Dersizle Forumları

Full Versiyon: soru ve cevaplar
Şu anda tam olmayan bir veriyonu görüntülüyorsunuz. Tam versiyonu görmek için, buraya tıklayın
supergirl
Yavuz Sultân Selim’in sol kulağında küpe bulunan bir resmi mevcuttur. Bu doğru mudur?

--------------------------------------------------------------------------------

Cevap :


Konuyu bir kaç açıdan ele almakta yarar vardır:

1) İslâm Hukukuna göre kulakların küpe takılmak üzere delinmesi ve küpe takılması, kadınlar için caiz görülmüş; ama erkekler için caiz görülmemiştir. Bazı hukukçular, erkek çocukların da kulaklarının delinebileceğini ve bu tür bir olayın Hz. Peygamber zamanında yapıldığı halde yasaklanmadığını ileri sürmektedirler. Her hal ü kârda ergen erkeklerin kulaklarını deldirmeleri ve küpe takmaları, çoğu hukukçulara göre haram ve bazılarına göre ise mekrûhdur; yani kısaca caiz değildir.

İşte bu şerl hükmü bilen Yavuz Sultân Selim’in kulağını deldirip küpe taktığına ihtimal dahi vermiyoruz. Zira Yavuz, Mısır Seferi dönüşünde oğlu Süleyman’ın süslü elbiselerini görünce, ’Bre Süleyman, sen böyle giyinirsen, anan ne giysin?’ dediğini biliyor ve onun şahsî hayatında sade ve süsten uzak olduğunu kaynaklardan öğreniyoruz. Yavuz, süs ve ihtişamdan hoşlanmayan bir Padişahtır. Doğru olan resimlerinde, pala bıyıklar vardır; ancak küpe yoktur.

2) Şu anda Topkapı Sarayı’nın Portreler Bölümünde 17/66 numara ile 70 x 65 cm ebadında bulunan küpeli Yavuz Portresi ile Macar bir ressama ait olduğu söylenen küpeli resme gelince; Evvela, Yavuz’un minyatürlerde ve elimizde bulunan resimlerinde, bunun gibi küpeli olan üçüncü bir resmi bulunmamaktadır. Kaldı ki, bu resimler arasında resmî nakkaşlar tarafından yapılanları vardır. İkincisi, Yavuz’a isnad olunan, ama tamamen hayalî ve uydurma olan Avrupalı ve İranlı ressamlara ait resimler çokça bulunmaktadır. Tarih kaynakları bu noktanın altını çizmektedirler. Bu küpeli resmin de, uydurma resimlerden biri olması kuvvetle muhtemeldir. Zira Sultânın kulağında küpe, boynunda incili madalyon, sarığında tac bulunmaktadır. Osmanlı Padişahlarının kıyafetleri ile bağdaşmayan bu süsler, tablonun yakın tarihlerde yapıldığını göstermektedir. Zaten 1926 yılında Dolmabahçe Sarayından getirilmiştir. Dolma Bahçe Sarayına ne zaman konulduğu da bilinmemektedir. Üçüncüsü, bazı araştırmacılara göre, bu küpeli resim Şah İsmail’e aittir. Zira başında Şii Mezhebinin alâmeti olan kızıl börk ve bunun üzerinde İran Şahlarına mahsus taç vardır. Ayrıca küpe de Şi’a mezhebinde caiz görülmektedir.

3) Küpeli resmin Yavuz’a ait olmadığı ortadadır. Ait olsa bile, son zamanların bazı ahlaksız insanlarının bunu, gay’liğe yorumlamaları, en az bu resmin Yavuz’a isnad edilmesi kadar yanlıştır. Doğru olsa bile böyle yorumlanmasının mantıksızlığını, iç oğlanı meselesinde uzun uzadıya açıklamış bulunuyoruz. Kaldı ki, bazı kölelerin, kölelik alâmeti olarak kulaklarına küpe taktıkları bilinmektedir. Tek kulağında olduğu hiç mevzubahis dahi edilmemiştir. Bazı yazarlar, Yavuz’un bu küpesini Allah’a kul olma özelliği olarak taktığını ve bununla Cihan hâkimi olmasına rağmen âciz bir kul olduğunu göstermek istediğini anlatmaya çalışmışlardır. Bize göre bu yorumlar kısmen zayıf yorumlardır. Zira küpeli resim hadisesi doğru görünmemektedir. Fakat kölelerin küpe taktıkları doğrudur. Bu arada, küpenin bir Türk töresi olduğunu ifade eden yazarlar olduğu gibi, Yavuz’un Şah İsmail’in askerlerine şirin gözükmek için taktığını iddia edenler de bulunmaktadır.



