Dersizle Forumları

Full Versiyon: Soru Lazım!!!...Fedailerin Kalesi Alamut kitabını okuyan varsa aciLLL!!!
Şu anda tam olmayan bir veriyonu görüntülüyorsunuz. Tam versiyonu görmek için, buraya tıklayın
arkadaşlar Fedailerin Kalesi Alamut adlı kitabı okuyan varsa kitap ile ilgili 25 tane seçenekli test sorusu çok gerekli yardımlarınızı bekliyorum.Bulan yapan yada elinde bulunan arkadaşlarımız varsa lütfen E-mail adresime mesaj veya cevap yazarsa ÇOK SEVİNİRİM. ŞİMDİDEN ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM. ADRESİM : basketci_2.08@hotmail.com
sunguralp
alıntı...

YAZAR ÜSTÜNE...

Vladimir Bartol,Sloven şehrinde,1903 yılında dünyaya gelmiştir.Fransız kültürü almıştır.Felsefe,psikoloji,biyoloji,dinler tarihi eğitimlerini almıştır.Alamut,yazarın ilk eseridir,1938'de kaleme almıştır.İkinci Dünya Savaşı'nın karışık ortamında beklediği ilgiyi bulamamış,el altından satılacak kadar tehlikeli bir kitap olarak kabul edilmiştirBartol,savaş yıllarında vatanını işgal eden Alman ve İtalyan faşitlerine karşı mücadele etmiş,savaştan sonra kurulan Yugoslavya'da yazarlar birliği başkanı seçilmiştir.Herkes tarafında yazarın baş eseri olarak kabul edilen kitap sadece 1980 ve 1984'de iki baskı yapabildi.

Kitabın çevirisi Atilla Dirim tarafında yapılmıştır.

