Dersizle Forumları

Full Versiyon: Dönem Ödevi İstek
Şu anda tam olmayan bir veriyonu görüntülüyorsunuz. Tam versiyonu görmek için, buraya tıklayın
sunguralp
.a Hava Kirliliğinin Sağlık Üzerine Etkileri

1950 lerden beri hava kirliliğinin insan sağlığına etkilerini gösteren kanıtlar vardır. 1980 sonları 1990 larda ise yeni epidemiyolojik çalışmalarla hava kirliliğinin sağlığa etkileri gösterilmiştir. Bu çalışmalar önce ABD ve Avrupa ülkelerinde yapılmış, daha sonra pek çok ülkede de benzer çalışmalar ile sağlığın olumsuz etkilendiği gözlenmiştir. Bu çalışmalarda ölümler, hastaneye başvurular gibi sağlık göstergeleri ile havadaki kirleticilerin konsantrasyonunun ilişkisi aranmış ve her ikisinin birlikte artış veya azalış gösterdiği belirlenmiştir.



Hava kirleticilerindeki günlük artışlar çeşitli akut sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Örneğin kirletici konsantrasyonunda artma astma ataklarında artışa yol açmaktadır. Kirleticilere uzun süreli maruz kalım ile sağlıkta kronik etkiler ortaya çıkmaktadır. ABD ve Hollanda'da yapılan çalışmalarda hava kirliliği olan  bölgelerde  yaşayanların ömrünün, kirliliğin olmadığı bölgelerde yaşayanlara göre 1-2 yıl daha kısa olduğu belirlenmiştir. Yalnızca gelişmekte olan ülkelerde havada bulunan partiküler madde ve kükürt dioksit  nedeniyle yılda  500,000  kişinin öldüğü tahmin edilmektedir.



Hava kirliliğinin sağlık etkisi öksürük ve bronşitten, kalp hastalığı ve akciğer kanserine kadar değişmektedir. Kirliliğin olumsuz etkileri sağlıklı kişilerde bile gözlenmekle birlikte, bazı duyarlı gruplar daha kolay etkilenmekte ve daha ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır (Tablo.2). Bu gruplardan biri yaşlılardır. Fizyolojik kapasitesi  ve fizyolojik savunma mekanizması fonksiyonlarındaki azalma, kronik hastalıklardaki artma nedeniyle yaşlılar normal popülasyondan daha duyarlıdır, bu nedenle daha kolay etkilenmektedir. Küçük çocuklar savunma mekanizması gelişiminin tamamlanmaması, vücut kitle birimi başına daha yüksek ventilasyon hızları ve dış ortamla daha sık temas nedeniyle daha fazla riske sahip diğer bir gruptur. Yaş yapısı yanısıra hava yolunda daralmaya yol açan hastalıklar da kirleticilere duyarlılığı artırmaktadır. Yapılan çalışmalar kirlilik arttıkça astma ve kronik obstrüktif akciğer hastalıkları (KOAH) gibi hastalıkların alevlenmelerinde  artış olduğunu göstermiştir. Kalabalık yaşam, yetersiz sanitasyon, beslenme yetersizliği gibi düşük yaşam standartları da duyarlılığı etkileyen faktörlerdendir. Bu koşullarda yaşayanlar enfeksiyon hastalıkları sorunları ile karşı karşıyadır ve yetersiz sağlık hizmeti almaktadırlar. Bu nedenle hava kirliliğinin sonuçlarından daha fazla etkilenilmektedir.



Tablo.2 Hava Kirliliği ve Risk Grupları

v            Bebekler ve gelişme çağındaki çocuklar

v            Gebe ve emzikli kadınlar

v            Yaşlılar

v            Kronik solunum ve dolaşım sistemi hastalığı olanlar

v            Endüstriyel işletmelerde çalışanlar

v            Sigara kullananlar

v            Düşük sosyoekonomik grup içinde yer alanlar





Genel olarak havadaki kirleticilerin sağlığa etkileri şöyle toparlanabilir;

·        Solunum fonksiyonlarında bozulma

·        Solunum sistemi hastalıklarında artış

·        Kronik solunum sistemi  hastalığı olan kişilerin hastalıklarının alevlenmesinde artış

·        Kronik kalp  hastalığı olan kişilerin hastalıklarının alevlenmesinde artış

·        Kanser insidansında artış

·        Erken ölüm insidansında artış



Çevresel hava kirliliğinin toplum sağlığı ile ilişkisi değerlendirilirken yukarıda sıralanan doğrudan sağlık etkilerinin yanı sıra içme ve sulama suyu kaynaklarının, bitki örtüsünün zarar görmesi ve mikro klima değişiklikleri nedeniyle dolaylı etkilerini de göz önünde bulundurmak gereklidir. Tüm bunların yanı sıra ortamın nem oranı, sıcaklık, sıcaklık değişim hızı, rüzgarlar ve benzeri etmenler de çevresel hava kirliliğinin sağlık sonuçları üzerinde etkili olmaktadır.