Yavuz’un pala bıyıklarının Peygamber’in sünnetine uymadığı söylenmektedir? Doğrusu nedir?

--------------------------------------------------------------------------------

Cevap :


İslâm Hukukunda, Hz. Peygamber’in "Bıyıkları kısaltınız, sakalları da bırakınız" manasını ifade eden hadisi sebebiyle, bıyıkların kısaltılması sünnettir. Ancak bunun tek istisnası, düşmana heybetli görünmek için, gazilerin bıyıklarını uzatmasının caiz görülmesidir. Nitekim Ebüssuud Efendi de bir fetvasında bu hakikati dile getirmiştir:

"Sûfiler bıyıkları dibinden kırkmak sünnetdir deyü i’tikad eyleseler, şer’an mezbûrlara nesne lâzım olur mı?



ElCevâb: İftiradan ictinâb etmek lâzımdır. Mesnûn olan kaş mikdârı kalınca almaktır. Ol dahi gazilerden gayrıyadır. Gâzîler uzatmak mendûbdur; adüvve (düşmana) heybetli görünmek içün". İşte gerçek bir Gazi olan Yavuz’un pala bıyıklarının hikmeti ve şer’î dayanağı budur61.



Yavuz Sultân Selim’in Doğuda bağımsız bazı küçük Kürt Devletlerine müsaade ettiği ve asırlarca bu devletlerin varlığını sürdürdüğü iddia edilmektedir. Osmanlı Devleti’nin Doğuda kurduğu idare tarzı nasıldı ve bu iddialar doğru muydu?

--------------------------------------------------------------------------------

Cevap :


Bu iddia, Osmanlı Devlet teşkilâtını bilmemekten ve konu ile ilgili bazı belgeleri yanlış yorumlamaktan kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti’nin idarî yapısının temelini kaza, sancak ve eyâletler teşkil ediyordu. Ancak Osmanlı Devleti, bugünün Amerika’sı gibi, mutlak bir merkeziyetçilikten tamamıyla uzak bir anlayışa sahipti ve idaresi altına aldığı bölge ve cemiyetleri, çeşitli özelliklerine göre farklı idare tarzlarına tabi tutuyordu. Yani eyalet ve sancakların İstanbul’a olan bağlarında ayrı ayrı statüler söz konusuydu. İşte Osmanlı Devleti, Çaldıran Zaferi’nden sonra Doğu Anadolu’da Diyarbekir merkez kabul edilerek Musul, Bitlis, Mardin ve Harput da dahil olmak üzere bütün Doğu Anadolu’da gayet geniş bir eyâlet meydana getirmişti. Kanunî Süleyman devrinde yeni bir düzenleme yapılarak Van’da ayrı bir eyâlet daha teşkil olundu.

Doğu Anadolu’daki sancakları, idare tarzı açısından, her iki eyâlette de, üç ana guruba ayırmak mümkündü. Bunları kısaca özetlemekte yarar görüyoruz.

Birinci gurup, klasik Osmanlı Sancakları şeklindeydi. Yani Osmanlı Devleti’nin diğer bölgelerinde tatbik edilen idare usulü burada da cari idi. Sancakbeyleri doğrudan merkezden tayin olunurlardı ve herhangi bir imtiyaza sahip değillerdi. Bu sancaklar tımar sistemine dahildi. Diyarbekir ve Van eyaletlerindeki bu tür sancaklar, umumiyetle aşiret yapısı kuvvetli olmayan yerlerde teşkil edilmiştir. Diyarbekir Eyâleti’nde merkez Amid, Harput, Hasankeyf, Akçakale, Sincar, Zaho, Ergani ve Çemişkezek sancakları ile Van Eyaleti’ndeki Erciş ve Adilcevaz sancakları, bu tür sancakların başlıca örneklerini teşkil ederdi.