FEDAİLERİN KALESİ ALAMUT

Hasan Sabbah Tus şehrinde doğmuştu...O zamanda herkesi içine çeken bilinmezlik Hasan'ı da bu girdaba sürüklemişti...İslam dini,yaratıcı bir gücün varlığı kabul ettirilmeye çalışılan öğretilerin sorgusunu yapmak Hasan'ın ilgisini fazlasıyla çekiyordu.Hatta denilebilir ki kendi aklından geçen tüm soruların cevabını bulmaya adamıştı ve bunun için yapabilecek güce sahip olduğunu düşünüyordu.İslam'ın savaşçılarından peygamberin damadı Ali'yi beğeniyordu ve Allah'ın Mehdinin Alinin soyunda gelen biri olacağı müjdesinin peşi sıra sürüklenmişti Hasan.Mehdiyi nasıl tanıyacağına işaretler aradı ve kimse sorularına cevap veremiyordu,bu da O'nun zengin hayal gücünü harekete geçiriyordu.Tus şehrine zaman zaman bilgili dailer gelip halka bilgiler veriyorlardı ve Hasan da tüm bu daileri soru yağmuruna tutuyordu ve herşeyi sorguluyordu.İsmaili tarikatının temsilcisi bir daile konuşmuş bu görüşme O'nu bu merakında soğutmuş bir daha din kavgalarına bulaşmama kararı aldırmıştı.Sonraları yine İsmaili dailerinden Ebu Nedin Zarac bir daile görüşmüş ve İsmaililerin hedeflerini,öğretilerini dinlemişti.Onların amaçlarını,savundukları,inandıkları, vaatettikleri tüm bunları dinlemiş ve sonucunda bunların saçmalığını söylemeye cüretini göstermişti.Zarac beklenemeyen bir şekilde onu onaylayıp sınavı geçtiğini müjdelemişti.Tüm bu hikayelerin gerçek dışı olduğunu,hepsinin akıl oyunlarından ibaret olduğunu,aslında söylendiği gibi peygambere dahası Allah bağlı olmadıklarını ve felsefelerinin "Hiçbirşeye inanmıyoruz o halde herşeyi yapabiliriz." olduğunu açıkladı. Aslında onlara göre peygamber akıl hastası Ali de bunlara inandığı için delinin tekiydi.Şu ana kadar öğrendiği herşey İslam,peygamber,mehdi ile ilgili tüm bu öğretilerin ve sırların hepsi basit insanlardan oluşulan kitleleri uyutulmak için uydurulmuş bir masaldı.Bu öğretilerin hepsinin amacı halkı sultana karşı kışkırtmak olduğunu açıkladı.Eğitim için Nisapur'a gitti ve orada Ömer Hayyam ve sonra baş vezir olacak Nizam'ül Mülk Hasan İbn'i Ali ile tanıştı ve üçü de aynı fikirlere sahiptiler.Sorularının yanıtlarını beraberce aramaya başladılar.Gittikleri medresede Kur'an,astronomi,matematik,tarih gibi dersleri görüyorlardı.Üçü,fikirleri,idealistlikleri ile birbirlerine kenetlenmişlerdi ve birbirlerine mümkün olduğunca çabuk üst seviyelere ulaşmaya ve bunu başaran ilki diğerlerine yardımcı olmaya söz verdiler.Medrese eğitiminden sonra Ömer dörtlüklerine ve astronomi,matematik araştırmalarına Nisapur'a gitti,Hasan ise öğretisini yaymaya başladı.Süreki dolaştı ve insanlarla konuşup onlarafikirlerini yaymaya çabaladı.Herkes onu İsmaili hareketinin mücaiti diye kabul ediyordu.Liderine planlarından bahsettiğinde ise onu bunlardan söz etmeme konusunda ağır bir şekilde uyarıp reddettiler.Hasan bu acılarla fazlasıyla yıpranmıştı.Hasan İbn'i Ali,Alparslan'ın veziri olmuş,Ömer Hayyam'a astronomi çalışmalarını yürütebileceği bir mevkiye getirerek verdiği sözü yerine getirmiş oldu.