmıştır. Şinasi’nin o sırada çalışmakta bulunduğu Meclisi Maarifteki görevinden uzaklaştırılmasının nedeni olarak, gazetesinde, devlete yönelik olumsuz yazılara yer vermesi gösterilebilir. Gerçekten, Şinasi, 1863’te görevinden uzaklaştırılmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar, bu uzaklaştırmanın çeşitli olasılıkları üzerinde durup bazı sonuçlara varmıştır, ama bunların birer sanıdan ileri geçmediğini kendisi de belirtmiştir. Onun da dediği gibi bu uzaklaştırmanın nedeni kesinlikle bilinmemektedir. Bundan sonra da gazetesini 2 yıl kadar yayımlamış sonra Paris’e kaçmıştır.

Düşünceleri ve Sanatı;

Şinasi, 1839 Fermanı ile başlayan yeni dönemin ilk ve önemli kişilerinden biri olmuştur. 1849 yılında Fransa’ya gitmiş ve orada çok çeşitli konularda çalışmıştır. Fransa’da gördüüğ çağdaş gazetecilik üzerinde düşünmüş ve bir gazetenin nasıl olması gerektiğini yıllarca kafasının içinde oluşturmuş, batı gazeteciliği ile bağdaştırmıştır. Resmi görevlerinin yanında yazımla ilgilenmiş, Fransız şiirinden çeviriler yapmıştır. Daha sonraki yıllarında ise büyük bir sözlükle uğraşmıştır.

Şinasi, bütün bu yıllar boyunca yaptığı çalışmaların pek azını yazıya dökmüştür fakat birçok konuda bir şey yazmamıştır. Sözgelişi, ilk Paris yaşamı ile ilgili olarak, bir iki mektup dışında fazla bir şey bilmiyoruz. 1865 yıllındaki kaçışı üzerine de kendi kaleminden çıkmış herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. İkinci kaçışında ne yapmış, nasıl yaşamış, nasıl geçinmiştir? Bütün bunlar bilinemiyor. Yazılı bazı bilgilerinde gerçekle ilgisi bulunmadığı zamanla anlaşılmaktadır. Birçok nokta karanlıkta kalmıştır.

Şinası’nin yapıtlarının sayısı da fazla değildir.

B) Şinasi’nin Sanatı;

Şinasi’nin sanat yönü ,Tanpınar’ın da dediği gibi, “parça parça gelen ve sınırlı hedeflerin ötesine geçemeyen , yenilikleri belirli bir yönde toplayan ve atılımı en muhtaç olduğumuz biçimde topluma döndüren, o olmuştur.” Fakat , gerek kişisel yaşamı ve gerekse düşüncelerine dönük gelişimi hakkında bilgimiz çok azdır. Elde bulunan yapıtlardan da onun oldukça kısır bir yazı temposu olduğu sonucuna varabiliriz. Belki de büyüyk bir sözlük (kamus) hazırlama yolundaki tutkusu yüzünden yazmayı ihmal etmiştir. Uzun yıllar Türk toplumu dışında yaşaması ve son yıllarını insanlardan uzak, kendi dünyasında, garip bir sessizlik içinde geçirmesi nedeniyle bilgilerimiz sınırlı kalmaktadır. Fransa’da dostluk kurduğu Sacy, Littré ve Renan gibi bilginlerle ve dilcilerle ilişkileri, Fransız yazarlarının etkileri hakkında da herhangi bir bilgimiz yoktur.

Kendisinden pek az yapıt kalabilmiştir. Tanpınar’a göre, yapıtları, “ ilk bakışta, daha çok bir deniz kazasından sonra şurada burada toplanan enkazı andıran dağınık şeylerdir.” Ama gene de bir çağın içinde çabalamış ve büyük ölçüde de etkili olmuştur. Çağının bazı sorunlarına, bazı baskılarına karşı çıkamadığı anlaşılmaktadır. Çünkü, tanpınarın’ın dediği gibi,”Şinasi’yi çok kez bir muamma çözer gibi okumak zorunludur. Onun yapıtı hiçbir zaman cömert bir kaynayışla bize gelmez. Onu, ancak gizliden konuşan birini dinliyormuş gibi dikkatle üzerinde durulması gereken birtakım kısa işaretlerle yakalamak mümkündür. Bu işaretlerin analamı çözülünce Şinasi’nin nasıl bir bilinçle birtakım çok esaslı şeylerin üzerinde durduğu ve rastlantı sanılan bu yapıtın, nasıl bir hesabın sonucu olduğu anlaşılır.” Türkçe’nin sadeleşmesinde olduğu gibi şiirin sadeleşmesinde büyük rolü olmuştur. Dünyamızın da bugünkü düzeyine ulaştırmada olmasa da yöneltilmesinde onun büyük rolü, büyük emeği ve payı vardır.