İkinci gurup, Yurtluk ve Ocaklık tarzındaki sancaklardır. Fetih esnasında bazı beylere hizmet ve itaatleri karşılığında, devamlı olarak sancak ve has şeklinde tevcih edilmiştir. Bunlara Ekrâd Sancakları da denir. Hatta Kürdistan Eyâleti sancakları da denmektedir. Bunlar klasik Osmanlı sancaklarından farklıdırlar. Zira sancakların idaresi genellikle bölgeye eskiden beri hâkim olagelen nüfuzlu, eski mahallî beyler ve hanedanlara terk edilmiştir. Hayat boyu sancakbeyi olan bu idareciler vefat ettiğinde, yerlerine oğullan veya diğer yakınlarından biri geçmektedir. Devlete ihanet ettikleri takdirde değiştirilebilmektedirler. Seferde Beylerbeyi’nin hizmetine girmekle mükelleftirler ve bu memleketlere merkezden kadı tayin edilir. Arazîleri tımar nizâmına tabidir. İmtiyazlı sancaklar da diyebileceğimiz bu sancaklardan Diyarbekir Eyaleti’ne bağlı 13 ve Van Eyaletine bağlı olarak da 9 adet mevcut idi. Çermik, Pertek, Kulp, Mihrani, Siirt ve Atak Diyarbekir’e bağlı bu tür sancaklardandırlar. Müküs ve Bargiri de Van’a bağlı bu tür sancaklardandırlar.

Üçüncü gurup ise, Hükümet adı verilen sancaklardır. Bunların idaresi, fetih esnasında gösterdikleri hizmetlerden dolayı tamamen yerli beylere terkedilmiştir. Sancakbeylerinin tayinine merkezî idare asla karışmaz ve ellerine verilen ahidnâmeler gereğince, bunlar azl ve nasb edilemezler. Arazîsinde tımar nizâmı cari değildir. Dahilde tamamen müstakil olan bu bölgeler, hariçte yani askeri ve siyasi alanda bölgedeki Osmanlı beylerbeyine tabidirler. Diyarbekir eyâletinde Hazzo, Cizre, Eğil, Tercil, Palu ve Genç sancakları; Van Eyaletinde ise, Bitlis, Hizan, Hakkari ve Mahmûdi sancakları bu mahiyette Osmanlı Sancaklarıdır. Yani bunlar, bağımsız birer devlet tarzında değil, sadece icranın başı olan beyin tayini ile arazinin statüsünün tesbitinde müstakil yetkilerle donatılmışlardır. Zaten toprak itibariyle de, Diyarbekir veya Van Eyâletinin içine serpiştirilmişlerdir.

Kısaca özetlediğimiz bu sistem, daha ziyade Doğu Anadolu’da uygulana gelmiştir. Sebebi bu bölgede daha önce müstakil veya İran’a bağlı beylerin fetih esnasında Osmanlı Devleti’ne sadakat göstermeleri ve en önemlisi de, hem itikadî açıdan ve hem de amelî açıdan, Osmanlı Devleti ile aralarında herhangi bir farkın bulunmamasıdır. Başlangıçta hizmet ve sadakat karşılığı verilen bu sancakların durumu, daha sonra ailelerin tasarrufuna bırakılmış ve Tanzîmât dönemine yani 1840’lara kadar bu hal aynen devam etmiştir.


Osmanlı Padişahları, Yavuz’un Mısır’ı fethetmesinden itibaren halife unvanını kazanmışlar mıdır? Dinen bu mümkün müdür? Şayet mümkünse, Osmanlı Padişahları halife unvanını kullanmışlar mıdır?