Çalışmalarından sonuç alamayınca Hasan Sabbah,Ömer Hayyam'la görüşmeye karar verir.Uzun geceler devam eden sohbetler ve fikir alışverişlerinden sonra Hasan, insanlığı hayrete düşüren planının ana hatlarını belirlemişti.Vezir Nizam'ül Mülk'ün,sultana karşı birliklerden,İran dolaylarında olup bitenlerden haberdar bir yandaşa ihtiyacı vardı,bu görevi Hasan Sabbah'a vererek verdiği sözü yerine getirmiş oldu.Artık sarayda ikisi beraberlerdi ve amaçları için daha da güçlü olmaya çalışıyorlardı.Sultan,Sabbah'ın dehasını farketmişti hatta zamanında sultana en yakın olana verilen Atabey ünvanı bile Sabbah için kullanılır olunca Nizam'ül Mülk,arkadaşına gizliden öfke ve kıskançlık besler olmuştu.O dönemde hazine hesaplarında bir takım açıklar farkedildiğinde,sultan tüm gelir ve giderlerin raporunu ister.Vezir bunu yapmanın altı ay alacağını Sabbah ise kırk günde bu işi bitirebileceğini söyler.Araları açılır ve Sabbah raporu kırk günde tamamlar.Tüm veriler vezirin sonu demektir.Sabbah raporu teslim edeceği gece vezirin planı ile kağıtlardan bir kısmı çalınır ve ertesi sabah sultanın karşısında oldukça zor bir durumda kalır ve saraydan sürülür.Öldürülmesi o an oldukça sakıncalıdır.Bundan sonra Sabbah,tüm bunların öcünü almak için planlar yapar.Bu sırada Alparlslan'dan sonra Melik Şah başa geçer.Yeni sultanın annesi vezir olarak Nizam'ül Mülk yerine Tac'ül Mülk'ü atamak ister.Nizam'ül Mülk bunun üzerine kendi yandaşlarını toplar.Misafir olarak kabul edildiği bir prensin evinde Apama ile tanışır.Çok güzel bir kadındır ve prensin cariyesidir ama Sabbah'la yasak aşk yaşarlar.Yıllar Sabbah'ın yandaş toplaması ile geçer ve gücüne güç katar.Bir karargah bulmayı hedefler.Sultan ve vezirden öc almanın hayali onu Alamut'a kadar götürür.Alamut kalesi,sultanın konutanlarınca korunuyordu.Bu fethedilmez kayalıklar,kuleler,geçilmesi imkansız asi bir çağlayan üzerine inşa edilmiş bu görkemli kaleyi akıl oyunlarıyla ele geçiren Sabbah artık planlarının diğer aşamalarına geçti.Kalenin arkasındaki bahçelere şağşağlı köşkler inşa ettirdi.Dünyanın dört bir yanından en ilginç bitki türlerini,çiçeklerini toparlayarak Kur'an'da anlatıldığı gibi cennetin aynını yeryüzünde meydana getirdi.Köşklere dünyanın en güzel kızlarını topladı.Kızlar edebiyat,müzik,dans ve bunun gibi güzel sanatlar ve din derslerini meryem ve birkaç hadımlardan şehvet erkeklerle olan ilişkinin nasıl olması gerektiğini Apamadan öğreniyorlardı.Kızların eğitimi oldukça yorucu ve düzenli bir tempoda sürüyordu ve aldıkları besimlerden bakımlarına de baştan sona göz hapsindeydiler. Kızlar arasında kıskançlık,dostluk,tüm insani paylaşımların yanında bir takım sapkınlıklar da vardı.Günleri genelde neşe içinde çalıp söyleyerek,dans ederek,verildiğinde şarap içerek geçiyordu.Kızların hepsi Seyduna'ya itaat ediyorlardı ama neden orada olduklarını ve o eğitimi neden aldıklarını bilmiyorlardı.Hatta meryem bile bunu yirmibeş yıl sonra öğrenmişti.Diğer taraftan Alamut kalesinde fedailer çok zorlu ve ağır şartlarda eğitim alıyorlardı.Alamut'da hayat bahçedekilerden oldukça farklıydı.Zevklerin,zaafların,hayallerin akıllardan geçmesi bile yasaktı.