İnsan sağlığını etkileyen havadaki kirletici maddeler içinde yer alan ve hava kirliliği ölçümlerinde değerlendirilen SO2 ve asılı partiküler maddelerin etkileri ayrı ayrı gözden geçirilebilir. Tüm kirleticilerde olduğu gibi bunların oluşturacağı sorunun ciddiyeti iki faktöre bağlıdır; kişi bu maddelere ne miktarda ve ne kadar süre ile maruz kalmaktadır.



Sülfürdioksit (SO2)



24 saatten kısa süreli maruz kalımda , inhalasyondan sonraki ilk bir kaç dakika içinde  akut yanıt oluşur. Etki solunum fonksiyonlarında değişme, hırıltılı solunum ve nefes darlığı gibi semptomlarda artış şeklinde ortaya çıkar. Hem normal kişiler hem de astmatik kişiler etkilenir, ancak astmalılar en duyarlı gruptur. 24 saatin üzerinde maruz kalımda duyarlı hastalarda semptom alevlenmeleri görülür. Bu sürede yıllık ortalama değer 50 mg/m3 günlük değer 125 mg/m3 ü geçmeyen düşük düzeylerdeki maruz kalımda  bile  kalp ve solunum sistemi hastalıklarına bağlı ölümlerde,tüm solunum yolu hastalıkları  ve  KOAH nedenli hastane başvurularında artışlar  gözlenmiştir.



Son çalışmalar önemli sağlık sorunu yaratacak etkilerin çok düşük düzeylerde bile gözlendiğini göstermiştir. Bunların sonuçlarına göre önerilen SO 2 düzeyi 24 saat ortalaması 125 mg/m3, yıllık ortalaması ise  50 mg/ m 3 olarak belirlenmiştir. Ancak bu eşik değerlerin altında bile sağlık sorunlarının görülebileceği akılda tutulmalıdır.



Asılı partiküler madde (PM)



Sağlık üzerine etkisi partikül büyüklüğü ve konsantrasyonuna bağlıdır. PM10 (10 mm çapından küçük partiküller) ve PM2.5’un (2.5 mm çapından küçük partiküller) günlük dalgalanmalarına göre sağlık etkileri de değişir. Akut etkileri günlük mortalitede artışa, solunum sistemi hastalıklarının alevlenmesine, hastane başvurularında artışa, bronkodilatatör kullanımı ve öksürük prevalansında artışa, solunum fonksiyonlarında azalmaya yol açmaktadır. Çok düşük değerlerde bile (100 mg/m3den az) kısa süreli maruz kalım sağlığı etkilemektedir. PM'nin düşük değerlerde uzun süreli etkileri de mortalite ve solunum sistemi hastalıklarında artış ve solunum fonksiyonlarında azalma gibi  kronik etkilere yol açmaktadır.



Son zamanlarda yapılan çalışmalarda çok düşük düzeylerde bile sağlık sorunlarına neden olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle  hem  kısa süreli hem de uzun süreli ortalama konsantrasyon için önerilen bir eşik değer yoktur.



SO2 ve PM, diğer atıklara göre iki yönden farklılık göstermektedirler. Birincisi ülkemizde sadece bu iki maddenin ölçülüyor / izleniyor olması, diğeri ise termik santrallar için geliştirilmiş filtrasyon yöntemlerinin yine sadece bu iki maddeye özgü olmasıdır. Diğer bir deyişle bu iki maddenin dışındaki kirleticiler ne izlenmekte, ne de filtre edilmektedir. Oysa bu maddeler de insan ve çevre sağlığı açısından önemli etkilere sahiptirler. Ayrıca burada göz ardı edilmemesi gereken bir diğer nokta, tüm bu zararlı maddelerin birbirleriyle etkileştikleri ve ortamda birlikte bulunduklarında zararlarının arttığıdır. Dünya Sağlık Örgütü’nün 1999 yılında yayımladığı Hava Kalitesi Kılavuzu’na göre bu maddeler ve zararları şöyle belirtilmektedir:



Azot oksitler (NOx)


Kısa süreli maruziyet etkileri: Normal sağlıklı kişiler, 4,700 mg/m3 (2.5 ppm) üzerinde bir konsantrasyona maruz kaldıklarında akciğer fonksiyonlarında bir azalma görülür. 560 mg/m3’e yaklaşık 4 saat maruz kalındığında kronik obstrüktif akciğer hastalığı olanların solunum şikayetlerinin ortaya çıktığı gösterilmiştir. Aynı konsantrasyona 30-110 dk. maruz kalan astım hastalarında ise çeşitli yakınmalar oluşmaktadır.



Uzun süreli maruziyet etkileri: Akciğerlerde geri-dönüşlü ve geri-dönüşsüz birçok etkisi olduğu saptanmıştır. Akciğer dokusunda yapısal değişikliklere yol açabilmekte ve amfizem benzeri bir tabloya neden olabilmektedir.Düşük seviyeli konsantrasyonlara uzun süre maruz kalınması hücresel düzeyde değişikliklere yol açmaktadır. Ayrıca bakteriyel ve viral enfeksiyonlara karşı direnci düşürmektedir. Yapılan çalışmalar uzun süre azotdioksite maruz kalan çocukların solunum sistemi semptomlarında artış ve akciğer fonksiyonlarında azalış olduğunu göstermiştir. Ancak erişkinlerde benzer bir ilişki net olarak gösterilememiştir.



Karbon monoksit (CO)


CO alveolar, kapiller ve plasental membranlardan hızla geçer. Hemoglobine affinitesi oksijenden yaklaşık 250 kat daha fazladır ve hızla hemoglobine bağlanarak karboksihemoglobini (COHb) oluşturur. Düşük konsantrasyonlarda hipoksiye bağlı belirtiler oluşurken, yüksek konsantrasyonlarda yaşamsal tehlikeler ortaya çıkar. Toksik etkileri öncelikle beyin, kalp, iskelet kası ve fetüs gibi yüksek düzeyde oksijen kullanan organ ve dokularda oluşur.



Koroner arter hastalığı olan hastalarda artmış COHb miktarının, angina oluşum zamanını kısalttığı, EKG değişiklikleri ve sol ventrikül işlev bozukluklarına neden olduğu gösterilmiştir. Ayrıca sigara içme ile çevre ve işyerinde CO maruziyetinin kardiyovasküler mortaliteyi artırdığı bilinmektedir.



Ozon (O3) ve diğer fotokimyasal oksidanlar


O3 toksisitesi kısa dönemde akciğer fonksiyonlarında değişikliğe, solunum yollarında enflamasyona ve diğer bulgulara yol açmaktadır. Bu etkiler 160 mg/m3’lük (0.08 ppm) bir konsantrasyona yaklaşık 7 saat maruz kalan sağlıklı yetişkinlerde görülmektedir. Çocuklar ise 2 saat boyunca 240 mg/m3 O3’e maruz kaldıklarında akciğer fonksiyonlarında azalma meydana gelmektedir. Ayrıca O3 maruziyetinin solunum sistemi yakınmalarına bağlı hastane başvuruları ve astım hastalarının yakınmalarında artışa yol açtığı gösterilmiştir.



alıntıdır

sunguralp
Hava Kirliliğine Yol Açan Doğal Faktörler

a-Relief Faktörü

Bir yerleşim merkezinin kuruluşu yerinin topoğrafik birtakım özellikleri, oradaki hava kirliliğinin derecesini, kalış süresini etkilemektedir.
Relief, hava kirliliğini doğurucu bir faktör olmayıp, onun derecesini ve ortamın kirli kalma süresini etkilemektedir.
Olumsuz relief şartları yanında, olumlu özelliklere sahip olan yerleşim merkezleri üzerindeki kirli hava, çoğu zaman hafif de olsa bir rüzgar vasıtasıyla kolayca dağılabilmektedir.

b-Meteorolojik Faktörler

1-b-Basınç şartları ve rüzgar
Yüksek basınç şartlarının olduğu bir alada hava, devamlı çökme eğilimi gösterir. Bu nedenle kirli hava, yükselme ve dağılma şansı bulunmaz.
Alçak basınç (Siklon)’larda ise, hava hareketi yükselici özellik gösterir. Türbülans ve konvektif harekete sahiptir. Kirli havayı Atmosferin üst katlarına taşıyarak, yükseklerdeki rüzgarlarla dağılmasına neden olur.
Rüzgarın varlığı , kirli havanın taşınması ve bir yerlere sürüklenmesi demektir. Rüzgarın sakin veya hafif olması ise, kirli havanın olduğu yerde kalması demektir. Bu nedenle, rüzgara kapalı alanlar, kirliliğin en yoğun olduğu alanlar olarak karşımıza çıkarlar.