--------------------------------------------------------------------------------

Cevap :


İslâm hukukunda icranın başı olan şahıs için üç unvan zikredilmektedir; Halife, emîr’ülmü’minin ve imam. Hilâfet, aslında bir kimseye halef olmak, onu temsil etmek demektir. Müslümanların lideri olan şahıs da şerl hükümlerin icrasında Hz. Peygamber’e halef olduğu için kendisine halife denmiştir. Bu unvanı taşıyan âmme müessesesi yani hilâfet ise, değişik şekillerde tarif edilmiştir. Bunlardan ikisini zikredelim: "Hz. Peygamberin halefi olarak dinî ve dünyevî meselelerde bütün Müslümanları temsil etmek"; "Müslümanlar üzerinde umumî tasarruf hakkına sahip olmak yetkisi". Yani kısaca Müslümanların devlet reisliği demektir. Hilâfete imamet de denir ve namazdaki imamlık görevinden ayırmak için buna "imâmeti kübrâ" adı verilir. İmamet, aslında öne geçmek ve lider olmak demektir. Halifeye "imam" veya "imam’ülmüslimin" denmesi de bundan kaynaklanmaktadır. Emir’ülmü’minin unvanını ise ilk kullanan Hz. Ömer olmuş ve daha sonraki devlet reisleri bu unvanı "mü’minlerin emiri" manasında halifenin eş anlamlısı olarak kullanmışlardır.

Halife olmanın bazı şartları vardır. Osmanlı tatbikatında kendisine uyulmayan ve en çok tartışmalı olan bir şartı da, halifenin Kureyş kabilesinden olması şartıdır. Bir kısım İslâm hukukçuları halifenin Kureyş’den olmasının şart olmadığını ve hilâfet gibi âmmeye ait bir meselede nesebin tesiri olamayacağını ileri sürerken, çoğunluğun bu şartı kabul etmesi uygulamada zorluk çıkarmıştır. Çoğunluk "imamlar Kureyş’tendir" hadisine dayanmaktadırlar. Türkistan’ın yetiştirdiği büyük Hanefi hukukçusu Buhara’lı Sadr’üşŞerî’a (öl. 747/1346), bu meseleyi şöylece vuzuha kavuşturarak Osmanlı Padişahlarına hilâfet yolunu açmıştır: "Zikredilen şartlardan zaruret gereği ortadan kalkan şartlar aranmayacaktır. Zamanımızda Kureyşilik şartı da ortadan kalkmıştır". Bu sebepledir ki 923/1517 tarihinde Yavuz Sultân Selim, Mısır’dan beraberinde getirdiği son Abbasî Halifesi Mütevekkil Alellah’a Ayasofya Camiinde hilâfeti kendisine devrettirdiği zaman, mevcut âlimler bunu caiz görmüştü.

Şunu da bilmekte fayda vardır: Her konuda Hz. Peygamber’in izinden yürüyecek ve onu temsil edecek makam demek olan hilâfet makamı, maalesef bu mana ve fonksiyonunu her zaman devam ettirememiştir. Bu sebeple bazı araştırmacılar hilâfeti iki kısma ayırmaktadırlar: Birincisi; gerçek hilâfet (hilâfeti kâmile veya hilâfeti hakikiye)’dir ki, yukarıda zikredilen şartlara haiz ve Müslümanların rızası ile yapılan seçim ve bî’at sonucu elde edilen hilâfettir. Büyük Türk Hukukçusu Sadrüşşeria, buna hilâfeti nübüvvet de demektedir. İkincisi; şeklî hilâfet (hilâfeti sûriye)’dir ki, gerekli şartları hâiz olmayan veya milletin seçim ve bî’atıyla değil de, cebir ve istilâ suretiyle elde edilen imamettir. Bunda saltanat ve hükümdarlık manası ağır basmaktadır. Hz. Peygamber’in "Benden sonra hilâfet otuz senedir; ondan sonra saltanata inkılab eder" hadisinin işareti ve bütün İslâm hukukçularının ittifakıyla gerçek manada halife hülefâi râşidin’dir. Halife Ömer bin Abdülaziz bir tarafa bırakılırsa, Emevi ve Abbasî halifeleri hep ikinci grupta kalmışlar, bir başka ifadeyle şeklen ve hükmî halifeler olarak kabul edilmişlerdir. Hz. Peygamber’in bahsettiği 30 sene, Hz. Ebubekir’den itibaren Hz. Hasan’ın altı aydan ibaret bulunan hilâfet süresiyle sona ermektedir. Osmanlı Padişahlarının en az ikinci manada halife olduklarında şüphe yoktur. Ayrıca, hak ve yetkileri bulunmayan şeklî halifelik değil, bütün hak ve yetkilere hâiz olan halifelik manasında halifedirler.