Çoğunlukla ölüm cezası uygulanırdı.Öğrencilerin fedai olmak için büyük dailerin,Hasan Sabbah'ın,yani Seyduma'nın en yakınlarınını sınavından geçmeleri gerekiyordu.Öğrenciler savaş taktikleri dışında İslam,güzel sanatlar,tarih,coğrafya gibi dersler alıyorlardı.Asla Kur'an'da yazılanların dışına çıkamıyor,içki içemiyor,bir kadınla olmanın hayalini bile kuramıyorlardı.Bunun cezası Allah'dan sonra gelen ve cennetin anahtarına sahip olan Seyduna tarafından veriliyordu.Seyduna ile büyük dailer Apama ve meryemin dışında Seyduna'yla hiçkimse yüzyüze görüşemiyordu.Bakir olan öğrencilerin zamanla birer savaş makinası haline geliyordu.Sultanın öncü birliklerinin Alamut'a saldıracağı duyulunca Seyduna öğrencilerini fedailiğe yükseltir.Fedailer öncü birliklere karşı başarı elde ederek kaleye geri döndüklerinde bunların arasından göze çarpan üç fedai Seyduna'nın yanına kabul edilir.Seyduna'nın planının son aşaması için ona sonsuz itaat edecek bir orduya ihtiyacı vardı.Bunun için bu üç fedaiye cennetin kapılarını açtı.Onlara kenevirden yapılmış küçük haplar vererek hayal görmelerini,uykuya dalmalarını sağladı.Gözlerini açtıkların etraflarında daha önce hiç görmedikleri gözalıcı güzellikleri birçok nesne ve kızları gördüklerinde bulundukları yerin cennet olduğunu ve kızların huri olduklarını sandılar.Alamut'a geri döndüklerinde Seyduna'nın vaatlerinin gerçek olduğu söylentisi yayıldı ve Seyduma amacına ulaşmış oldu.Bu arada sultanın birlikleri Alamut'a doğru ilerliyorlardı.Yeni öğrenciler eğitiliyor,cennetle mükafatlandırdığı üç fedaiye yeni görevler veriyordu.Sonunda beklenen gün geldi.Sultan birliğin başında Alamut önlerine kadar gelir,Hasan istediği herşeyi hiç düşünmeden gerçekleştirecek bir orduya sahiptir bu da onu sultanın karşısında güçlü kılıyordu.Çünkü Hasan'ın fedaileri ölüm,den korkmuyor hatta şehit olmaları demek cennete bıraktıkları sevgililerine kavuşmaları anlamına geliyordu.Mükafatlarını hak etmek adına son derece alıngan ve korkusuzca davranıyorlardı.Yıllar sonra sultan ve Hasan karşı karşıyaydılar ve sultan da Hasan'ın kendine bu denli güvenini neden kaynaklandığına gözlerinin önünde şahit oldu.Sultanın önünde Hasan fedailerinden birine kulenin tepesine çıkıp aşağı atmasını,mükafatının cennet olduğunu söyler.Fedai bunu yapar ve sultanın birliklerinin önüne cansız bedeni düştüğünde yüzünde mutlulukla bir tebessüm vardır.Yarattığı bu şaşkınlıkla çatışma şiddetini arttırmadan Hasan amacına ulaşmış,sultanı esir alarak öcünü almıştır.Hasan Sabbah,Anadolu Selçuklu Devleti'nde yeni bir dönemi başlatmış olur.Devletin sultanı,veziri değişir.Hasan Sabbah tüm hayallerini,planlarını gerçekleştirmiş olur.



