Dersizle Forumları

Full Versiyon: FRANSIZ İNKILABI’NIN TÜRK MODERNLEŞME SÜRECİ VE ATATÜRK'ÜN GENEL BAKIŞI
Şu anda tam olmayan bir veriyonu görüntülüyorsunuz. Tam versiyonu görmek için, buraya tıklayın
FRANSIZ İNKILABI’NIN TÜRK MODERNLEŞME SÜRECİNE ETKİLERİ



ÖZETLE:


Fransız İnkılabı gerek oluşum sebepleri gerekse sonuçları ile tüm dünyayı etkilemiştir. Bugünkü modern dünyanın şekillenmesinde etkili olan inkılap, meydana geldiği dönemde özellikle milliyetçilik ve çağdaşlaşma kurumları ile kendisini göstermiştir. Milliyetçilik fikri imparatorlukları derinden sarsmış ve ulus devletlerini oluşturmuştur. Osmanlı Devlet adamları başlangıçta bu inkılabın yıkıcı etkisini görememişlerdir. Fransız İnkılabı fikirlerinden esinlenerek; fakat temel unsurlar üzerinde durmadan devleti içinde bulunduğu bunalımdan kurtaracaklarını düşünmüşlerdir. Ancak İnkılabın milliyetçi tesirleri, tüm alınan önlemlere rağmen İmparatorluğu dağıtmıştır. Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra Mustafa Kemal Atatürk geçmişte yapılan hataları tekrarlamayıp tüm eski kurumları tasfiye etmiştir. Çağdaş, milli, akla ve bilime dayalı kurduğu yeni devlette Fransız fikirleri etkisinde kalmakla beraber kendi düşünce yapısını oluşturmuştur.


FRANSIZ İNKILABI VE FİKİRLERİ


Tarihte meydana gelen büyük değişimlerde, sadece ekonomik ve teknik gelişmeler değil, düşünsel, sosyal, ahlaki ve siyasal gelişmelerde önemli rol oynamıştır. Bu açıdan bakılırsa Fransız İnkılabı, uzun bir hazırlık sürecinden geçerek olgunlaşmıştır. Bu nedenler üç başlıkta sıralanabilir.

1-Sosyal Sebepler: İhtilal patlak vermeden önce halk üç sınıfa ayrılmıştır.
Bunlar;
a) Asiller Sınıfı
b) Ruhban Sınıfı
c) Halk sınıfı 2

Yüksek memuriyetleri ve ordudaki büyük rütbeleri asiller elinde tutarken devlete hiç vergi vermezlerdi ve köylünün işlediği topraklarda bu sınıfa aitti. Köylü bu topraklardan yeterince faydalanamazdı. Aynı şekilde ruhban sınıfı da geniş ayrıcalıklara sahipti. Din adamları sadece 5 yılda bir, çok az vergi ödemekteydiler. Halk sınıfı ise bankacılar, tüccarlar ve sanayicilerden oluşan Büyük Burjuvazi, memur, doktor vb. aydınlardan oluşan Küçük Burjuvazi ve nihayet köylülerdi. Herhangi bir siyasi ayrımı olmayan, bu sınıf tüm vergileri ödemekle yükümlüydü. Bu eşitsizlik Fransa’da bir ihtilal patlak vermesini kolaylaştırmıştır. Çünkü ekonomik bakımdan güçlü olan özellikle de “Büyük Burjuva” kesimi siyasi bir kimlik arayışına girmiştir. Ayrıca 1787’de ABD’nin kurulması da, bu sınıfı iyice bilinçlendirmiştir.

2-Fikri Sebepler: 16.,17. ve 18. yüzyıllarda yaşamış olan bir çok aydın ve filozof Fransız İnkılabı’nın fikri temellerini atmışlardır Bunlardan bazıları Machivelli, Thomas Morus, Loçke, Montesquieu, J.J. Rousseaou, Auguste Comte 5 dur.

3-Ekonomik Sebepler: Fransa’da sınıfsal bir ayrımın olması üretici ve ekonomik gücü elinde bulunduran sınıfın yönetime katılamaması 6 toplumda bir çelişki oluşturmaktaydı. Ekonomik anlamda üstün olan burjuvazi sınıfı siyasi bir kimlik arayışı ile harekete geçmiştir.

Tüm bu sebepler ülke içinde mevcutken, Fransa’daki mali buhran ihtilali ateşleyen sebep olmuştur. Devlet maliyesinin iflasın eşiğine gelmesi üzerine, soylular harekete geçerek çözüm düşünmüşlerdir. Ancak tüm
toprak mülkiyeti olanlardan da vergi alınması söz konusu olunca bunu kabul etmek istemeyen soylular 1614’ten beri kapalı olan parlamento (Etats- Generaux)’nun yeniden oluşturulmasını kabul etmek zorunda kalmışlardır.7 Parlamentonun toplanması siyasi bir kimlik arayışında olan Burjuvazi kesimini çok sevindirmiş ve aristokrasiye karşı mücadeleyi başlatmıştır. 1789 Mayısında, soylular, din adamları ve halkın oluşturduğu üç sınıfın parlamentosu açılarak İnkılabın ilk adımı atılmıştır. Bu gelişen koşullar karşısında, yani parlamentonun orta sınıfı ciddiye almaması üzerine Burjuva sınıfı monarşiye savaş açmıştır. Çıkan olaylar sonucunda Burjuvazi sınıfı 9 Temmuz 1789’da oluşturdukları “Milli Meclisi”, “Kurucu Meclis” olarak adlandırmıştır. Kralın kuvvetlerinin bu meclisi dağıtması üzerine 14 Temmuz’da Bastille Hapishanesi’nin basılması ile ihtilal patlak vermiştir. Bundan sonra Kurucu Meclis “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ ni yayınlamıştır.