Osmanlı Padişahları, Yavuz Sultân Selim’den itibaren, halife ve İmâm’ülMüslimîn unvanlarını son halife Abdülmecid Efendi’ye kadar kullanmışlardır. 1924 yılında hilâfetin kaldırılmasıyla ilgili kanun bunun en son delilidir. Ayrıca Yavuz’dan itibaren bütün Osmanlı Padişahları, halife unvanını kullanmışlardır. Mesela, Yavuz Sultân Selim, Haleb’in fethinden itibaren halife unvanını kullandığına delil, 1516 yılında tahrir edilen Semendire Sancağı Kanunnâmesinin başında yer alan Halifetüllah tabiridir. Daha sonra da 1519 tarihli Trablusşam Kanunnâmesinin başında ise, en az on defa halife ve hilafet unvanları kullanılmıştır. Oğlu Kanuni ise, Ebüssuud gibi bir İslâm Hukukçusunun kaleme aldığı Budin Kanunnâmesinin başında,

"Halîfei Resûli Rabb’ilÂlemîn, mümehhidü kavâ’id’iş-şer’ilmübîn ve Zıllulâh’izzalîli alâ kâffet’ilümem, Hâiz’ülİmâmet’ilUzmâ ve’sSultân’ül Bâhir, Vâris’ül Hilâfet’il Kübrâ kâbiren an kabir, Nâşir’ül Kavânîn’is Sultâniye, âşir’ül Havâkîn’il Osmaniyye, Sultân’ül Arabi ve’l-Acem ve’r-Rûm, Hami hıme’l Haremeyn’il Muhteremeyni ve’lmakâmeyn’il mu’azzameyn’il mufahhameyn es-Sultân ibn’üs Sultân Es-Sultân Süleyman Hân ibn’üs-Sultân Selim Hân"

unvanlarını kullanmaktadır ki, bu konuda fazla bir şey söylemeye ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır.

Zaten Yavuz’un Kahire ve Mekke’de bulunan Mukaddes Emânetleri İstanbul’daki Topkapı Sarayı’na taşıması ve bunlar için Hırkai Şerif Dairesinin yapılması ve nihayet Kudüs, Medine ve Mekke’nin Osmanlı Devleti’nin eline geçerek padişahların Hâdim’ülHaremeyn olarak ilan edilmesi ile halife sıfatı perçinlenmiştir. Kanuni Sultân Süleyman’ın Sadrazamı olan Lütfi Paşa, Osmanlı Padişahlarının halifeliği konusunda şüphesi bulunanlara, Risâletü Halâs’il Ümme Fî Ma’rifet’ilE’imme adlı eseriyle mukni cevaplar vermeye çalışmıştır. Bilindiği gibi, Lütfi Paşa, ilk dönem Osmanlı tarihini yazan muteber ve Yavuz’a muasır bir tarihçi ve devlet adamıdır. Bu kaynaklardan sonra, muasır kaynaklardan hiç birinde hilâfetle ilgili kayıt olmadığını söylemek ciddi bir hatadır. Kaldı ki, Yavuz’un muasırı olan Mısır’lı tarihçi İbni Iyâz da, hilâfetin Yavuz’a devrini, o günlerde kaleme aldığı eserinde açıklamaktadır.