çok teşekkür ederimde bana soru lazım... çookkk aciLLL....
sunguralp
ya bişi dicem sen bu konuyla ilgili 25 soru bulamazsın zor yani...
sen konudan kendin yapsana testi..madem ödev yani ben olsam bulamdığım için öyle yaaprdım..bulmazsın diyorum çünkü senin için her yere baktım yokgulen
bencede.özetleri iyice oku.soru falan hazırla.başka şansın yok gibi gözüküyor.
arkadaşlar bakıp araştırdığınız için çok teşekkür ederim. evet haklısınız öyle yapmalıyım tekrar teşekkür ederim3
bu da farklı bir özet sanırım.

KİTABIN ADI : FEDAİLERİN KALESİ ALAMUT
KİTABIN YAZARI : WLADIMIR BARTOL

1.KİTABIN KONUSU: Büyük Selçuklu Devleti’ni çöküşe hazırlayan, İsmaili öğretisiyle Hasan İbn-i Sabbah’ın sıfırdan vücuda getirdiği saltanatının hikayesi.

2.KİTAP ÖZETİ:
Hasan İbn-I Sabbah, Hz. Ali taraftarı olan birisidir ve o dönemde biraz da olsa yaygın olan İsmaili Tarikatı’na meyillidir. Ancak bu öğretinin savunduğu düşünceler Hasan İbn-i Sabbah’a aslında pek de cazip gelmeyen fikirlerdir,daha doğrusu saçma gelen.
Bir gün, yaşadığı yere İsmaili öğretisinin bir daisi gelir ve H. Sabbah bu şüphelerinden dolayı O’nu ziyaret etmeye karar verir. Bu vesileyle dainin yanına gider ve İsmaili inanışlarının kendisine pek makul gelmediğini, bu öğretinin ardında başka sırların bulunduğuna inandığını söyler. Dai, onun zeki ve aradıkları tipte bir insan olduğunu, onun için sırlarını ona açacağını söyler ve ekler: Aslında bu anlatılan hikayelerin(Ali’nin soyundan Mehdi’nin geleceği,vs.), basit ve gündelik yaşayan insanları öğretilerine çekebilmek için kullanılan yalanlar olduğunu belirtir. Bu düşüncelerin etkisine giren H. Sabbah’ın Ali taraftarı babası,çevresinden oğlu adına korkarak, onu bir medreseye yollar. Hasan Sabbah, medresede Ömer Hayyam ve o zamanlar henüz adı tarihe geçmemiş,geleceğin büyük veziri Nizam-ül Mülk ile tanışır.
Bu medresede, zamanla kaynaşıp dost olan bu üç kişi ,kendi aralarında, ilerde iyi bir mevkiye gelen ilk kişinin diğerlerine de yardım edeceğine dair yemin ederler. Uzun zaman sonra Nizam-ül Mülk vezir,Ömer Hayyam da ünlü bir matemetikçi ve astronom olur. Nizam-ül Mülk, Hasan Sabbah’ın sarayda bir göreve gelmesini sağlar ancak zamanla kıvrak zekasıyla sivrilen Hasan Sabbah, Nizam-ül Mülk’ün yerini tehdit etmeye başladığı için onu saraydan uzaklaştırır. Hasan Sabbah bir müddet Nizam-ül Mülk’ten kaçtıktan sonra Ömer Hayyam’ın yanına gider ve onun zevk-ü sefa içinde yaşadığı hayatı görür. Bu esnada, bir gün tartışırlarken, Hasan Sabbah’ın aklına hayatını değiştirecek bir plan gelir ve Rey şehrine geri döner. Cebinde epey bir birikmiş altını vardır. Bu şehirde Alamut adında zaptı imkansız denecek kadar zor bir kale vardır ve bu kalenin kumandanı zevke dalmış sarhoş birisidir. Hasan Sabbah bir gün, kendini bir dai gibi tanıtarak kaleye girer ve bir hileyle kaleyi ele geçirir. Burada, kendisini İsmaililer’in bekledikleri peygamber ilan eder ve bu sıfatla birçok yandaş toplayarak, aralarından seçtiği bazı gençleri fedai olarak yetiştirir. Bu kalenin arkasında, eskiden orada yaşayan Deylem krallarının yaptırdığı birbirinden güzel bahçeler vardır. Hasan Sabbah bu bahçeleri daha da güzelleştirerek tam bir cennet havasına sokar.
Birbirinden zor askeri eğitimler görüp, birçok dini bilgilerle donatılan fedai adayları,bir zaman sonra sınava tabi tutularak fedailiğe kabul edilip, İsmaili ordusunda saygın bir yere sahip olurlar.