Şiiri kurudur, lirizmden uzaktır. Yazılarında pürüzler görülebilir. Ama o, daha çok bir düşünce adamı olarak ele alınıp değerlendirilmelidir. Kendisi sanat yapmayı hiç düşünmemiştir. Daha çok batılı bazı düşünceleri aktarmak konusunda bir araç olarak görmüştür sanatı. Eski şiirin sanatsal yönlerini ve bunun karalını çok iyi bilmektedir. Ama bunları bir yana itmiş ve öğreticiliğe önem vermiştir. Bu anlayışın içinde, birçok konuya değinmiştir. Bir gazeteci olması nedeniyle de konularını çeşitli olduğu söylenebilir. Gazetesinde, gazeteciliğin be olduğundan başlamış, tarihsel gelişimini ortaya koymuş, gazetecinin ve gazetenin görevlerini açıklamıştır. Öte yandan, güncel konulara eğilmiş, dilencilerin durumundan, Karadağ başkaldırısının bastırılmasına; Papalığın dinle dünya işlerinin ayrılması konusundaki tutumundan, Maliyedeki yolsuzlukların ortaya çıkarılmasına; üniversitede doğa bilgisi dersinin başlamasından;Osmanlı genel sergisine, Avrupa’dan mal getirilmesine; İstanbul sokaklarının aydınlatılmasına dek birçok yazısı bu arada anılabilir. Şiirlerinde de değişik konuları işlediği görülmektedir.

Annesine Paris’ten yazdığı mektupların birinde, kendisini din, ulus ve yurt yoluna adadığını söylemiştir. Böylece, onun, insana ve toplumsal sorunlarına önem verdiği ortaya çıkmaktadır. Şinasi, hem toplumsal değişmeye bir bakıma katkıda bulunan, hem de onu yazılarında yansıtanlardan biri olmuştur. Batıya yönelişinin sancıları, ilk görüntüleri, ilk sıkıntıları onun yapıtlarından bugüne dek gelebilmiştir. Tanzimat Fermanının getirdiği bütün yenilikleri görmüş ve yaşamıştır. Yüzyıllar boyunca gücünü dinsel bir kaynaktan alan yönetim düzeni yıkılmaya, yasalara dayalı bir düzen gelmeye başlamıştır. Bu yasalar, özgürlüğe açılan birer pencere; köleleri özgürlüğe kavuşturan birer belge(ıtıknâme)dir. Artık us, her şeyin üzeri nde tutulmakta ve insan usuna dayanarak araştırıcı ve eleştirici olmaktadır.

Şinasi, yazın alanında da değişiklikler ve yenilikler yapılmasını ilk görenlerden olmuştur. Bu değişim içindeki insanların duygularını, gereksinmelerini, isteklerini yansıtan bir yazın anlayışından yanaydı. Fransa’da, ilkin romantiklerle karşı karşıya geldiği ve onların yapıtlarını okuduğu söylenebilir. Anacak daha sonra usa önem veren kişilerle ilişkiler kurmuş( Pirre B ayle, Fortenelle, Renan gibi) ve onların yapıtlarını okuyup incelemiştir.

Şinasi, geride pek az ürün bırakmıştır. Daha çok yazabilseydi etkileri daha geniş oyumlu olurdu. Çevresinden kopuk yaşayan Şinasi’nin düşünceleri, daha çok onun yetiştirdiği kişilerin savaşımcı atılımları ile gerçekleşmiştir denilebilir.

Bazılarına göre, Şinasi’de romantiklerin büyük izleri vardır. Yapıtları incelendiğinde ise, böyle bir ize rastlamak kolay değildir. Buradaki romantiklik belki düşçülük (ütopya) anlamında doğrudur. Çünkü, o, ulusu bir anda batı düzeyine yükseltmek düşüncesinde idi. Bunun da halkın anlayacağı bir dille yazmak ve sorunları böylece halka aktarmaktan geçtigini düşünmüştü. Okuyup yazma oranının birden artacağı, halkın da Fransız ekinini hemen özümseyebileceği görüşündeydi. Belirli bir süre sonra bunun gerçekleşmemesi karşısında karamsarlığa düşüp topluma ve kendine küstüğü de düşünülebilir. Doğuştan içine kapanıklığının da bunda büyük etken olduğu söylenebilir.