Bu konuda önemli bir izah da Eyüp Sabri Paşa’ya aittir. Ona göre üç çeşit hükümet vardır: Birincisi, hilâfet veya imamet hükümetidir ki, Hz. Peygamber’in vekili olarak Şer’i şerifi uygulayan her hükümet bu gruba girer. İkincisi, kendi yaptıkları kanunlar ile idareyi yürüten siyâset hükümetidir. Üçüncüsü ise, akıl ve şer’i nazara almadan cebirle ve zulümle idareyi yürütenlerin hükümetidir ki, buna da tabiT hükümet denmektedir. Bu taksime göre Osmanlı idaresi, birinci gruba girmektedir.




Osmanlı Devleti’nin Arapları zorla hâkimiyeti altına aldığı ve onları sömürdüğü iddia edilmektedir. Bu iddiaların aslı ve esası var mıdır?

--------------------------------------------------------------------------------

Cevap :


Maalesef bu tür iddialar, ilmî olmaktan ziyade siyasîdir. Osmanlı Devleti’nin idaresi altında asırlarca yaşayan topraklar üzerinde iktidarı elinde bulunduran siyasî güçler kendi suiistimallerini örtmek için böyle bir propagandaya baş vurmaktadırlar. Osmanlı Devleti, zorla ve zulümle hâkimiyetini mazlum milletlere kabul ettiren bir imparatorluk değildir. Belki, Müslümanların ve gayrimüslimlerin, eski tâbirle istimâlet ile yani kendi meyil ve arzularıyla, adaletinden ve huzurundan istifade etmek gayesiyle hâkimiyeti altına girmeyi arzuladıkları ve vardıkları her yere i’lâyı kelimetullah gayesiyle ayak basan bir İslâm devletidir. Altı yüz sene yaşayan bir devletin elbette haseneleri de seyyieleri de olacaktır. Ancak kaderi ilâhinin bu kadar uzun seneler yaşamasını takdir ettiği bu devletin, hasenatı herhalde seyyiâtına gâlibdir. Balkanlardaki bazı Hıristiyan gruplara, kiliselerde yaptıkları âyinlerde papazlar tarafından şöyle duâ ettirildiğini, Amerika’da araştırma yapan bir arkadaşım, kilise kayıt defterinin orijinalinden bir müzede bizzat okumuş ve bize nakletmişti. "Ya Rab! Bize de Osmanlı hâkimiyetinin altına girmeyi nasib et ki, dinimizi huzur içinde yaşayalım". O halde Osmanlı Devleti, kılıca dayalı ve sömürgeci bir imparatorluk değil, eşine tarihte ender rastlanacak olan bir İslâm devletidir. Burada Muhammed Abduh’un şu sözlerini zikr etmeden geçemeyeceğiz (Padişah Abdulhamid’e yazdığı bir layihada diyor):



"İtikad ediyorum ki, bu zamanda imanın şartlarının birincisi Allah’a imandır. İkincisi Peygamber’e imandır. Üçüncüsü de, Osmanlı Devleti’nin bekasına imandır. Zira bu devlet yıkılırsa, Alemi İslâm perişan olacak ve sahipsiz kalacaktır.".

Mesela Kuzey Afrika’da, XVI. asrın ilk çeyreğinde Mağrib ülkeleri Hıristiyan istilasına maruz kalmış ve kendi devletleri zayıf düşmüştür. Bir tımarlı sipahinin çocukları olan Oruç Reis ve Hızır Reis de, bu bölgeye Fâtih zamanında gelmişler ve yerleşmişlerdir. Bahadır kardeşler, kısa zamanda Hıristiyanları durdurma ve iç ihtilafları önlemek üzere gayret göstermişler ve bunda da muvaffak olmuşlardır. Avrupalılar’ın Mağrib Müslümanlarını canavar gibi parçalamayı beklediğini çok iyi bilen Cezayirli Müslümanlar ve bunları birliğe davet eden Oruç ve Hızır kardeşler çareyi Osmanlı Sultânı Yavuz Sultân Selim’e mektup yazmakta bulmuşlardır. Mektubun gayesini tek cümleyle özetlemek mümkündür;

"Biz Osmanlı Devleti’ne tâbi olmayı ve o devletin bir vilayeti olarak kalmayı istiyoruz. Mümkünse Hızır Reis’i de bize Beylerbeyi (vali) olarak tayin ediniz".