Hasan Sabbah bu planı hayata geçirmeye başlamadan önce;Hindistan’da bir arkadaşının yanına gitmiş ve orada haşhaştan yapılan uyuşturucu hapları tanımıştır. Bu haplar içenleri uyutarak tam bir hayal aleminde yaşatma özelliğindedir. Hasan Sabbah bunların yapılışını öğrenir ve dönüşünde, hizmetkar yetiştirmrde uzman ve güzel bir kadın olan Apama’yı da beraberinde getirir. Kaleyi zaptettikten sonra, İran pazarlarından köle kızlar satın alarak, Apama vasıtasıyla onları yetiştirir. Aslında onlar, ilerde göz önüne serilecek sahte cennetin hurileridirler.
Her şey hazırlandıktan sonra,bir gün, o zaman kadar fedailerin henüz görmedikleri “Peygamber Seyduna” onları yanına çağırır ve onlara o gün cennetin kapılarını açacağını söyler.diğer tarafta, cennet bahçelerinde, cariyelere ne yapmaları gerektiği anlatılmış ve hata yapanın öleceği daha doğrusu öldürürleceği söylenmiştir; hepsi bu cennet senaryosundaki rollerini oynamaya hazırdırlar.
Fedaileriyle ilk defa yüz yüze görüşen Seyduna, onlara bahçelere giden gizli bölmelere gelmeden önce, zamanında Hindistan’da tanıştığı haplardan yedirir ve bahçelere dek onları uyumuş vaziyette kölelerine taşıtır. Bu uykulu yolculuk sırasında fedailer, cennet rüyaları görmektedirler; istedikleri her şey olmaktadır ve büyük bir zevk içinde, kelimenin tam anlamıyla uçmaktadırlar. Uyandıklarında hepsi birbirinden habersiz, ayrı ayrı yerlerde, başlarında birbirinden güzel ve çekici yedişer huri hazır bekler vaziyette bulurlar. Huriler, fedailerin sorularını büyük ustalıkla tezgahlanan yalanlarla savuştururlar ve bu seneryonun sahteliğinin ortaya çıkmasına engel olurlar. Hepsi fedailere hizmet için fırsat kollamaktadırlar.
O gün birbirinden güzel zevkleri tadan fedailer, cennetten yine uyutularak fakat kendilerinin hizmetkarı hurilerin hülyalarıyla ayrılırlar. Uyandıklarında, hepsi hurilerine kavuşmak arzusuyla yanıp tutuşan birer yürüyen ölüm olmuşlardır.
Giderek büyüyen bu tarikat tehlikesine karşı Selçuklular bir sefere çıkar. Kaleye, savaşmadan teslim olmasını önermek üzere gelen elçilere Seyduna, öğretisini önce sözlü olarak aşılamaya çalıştıysa da başarılı olamaz. Bunun üzerine, ilk kez olmak üzere kale sakinlerinin huzuruna çıkan peygamber, elçiler de dahil, herkesin gözü önünde, iki fedaisine ölmelerini emreder ve elçiler şaşkınlıkla oradan ayrılırken, Seyduna’ya inananların da imanları pekişmiştir.
Seyduna için artık intikam zamanı gelmiştir. En gözde fedaisi İbn-i Tahir’i yanına çağırır ve kenarında zehirli küçük bir hançercik gizlenmiş bir mektupla O’nu, kendisine büyük bir kuvvetle saldırmaya hazırlanan Nizam-ül Mülk’ü öldürmeye yollar. Gitmeden önce O’na Gazali’nin öğrencisi olduğunu ve O’ndan haber getirdiğini söylemesini ister ve öldürmeden önce, daha önce cennete girmeden içirdiği haplardan vererek içmesini emreder. İbn-i Tahir bir mürid kılığında Nizam-ül Mülk’ün çadırına girer ve çıkarttığı küçük zehirli hançerle ona bir hamle yapar. İğne Baş Vezir’in kulağını çizmiştir ancak zehiri çok tesirli olan bu hançerin öldürücü olması, bu çizikle mümkün olmuştur. Hasan Sabbah’ın yolladığı mektupta ise şu satırlar yazılıdır: “ Cehennemde görüşmek üzere; Hasan Sabbah.” Baş Vezir, ölmeden önce tüm bunların yalan olduğunu ve Seyduna’nın bir sahtekar olduğunu İbn-i Tahir’e anlatır ve O’nu öldürmesi için serbest bırakılmasını emreder. Bu sırada Seyduna, ikinci bir fedaisini Melikşah’ın üzerine salar. O da benzer şekilde görevini icra eder, ama hemen öldürülür; öldürülür fakat O, ölümün acı zehrini tatlı bir şerbet gibi, büyük bir hazla içmiştir.
Seyduna’ya ulaşan İbn-i Tahir, O’nu öldüremez ancak, Seyduna, gerçekte ne için yaşadığını anlatıp, yaşam felsefesini O’na aşılar ve O’nu göndererek kendisini yetiştirmesini ister ve bir gün kendi yerine geçeceğini söyler.
Hasan Sabbah, artık hedefine ulaşmış, muzafferdir.