2-b-Nem

Havadaki nemin kirlilik açısından olumlu ve olumsuz yanları vardır. Atmosferin alt katlarında su buharlarının daha fazla olması, yere yakın güneş enerjisinin tutulmasına ve dolayısıyla daha fazla ısınmaya neden olmaktadır. Havadaki kükürt dioksit konsantrasyonunun yoğun olduğu zaman içerisinde eğer, nisbi nem de çok yüksek ise, havadaki su buharı ile kükürt dioksit reaksiyona girerek sülfürik asit oluşur. Sülfürik asidin, insan sağlığına olan zararı ise bilinen bir gerçektir.

3-b-Sıcaklık ve İnversion


Atmosferin normal seyri olarak, dikey yönde yerden yukarıya doğru gidildikçe sıcaklık sürekli olarak azalmaktadır. Bazı zamanlarda bunun aksine durum görülebilir. İşte bu gibi durumlarda sıcaklık bir yerde artıp tekrar azalma gösteriyorsa bu olaya “Sıcaklık Terselmesi” (İnversion) denilmektedir.
Hava kirliliği yönünden en tehlikeli olanı, sıcaklık terselmesinin olduğu günlerdir. İnsanlar ve diğer canlılar, bu kararlı durumun bozulmasına kadar çökmüş olan kirli havaya mahkûm olurlar.
Atmosferin normal seyri olan yükseklikle sıcaklığın azalması olayına “Lapse-rate” denir. Kuvvetli adyebatik lapse-rate olayında havada dikine olarak kuvvetli hareketler vardır. Bu kuvvetli kovektif hareket sayesinde havadaki kirleticiler de dağılma şansı bulur ki, temiz hava için en uygun ortam da bu gibi olayların olduğu zamana rastlamaktadır.
Bazı durumlarda yükseldikçe sıcaklıkta herhangi bir değişme görülmez, işte bu tür tabakalara “İzotermal Tabaka” denir.
Adyebatik lapse-rate olayı kuru ve yaş olmak üzere iki şekilde görülür. Kuru adyebatik lapse-rate olduğu durumlarda hava nemce fakirdir ve her 100m. yükseldikçe sıcaklık 0,98 C düşmektedir. Yaş adyebatik lapse-rate durumunda ise, hava nemce doygun ve her 100m. yükselin dikçe sıcaklık 0,65 C düşer. Dolayısıyla , havanın kararlı mı yoksa kararsız mı olduğu, havada bulunan nem oranına da bağlı bulunmaktadır.






Hava Kirliliğini Önlemek İçin Alınabilecek Tedbirler:


Sanayi tesislerinin bacalarına filtre takılması sağlanmalı,
Evleri ısıtmak için yüksek kalorili kömürler kullanılmalı, her yıl bacalar ve soba boruları temizlenmeli,
Pencere, kapı ve çatıların izolasyonuna önem verilmeli,
Kullanılan sobaların TSE belgeli olmasına dikkat edilmeli,
Doğalgaz kullanımı yaygınlaştırılarak, özendirilmeli,
Kalorisi düşük olan ve havayı daha çok kirleten kaçak kömür kullanımı engellenmeli,
Kalorifer ve doğalgaz kazanlarının periyodik olarak bakımı yapılmalı,
Kalorifercilerin ateşçi kurslarına katılımı sağlanmalı,
Yeni yerleşim yerlerinde merkezi ısıtma sistemleri kullanılmalı,
Yeşil alanlar arttırılmalı, imar planlarındaki hava kirliliğini azaltıcı tedbirler uygulamaya konulmalı,
Toplu taşım araçları yaygınlaştırılmalı,
Bütün bu etkenlerin yanında; atıkların uygun olmayan tesislerde yakılarak bertaraf edilmesinin önlenmesi, sanayi tesisi yer seçiminin yerleşim alanları dışında ve hakim rüzgarlar dikkate alınarak yapılması, imar planlarında bu alanların çevresinde yapılaşmaların önlenmesi ve araçların egzoz emisyon ölçümlerinin periyodik olarak yapılması sağlanmalı, bununla birlikte; alternatif enerji kullanan motorlu taşıtlar geliştirilmeli ve özendirilmelidir. (LPG vb.)