Kuzey Afrika veya bir diğer adıyla Mağrib yani Batı Arap Aleminin Yavuz’a ve Kanunî’ye mektuplar göndererek, Osmanlı Devleti’nin şemsiyesi altına girmeyi can ü gönülden istedikleri gibi, Muhammed Harb ve Abdülcelil EtTemîmî’nin konuyla ilgili araştırmaları, Ortadoğu’daki Araplar açısından da durumun aynı olduğunu ortaya koymaktadır:

Evet! Doğudaki Araplar da tıpkı Mağrib’dekiler gibi, Osmanlı Devleti’ni davet etmişler ve onlara merhaba demişlerdir. Bu durum, Mısır fethinden kısa zaman öncesinden değil, belki çok daha evvel başlamıştır. Özellikle Mısır’daki Müslüman ahali, İslâm’ı tatbik eden kuvvetli bir devlete tabi’ olmayı başından beri istemektedir. Ortadoğu’daki Araplar, tıpkı Mağribliler gibi, Osmanlı Devleti’ni, kendilerini Memlüklü devletinin zulmünden kurtaran bir kurtarıcı olarak görmüşlerdir.

Abdullah bin Rıdvan "Tarihi Mısır" adlı eserinde, Mısır âlimlerinin, Mısır’a gelen Osmanlı sefiriyle gizliden gizliye görüştüklerini ve ona Sultân Gavri’nin şervi şerife muhalif hareket ettiğini şikâyet ettiklerini ve kendilerinin Osmanlı sultanının Mısır’ı fethetmesini beklediklerini ifâde eylediklerini kaydetmektedir. Suriye bölgesi de Mısır’dan farklı değildir. Mısır’dan yola çıkarak Şam’a gelen ve oradan da Haleb’e varan Kansu Gavri’nin Haleb girişinde, çocukların "Yüce Allah sana yardım eylesin ey Sultân Selim" sesleriyle şaşkına döndüğünü tarihçiler kaydetmektedir.

Burada Halep âlimleri, kadıları ve halkın ileri gelenleri tarafından kaleme alınan ve Yavuz Sultân Selim’e takdim edilen bir arîza yani dilekçeyi de değerlendirmek istiyoruz. Muhammed Harb tarafından özeti Arapça’ya tercüme edilen bu belgenin aslı, Topkapı Sarayı’nda bulunmaktadır. Gerçekten Yavuz’un seferi öncesinde, Halep’te âlimler, kadılar, a’yânlar, eşraf ve ileri gelenler bir araya gelmişler ve kendi durumlarını aralarında tartışmışlardır. Neticede dört mezhebin kadısının ve şehrin ileri gelenlerinin, bütün halka vekâleten bir arîza yazmalarını ve arızada Osmanlı Sultânı Selim’e hitaben istediklerini dile getirmelerini kararlaştırmışlardır. Alınan kararlara göre, Suriye halkı Memlûklu zulmünden bıkmıştır. Memlûklu idarecileri şervi şerife muhalefet etmektedirler. Sultân Selim, Memlûklu saltanatına son vermek isterse, Suriye halkı kendisine hoş geldiniz demeye hazırdır. Kendisini karşılamak üzere Anteb’e kadar geleceklerdir. Bununla da yetinilmeyerek Yavuz’dan güvenilir bir vezirini kendilerine idareci olarak göndermesi istenecektir. Nitekim Şah İsmail’e açıkça destek verdiğinden dolayı, Osmanlı hukukçuları, Memlüklülere harp açılabileceğine dair fetvalar neşretmişlerdir. Bu fetvaları Ali’nin Tarihinde görmek mümkündür.

Mazide İslâm’ın iki bahadır kahramanı Araplar ve Türkler, elele vererek, Kur’ân’ın sadâsını aktârı âlemde en yüksek gür sadalanyla herkese duyurmaya çalışmışlardır. "İnşâallah yine, Araplar, ümitsizliği bırakıp, İslâmiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakiki bir tesânüd ve ittifak ile elele verip, Kur’ân’ın bayrağını dünyanın her tarafında ilan edeceklerdir".








Referans URL