3.ANAFİKİR:
Romanda anlatılanlar aslında, sadece bin yıl önce yaşanmış ve bitmiş olaylar değil, hala bu gün de yaşanan ve gelecekte de yaşanacak olaylardır. Ancak günümüzde durum daha vahimdir. Zira eskiden, bu tip sahtekarlara çok nadir rastlanırken ve insanlar buna daha az inançlı görünürken, şimdi bu çeşit vicdan sömürücüleri değişik kisveler alyında aynı faaliyetleri devam ettirmektedirler. Yani ortalık, Hasan Sabbah’larla doludur. Bize düşen, bir virüs gibi sinsice insana nüfuz eden bu kan emicilere karşı daima bağışıklık sistemimizi canlı tutmak ve onlara fırsat vermemektir.
Ayrıca, eğer insan yürekten inandıktan sonra, istediği her şeyi yapabilir. Kitap, bunu da vurgulamaktadır.

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
İsmaili Tarikatı: Dinde, geniş bir kuralsızlık anlayışına sahip, Hz. Ali’nin taraftarlığını yapan ve onun soyundan Mehdi namıyla bir kurtarıcı. Peygamberin dünyaya geleceğine inanan insanların oluşturduğu tarikat. H. Sabah, bu tarikatı kullanarak, birçok insanı kendi saflarına çekmiştir.
Alamut Kalesi: H. Sabbah bir hilyle ele geçirdiği bu kalenin eskiden yapılmış bahçelerini sahte bir cennet olarak kullanıp, özel talebelerinin tam bir fedai olmalarını sağlamış, bu zaptı zor kalede de Selçuklular’a karşı başarılı savunmalar yapmış, kısacası hayellerini bu kale vasıtasıyla gerçekleştirmiştir.
Hasan İbn-i Sabbah ( Seyduna ): İsmaili öğretisini kullanıp, bir hileyle ele geçirdiği Alamut Kalesi’nde peygamberliğini ilan eden bu şahıs, burada yetiştirdiği ölüm sevdalısı fedailerle, özellikle Nizam-ül Mülk’ten öc almayı, sonrasında da Selçuklu Devleti’ni yıkmayı hedeflemiş ve bunu da büyük ölçüde başarmıştır.
Kendisi, son derece zeki ve kurnaz, aynı zamanda da çok espirili birisidir.
Kendisini peygamber ilan etmesine ve yetiştirdiği insanlara dini bilgileri öğretse de, tamamen Allah inancı olmayan, her konuda geniş bilgiye sahip birisidir.
Nizam-ül Mülk: Gençliğinde H. Sabbah’ın yakın arkadaşı olan Nizam-ül Mülk, zamanla yükselerek, Büyük Selçuklu Devleti’nin baş vezirliğine kadar yükselmiştir. O da son derece zekidir ve yüksek meziyetli bir devlet adamıdır. Bir zamanlar kendi yardımıyla saraya aldırdığı Hasan Sabbah’ı yine saraydan kendisi uzaklaştırdığı için onun kinine maruz kalmış ve bu kin O’nun ölümüne yol açmıştır.
Ömer Hayyam: Büyük matematikçi ve astronomdur. O da Hasan Sabbah ve Nizam-ül Mülk’ün yakın gençlik arkadaşıdır. Hasan Sabbah’ın dünya görüşünü etkilemiş ve oluşmasında baş rolü oynamıştır. Hayatın gelip geçici olduğunu ve her zevkin zamanında yaşanması gerektiğini savunur.
İbn-i Tahir: Büyük bir ismaili daisi olan Tahir’in torunudur ve bu nedenle Alamut’a gelmiştir. Seyduna’nın en gözde fedaisidir. Nizam-ül Mülk’ü öldürmüştür.

5. Kitap Hakkında Şahsi Görüşler:
Kitap, yüzyıllar öncesi tarihten bir kesiti anlatsa da, günümüz dünyasına da ışık tutan ve çok önemli dersler çıkarılabilecek türden bir eser. Uzun olmasına rahmen, eline alan okuyucuyu kendine bağlayan, sürükleyici bir anlatıma sahip. Herkesin okuyabileceği, okuması gereken bir kitap.

6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
1903 yılında Trieste civarında küçük bir Sloven şehrinde dünyaya geldi. Fransız kültürü alan anne ve babasının etkisiyle, yirmili yıllarda Sorbon’da tahsil gördü. Yüksek öğreniminin büyük bir kısmını, anayurdunun başkenti olan Ljubljana şehrinde tamamladı. Öğrenim gördüğü dalları, bakış açılarına göre, gelişigüzel veya ansiklopedik olarak tanımlamak mümkündür: felsefe,psikoloji, (Bartol, Freud’un o zamanlar pek tanınmamış olan eserini çok erken yaşlarda keşfetmişti), biyoloji(hayatı boyunca kelebeklerin yaşamlarına hayran kalmıştı), dinler tarihi. Kısacası , son savaştan önce yoğun anlaşmazlıklar tarafından parçalanmış bir ülke için, hiç de uygun olmayan bir eğitim. Ljubljana, otuzlu yıllarda zıt ideolojilerin birbirleriyle şiddetle çatıştıkları bir şehir olmuştur.
İlk eseri olan Almaut’u 1938 yılında ana dili olan Slovence ile kaleme alarak tamamladı. İkinci Dünya Savaşı’nın karışık ortamında umduğu ilgiyi bulamadı. Hatta bir ara el altından satılarak tehlikeli bir kitap olarak kabul edildi. Bartol, savaş yıllarında vatanını işgal eden Alman ve İtalyan faşistlerine karşı mücadele etti.
Savaştan sonra kurulan Yugoslavya’da istediği ortamı bulamadığı için 1946 ile 1956 yılları arasında on yıl ikamet edeceği Trieste’ya yerleşti. 1956 yılında geri dönerek Alamut’u bir kez daha yayınlamayı başardı. 1960 yılında Yugoslavya yazarlar birliği başkanlığına seçilerek nihayet layık olduğu itibara ulaştı. Kitabı ise 1967 yılındaki ölümüne kadar bir daha yayınlanamadı. Herkes tarafından baş eseri olduğu kabul edilmesine rağmen sadece 1980 ve 1984 yıllarında iki baskı yapabildi.

alıntıdır...
Referans URL