alıntıdır
teşekkürler kardşim saol emeğine sağlık
sunguralp
rica ederim...
Atom ve hidrojen bombalarının dayandığı temel ve etkileri konulu dönem ödevi aldım.Dökümana ve power point sunuma ihtiyacım var.Şimdiden teşekkürler.
sunguralp
şimdilik böyle bir şey buldum...33




alıntı...
Sunumada ihtiyacım var.Yinede teşekkürler...
sunguralp
ben bunları bulabildim25 işine yarar mı? 25
kusura bakma sunum bulamıyorum ya...birde  TM öğrencisiyim..sayısalcı arkadaşlar daha iyidir ama madem bulan yok ben bunları buldum...7

HİDROJEN BOMBASI

Hidrojen bombası temelde nükleer füzyon reaksiyonuna dayanan ve çok yüksek tahrip gücüne sahip nükleer bir silahtır. Füzyon reaksiyonunda küçük kütleli atom çekirdekleri birleşerek daha büyük çekirdekler oluşur ve bu sırada çok büyük miktarda enerji açığa çıkar. Teorik olarak füzyon reaksiyonunda bütün elementlerin çekirdekleri gerekli sıcaklık ve basınç sağlandığında birleşebilir. Ancak, en kolay füzyon reaksiyonu verebilen element hidrojendir. Hidrojen ve izotopları (döteryum ve trityum) yaklaşık 100 milyon °C gibi çok yüksek bir sıcaklıkta füzyona uğrarlar. Bu sıcaklığa ulaşılarak füzyonun başlatılması için ise atom bombasına ihtiyaç vardır.
Kısacası, hidrojen bombasının patlatılabilmesi için önce atom bombasının patlatılması gerekir.Bir hidrojen bombası; ortada trityum ve döteryumdan oluşan füzyon yakıtı, bunun çevresinde fisyon patlayıcıları (atom bombası), onunda çevresinde ise nötron yansıtıcı bir kabuktan oluşur. Öncelikle atom bombası patlatılır. Bunun sonucunda oluşan sıcaklık ve basınç hidrojen bombasının patlamasını sağlar.
Hidrojen bombasından açığa çıkan enerji aynı ağırlıktaki atom bombasına göre yaklaşık 1000 kat daha fazladır. Hidrojen bombasının gücünün daha iyi anlaşılması için şu gerçek çok dikkat çekicidir; Bir tek hidrojen bombasının patlama gücü, insanlık tarihindeki bütün savaşlardaki tüm patlamaların gücünden daha fazladır. İlk hidrojen bombası 1952 yılının sonlarında büyük okyanustaki Marshall adalarında ABD tarafından denenmiştir. O günden bugüne nükleer bomba denemeleri artarak devam etmiştir. Ancak bu denemeler sonucunda açığa çıkan pek çok radyoaktif izotop ve ışınlar atmosferi ve çevreyi olumsuz etkilemiştir. Ekolojik dengenin bozulmasında en büyük sebeplerden biri de nükleer bomba denemeleridir.



7


Atom bombası - Atombombası ve etkileri


Atombombası,patlamanın kontrolsüz çekirdek tepkimesi yoluyla sağlandığı bomba modellerinden biridir...Çekirdek tepkimesi zincirleme ve çok çok hızlı gerçekleştiğinden dolayı ortaya çok büyük bir enerji açığa çıkar..Buda patlama ve beraberinde şok dalgası yaratmaktadır..


Fizyon tipi çekirdek tepkimesine dayalı atombombalarında yüksek zenginlikte Uranyum(235U) veya Plütonyum(239Pu)kullanılılır...Günümüzde üretilen bombalar daha çok plütonyum içermektedir..Bu yüksek zenginlikte malzeme,zenginleştirme tesislerinden veya nükleer reaktörlerden elde ediliyor..


Zincirleme çekirdek tepkimesinin gerçekleşmesi için,ortamın kritik adı verilen seviyede veya üstünde olması gerekiyor...Bunun sağlanması için gereken şeyler belli miktarda kütle ve bu kütlenin de belli bir hacimde olmasıdır...Bu gereken en az kütleye kritik kütle,hacime ise kritik hacim deniyor...Atom bombalarına kritik kütle sağlanacak miktarda malzeme konur ama bu malzeme öyle bir dağınık yerleştirilir ki,kritik hacim şartı sağlanamaz ve bu sayede bomba beklerken ya da taşınırken tamamen güvenli bir şekilde durur...