Şinasi’nin yapıtlarını ele alıp değerlendirdiğimizde, gerçekçiliğinin izlerinin daha fazla olduğu anlaşılır. Çünkü, Şair Evlenmesi, sanat yönü bir yan, gerçek bir gözlemin izlerini taşır. Gazetelerde yayımlanan yazıları da gerçek bir gözlemci ve saptayıcı olarak güncel olaylara eğildiğini göstermekte, ortaya koymaktadır. İnsanı, soyut bir varlık olarak almayıp toplum içinde ele alması ve toplumu bir gerçek olarak kabul etmesi de bunun başka bir kanıtıdır. Şinasi için bir toplumcu demek elbette kolay değildir; ama, gerçekçi demekten de çekinmeye bir neden yoktur.

Şinasi’nin Şiir Dünyası

Şinasi’nin bir kitapta (Müntahabât-ı Eş’ar) toplanmış bulunan şiirlerinin sayısı oldukça azdır. Kitap, ad olarak seçilmiş şiirler olduğuna göre, başka şiirlerinin bulunduğu da akla gelmektedir. Ancak, fazla şiirinin olmadığı yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır.

Tanpınar, onun şiirini üzerine şunları söyler: “Bize kadar gelen şiiri az ve kurudur; bazı maharet ve hünerlerine rağmen - bütün eski sanatları bilir, bilhassa iyi tarih düşürür - hiçbir zaman gerçek ve saf bir şiir zevkine hitap etmezler. Umumi olarak Şinasi’nin şiirini, biz ancak açtığı ve hız verdiği büyük hareketle beğenir ve severiz. O, edebiyatımızın bugün dahi devam eden bir dynastie’nin sahibi olduğu için büyüktür. Manzum tercümeleri – bizim için yeni bir âlemin müjdecisi olmalarına göz yumulursa – asıllarının güzelliğini uzaktan bile hatırlatmadığı gibi, Lamartine’den çevirdiği dört kıtalık bir parça hariç, bir bütünlük fikri verecek kadar tam bir tercümesi de yoktur.”

Bu satırlarındaki yargısı ile, Tanpınar, onun şiirlerine yaklaştırır bizi. Zamanında ve biraz daha sonraki günlerde yapılan değerlendirmelerde, Şinasi’nin şiiri, yeni şiirin örneği oalrak görülmüştür. Bu yargı, şiirlerinin içeriğinden kaynaklanmaktadır. Biliyoruz ki, Şinasi, şiirine öz olarak batı düşüncelerini koymuş ve sürüp gelen Divan şiirinin özünü böylece değiştirmiştir. Öz olarak gördüğümüz gerçekten de değişiktir. Özgürlük düşüncesi, usa verilen önem, yeni bir yönetim düzeni, yepyeni bir anlayış şiirinin yeni olan özüdür. Ancak, şiirinin dış görüntüsüne bakıldığında, eski şiirin kalıplarını pek zorlamadığı, hatta aynen kabul ettiği de bir gerçektir. Şiirinde görülen sade dil ve düşünceleri halka aktarmak için kullanılan yalın anlatım dışında bir yenilik getirdiği pek söylenemez; ama, bunlar o gün için elbette çok büyük yenilikler arasında sayılmaktadır. Şiirinde lirizmin yerini us almıştır. Söyleşi, Nef’i tarafından yazılan ve yazgıcılığa yaslanılan bir gazele yaptı benzekte, yazgıcılığa karşı çıkmış ve usçuluğu üstün tutmuştur.

Şiirinin dili: bugün için bir ölçüde yadırgansa da, çağına göre sade sayılmalıdır. Onun şiirinde eski ve yeni sözcükler (halk sözcükleri) gibi bazı eski tamlamalarla yeni tamlamalar yan yanadır. Özellikle ilk şiirlerinde eski şiirin etkisi iyiden iyiye bellidir. Fransa’dan döndükten sonra yazdıklarında bu etki oldukça azalır.




bu konu zaten açılmıştı biraz daha dikkatli olalım bence....
diğer dokümana göre daha kapsamlı..
paylaşım için teşekkürler...
Referans URL