Atom bombasının yapımında en önemli problemlerden biri kullanılacak olan bu malzemelerin eldesidir...235U tabiatta 238U'le birlikte çok az miktarda bulunur... Bombada kullanılacak olan 235U’un saf olması gerekmektedir,bu nedenle 238U’dan ayrilmalıdır...239Pu ise tabiatta bulunmaz,nükleer reaktörlerde 238U’dan elde edilmektedir...



Fizyonun başlamasını sağlayacak ilk nötronlarRa-Be gibi bir nötron kaynağından elde edilir...Fizyon olayında bir atomun parçalanmasından 2 ya da 3 tane nötron açığa çıkmaktadır...Eğer,ortam şartları elverişliyse parçalanma sonrasında oluşan nötronların da,başka atomları parçalamalarıyla fizyon reaksiyonu zincirleme olarak devam eder...Zincir reaksiyonunun kendiliğinden ilerlemesi için gerekli şartlar ise açığa çıkan nötronların kaybolmadan yeni parçalanmaları sağlamasıdır... Nötronların kaybolması; ya ortamda bulunan safsızlıklar(238U gibi)tarafından soğurulması ile ya da çeşitli çarpışmalar sonucunda nükleer patlayıcı içinden çıkıp gitmesiyle olur...Dolayısıyla,atom bombası yapımında dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan bir diğeri nötron kayıplarını en aza indirmektir...



Bir nötronun bir atom çekirdeğine çarpması her zaman fizyon ile sonuçlanmamaktadır...Bazan çekirdek nötronu yuttuğu halde bölünmeyebilmektedir... Bazan da nötron çekirdek tarafından yansıtılabilir...Bu çarpışmalar sonrasında ortamda dolaşan nötron bir miktar enerjisini kaybederek yavaşlar ve fizyon yapma gücü artar.Önemli olan bu nötronun nükleer patlayıcı içinden kaçmadan fizyon yapıncaya kadar dolaşmasıdır...Bunun içinse kullanılan patlayıcı maddenin bu dolaşmaya elverişli büyüklükte olması gerekmektedir...İçerisinde başlatılan fizyon reaksiyonun kendi kendine sürebileceği minimum nükleer patlayıcı kütlesine kritik kütle denir.



Atombombası merkezde uranyum ya da plutonyumdan oluşan bir öze sahiptir..Nükleer patlamanın olması için ise bu özün kritik kütleden büyük olmasi gerekmektedir..Mamafih,kritik kütlenin üzerindeki maddenin kendiliğinden patlama ihtimali vardır..Bu yüzden patlayıcı madde özü,bombaya çesitli parçalar halinde yerleştirilmelidir..Bomba ateşleneceği zaman bu parçalar bir araya gelip bir küre oluşturmalıdır..Bu parçaların küre şeklinde birleşmelerini sağlamak için ise Trinitrotoluen (TNT, dinamit) kullanılır..Önce TNT patlatılır..Bu patlama sonucunda nükleer kütle bir araya gelir ve asıl patlama gerçekleşir..



Atom bombası ile ilgili ilk çalışma Robert J. Oppenheimer öncülüğünde 1942 yılının sonlarına doğru başlamıştır...New Mexico Eyaletinin Los Alamos isimli bölgesinde bir “beyin takımı” ile başlayan çalışmalar yaklaşık 3 yıl sonra neticesini verdi..Atom bombasının ilk denemesi 16 Temmuz 1945günü Meksika sınırına yakın bir çölde (Alamogordo) gerçekleştirilmiştir...Patlamanın şiddeti beklenenden çok fazla olmuştu..Yaklaşık 20.000 ton TNT’nin patlamasına eşit bir etki gözlendi..Elde edilen bu başarı üzerine atom bombasının Japonya’nın iki önemli şehrinde kullanılması kararlaştırıldı...



6 Ağustos 1945 sabahı ilk atom bombası “Enola Gay” isimli bir bombardıman uçağı ile Hiroşima’ya atıldı..Saniyenin onbinde biri kadar kısa bir zamanda gerçekleşen patlamanın ilk etkisi gözleri kör eden bir ışıktı..Ardından gelen 300.000 °C’lik ısı etkisi ise yaklaşık 3 km çapındaki her şeyin yanmasını sağladı..Daha sonra ise patlamanın etkisiyle başlayan ve saatte 1800 km ile esen alev rüzgarı çevredeki her yükseltiyi dümdüz etti..Ama asıl kalıcı etkiyi patlamadan bir kaç dakika sonra başlayan bir yağmur gerçekleştirdi..Yağmurla tüm radyoaktif serpinti bölgeye inmiş oldu.. Saniyelerle ölçülebilecek bir zaman dilimi içerisinde Hiroşimayi yok eden bu korkunç bombanın bilançosu yaklaşık 80.000 ölü ve 100.000 yaralı olarak tespit edildi..



9 Ağustos 1945 günü ise 2.atom bombası Nagazaki'ye atıldı. Bu şehirdeki insanların daha önceden uyarılması buradaki ölümlerin daha az olmasını sağladı..Fakat,her iki şehirde de radyasyondan kaynaklanan ölümler 15 Agustos 1945’ten sonra görülmeye başlandı... Gönüllü olarak kurtarma çalışmalarına katılan ya da akraba ve dostlarını harabeler içinde arayan bir çok insan farkında olmadan yüksek miktarda radyasyon aldılar.. Radyasyondan kaynaklanan ölümler, bombanın patladığı anda meydana gelen şok,ısı ve yıkım etkisiyle gerçekleşen ölümlerden kat kat fazla olmuştur. Bu sonuç; atom bombasının insanlık için ne denli tehlikeli bir silah olduğunu ortaya koymuştur..

Atombombası,patlamanın kontrolsüz çekirdek tepkimesi yoluyla sağlandığı bomba modellerinden biridir...Çekirdek tepkimesi zincirleme ve çok çok hızlı gerçekleştiğinden dolayı ortaya çok büyük bir enerji açığa çıkar..Buda patlama ve beraberinde şok dalgası yaratmaktadır..


Fizyon tipi çekirdek tepkimesine dayalı atombombalarında yüksek zenginlikte Uranyum(235U) veya Plütonyum(239Pu)kullanılılır...Günümüzde üretilen bombalar daha çok plütonyum içermektedir..Bu yüksek zenginlikte malzeme,zenginleştirme tesislerinden veya nükleer reaktörlerden elde ediliyor..


Zincirleme çekirdek tepkimesinin gerçekleşmesi için,ortamın kritik adı verilen seviyede veya üstünde olması gerekiyor...Bunun sağlanması için gereken şeyler belli miktarda kütle ve bu kütlenin de belli bir hacimde olmasıdır...Bu gereken en az kütleye kritik kütle,hacime ise kritik hacim deniyor...Atom bombalarına kritik kütle sağlanacak miktarda malzeme konur ama bu malzeme öyle bir dağınık yerleştirilir ki,kritik hacim şartı sağlanamaz ve bu sayede bomba beklerken ya da taşınırken tamamen güvenli bir şekilde durur...


Atom bombasının yapımında en önemli problemlerden biri kullanılacak olan bu malzemelerin eldesidir...235U tabiatta 238U'le birlikte çok az miktarda bulunur... Bombada kullanılacak olan 235U’un saf olması gerekmektedir,bu nedenle 238U’dan ayrilmalıdır...239Pu ise tabiatta bulunmaz,nükleer reaktörlerde 238U’dan elde edilmektedir...



Fizyonun başlamasını sağlayacak ilk nötronlarRa-Be gibi bir nötron kaynağından elde edilir...Fizyon olayında bir atomun parçalanmasından 2 ya da 3 tane nötron açığa çıkmaktadır...Eğer,ortam şartları elverişliyse parçalanma sonrasında oluşan nötronların da,başka atomları parçalamalarıyla fizyon reaksiyonu zincirleme olarak devam eder...Zincir reaksiyonunun kendiliğinden ilerlemesi için gerekli şartlar ise açığa çıkan nötronların kaybolmadan yeni parçalanmaları sağlamasıdır... Nötronların kaybolması; ya ortamda bulunan safsızlıklar(238U gibi)tarafından soğurulması ile ya da çeşitli çarpışmalar sonucunda nükleer patlayıcı içinden çıkıp gitmesiyle olur...Dolayısıyla,atom bombası yapımında dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan bir diğeri nötron kayıplarını en aza indirmektir...



Bir nötronun bir atom çekirdeğine çarpması her zaman fizyon ile sonuçlanmamaktadır...Bazan çekirdek nötronu yuttuğu halde bölünmeyebilmektedir... Bazan da nötron çekirdek tarafından yansıtılabilir...Bu çarpışmalar sonrasında ortamda dolaşan nötron bir miktar enerjisini kaybederek yavaşlar ve fizyon yapma gücü artar.Önemli olan bu nötronun nükleer patlayıcı içinden kaçmadan fizyon yapıncaya kadar dolaşmasıdır...Bunun içinse kullanılan patlayıcı maddenin bu dolaşmaya elverişli büyüklükte olması gerekmektedir...İçerisinde başlatılan fizyon reaksiyonun kendi kendine sürebileceği minimum nükleer patlayıcı kütlesine kritik kütle denir.



Atombombası merkezde uranyum ya da plutonyumdan oluşan bir öze sahiptir..Nükleer patlamanın olması için ise bu özün kritik kütleden büyük olmasi gerekmektedir..Mamafih,kritik kütlenin üzerindeki maddenin kendiliğinden patlama ihtimali vardır..Bu yüzden patlayıcı madde özü,bombaya çesitli parçalar halinde yerleştirilmelidir..Bomba ateşleneceği zaman bu parçalar bir araya gelip bir küre oluşturmalıdır..Bu parçaların küre şeklinde birleşmelerini sağlamak için ise Trinitrotoluen (TNT, dinamit) kullanılır..Önce TNT patlatılır..Bu patlama sonucunda nükleer kütle bir araya gelir ve asıl patlama gerçekleşir..



Atom bombası ile ilgili ilk çalışma Robert J. Oppenheimer öncülüğünde 1942 yılının sonlarına doğru başlamıştır...New Mexico Eyaletinin Los Alamos isimli bölgesinde bir “beyin takımı” ile başlayan çalışmalar yaklaşık 3 yıl sonra neticesini verdi..Atom bombasının ilk denemesi 16 Temmuz 1945günü Meksika sınırına yakın bir çölde (Alamogordo) gerçekleştirilmiştir...Patlamanın şiddeti beklenenden çok fazla olmuştu..Yaklaşık 20.000 ton TNT’nin patlamasına eşit bir etki gözlendi..Elde edilen bu başarı üzerine atom bombasının Japonya’nın iki önemli şehrinde kullanılması kararlaştırıldı...



6 Ağustos 1945 sabahı ilk atom bombası “Enola Gay” isimli bir bombardıman uçağı ile Hiroşima’ya atıldı..Saniyenin onbinde biri kadar kısa bir zamanda gerçekleşen patlamanın ilk etkisi gözleri kör eden bir ışıktı..Ardından gelen 300.000 °C’lik ısı etkisi ise yaklaşık 3 km çapındaki her şeyin yanmasını sağladı..Daha sonra ise patlamanın etkisiyle başlayan ve saatte 1800 km ile esen alev rüzgarı çevredeki her yükseltiyi dümdüz etti..Ama asıl kalıcı etkiyi patlamadan bir kaç dakika sonra başlayan bir yağmur gerçekleştirdi..Yağmurla tüm radyoaktif serpinti bölgeye inmiş oldu.. Saniyelerle ölçülebilecek bir zaman dilimi içerisinde Hiroşimayi yok eden bu korkunç bombanın bilançosu yaklaşık 80.000 ölü ve 100.000 yaralı olarak tespit edildi..



9 Ağustos 1945 günü ise 2.atom bombası Nagazaki'ye atıldı. Bu şehirdeki insanların daha önceden uyarılması buradaki ölümlerin daha az olmasını sağladı..Fakat,her iki şehirde de radyasyondan kaynaklanan ölümler 15 Agustos 1945’ten sonra görülmeye başlandı... Gönüllü olarak kurtarma çalışmalarına katılan ya da akraba ve dostlarını harabeler içinde arayan bir çok insan farkında olmadan yüksek miktarda radyasyon aldılar.. Radyasyondan kaynaklanan ölümler, bombanın patladığı anda meydana gelen şok,ısı ve yıkım etkisiyle gerçekleşen ölümlerden kat kat fazla olmuştur. Bu sonuç; atom bombasının insanlık için ne denli tehlikeli bir silah olduğunu ortaya koymuştur..





Teşekkür ederim sağolun...
merhaba beyler bnde yeniyim kimyasal hesaplamalar ile ilgili bir powerpoint sunusu bulmam gerekiyor.yardımlarınızı bekliyorum
Sayfalar: 1 2 3 4
Referans URL