Bu bildiri başlıca 4 ana başlıktan oluşmuştur.

1- Bir anayasa ile Monarşinin yetkilerinin sınırlandırılması.
2- Vergilerin düzene konması ve azaltılması.
3- İç gümrük duvarlarının indirilmesi.
4- Basın özgürlüğünün sağlanması

1789 bildirisi 12 yeni çağın kamu hukukunun ilkelerini belirtirken, aynı zamanda da eski düzenin ayrıcalıklarına dayanan düzeni de yıkmıştır. Ancak 1789 ihtilalini gerçekleştirenler de, halk da “İnsan ve Yurttaş Hakları” bildirisini yayınlamalarına rağmen Cumhuriyet fikrine yabancıydılar. 1791’de bahsedilen bu hakların yerine getirilmesi için bir anayasa hazırlanmıştır. Buna göre, egemenlik tekdir, bölünemez, zamanla kaybedilemez. Milli egemenlikten bahsedilirken genel oy ilkesi kabul edilemezdi ve oy kullanma servet esasına dayalı hale getirilmiştir. 1792’de istila tehdidi altında kalan İnkılapçılar Avusturya ve Prusya’ya savaş ilan ederek bir çok Avrupa devleti ile savaşmaya başlamışlardı. Böylelikle İnkılap fikirleri yayılmaya başlamıştır. Ancak Napoleon Bonaparte’ın monarşik düzene geri dönme ve imparatorluk kurma fikri kısa zamanda ortaya çıkmıştır.15 1799’da yeniden düzenlenen Anayasanın başına haklar ve özgürlükler konmasına gerek duyulmamış, yapılan değişikliklerle monarşiye ve imparatorluğa dönülmüştür. Napoleon’un
Avrupa’ya hakim olmak isteği ile diğer devletlerle yaptığı savaşlardan yenik çıkması imparatorluk düzenini yeniden sarsmıştır ve 1814’te Senatonun kararı ile tahttan indirilmiştir. Bundan sonra geçici bir hükümet kurulmuştur. Sonuçta 1830 ihtilaline gidilmiş yine servet koşulu siyasal haklarda aranmıştır. Ancak bir miktar düşürülerek daha fazla kişinin yönetime katılması sağlanmıştır. 1830 şartları ile milli egemenlik ilkesi yeniden kabul edilmiştir. Sansür yasaklanmış ve çok önemli olarak resmi din ilkesi kaldırılmıştır.16 1789’da patlak veren Fransız İnkılabı, 1830 ve 1848‘de yeniden Avrupa’yı sarsan siyasal değişim, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, milliyetçilik gibi terimlerle dönemindeki düzenleri değiştirmiş, hatta geleceği de yönlendirmiştir17. XIX. Yüzyılın sonlarına gelindiğinde Avrupa’da Rusya ve Osmanlı Devleti dışındaki tüm toplumlar Fransız İnkılabı modeline uygun olarak değişmiştir. Fransız İnkılabı’na Burjuvazi tarafından yönetildiği için Burjuva İnkılabı, Batı ülkelerinin tümünü etkilediği içinde Batı İnkılabı veya Atlantik İnkılabı de
denmektedir.19 Fransız İnkılabı ile, ekonomik açıdan belirli bir güce erişen Burjuvazinin ele geçirdiği gücü kullanarak, iktidar kavgasının, sınıf kavgasının üstüne çıkarılması, milli egemenliğe ulaşılmasını gerçekleştirmiştir. Avrupa’daki bu gelişmelerin düşünce hayatına da önemli etkileri olmuştur. “Aydınlanma Felsefesi” olarak adlandırılan bu fikirler “insanları tutsak kılan her şeye karşı çıkmak” olarak nitelendirilebilir. Dünyaya yeni bir bakış açısı getiren bu düşünce akımı, bilim, doğa, mutluluk, erdem, yaratıcılık, akıl gibi temellere dayanmaktadır.



2. FRANSIZ İNKILABI’NIN OSMANLI AYDINLARINA ETKİLERİ

Fransız İnkılabı, batı gelişmeleri içinde, İslam Dünyası üzerinde gerçek bir etkide bulunan ilk büyük fikir hareketidir. Daha önceleri Hıristiyanlık dünyası ve İslam dünyası savaşta ve barışta olsun defalarca karşılaşmalarına ve etkileşmelerine rağmen Rönesans ve Reform gibi Avrupalı hareketler Müslüman milletler üzerinde fazla etkili olmamıştır. Buna karşın tüm dünyayı derinden etkileyen Fransız İnkılabı Müslüman Dünyasını da etkilemiştir. Çünkü Fransız İnkılabına gelinceye kadar Hıristiyanlık Dünyasının geri kalmışlığının,
İslam Dünyasının ileri düzeyinin ve parlaklığının önüne geçemeyeceği düşüncesinin yoğunluğu yani batı dünyasının küçümsenmesi söz konusudur. Fakat Batı dünyasının ilerlemesine karşılık doğu dünyasının gerilemesi, batıya bakışı değiştirmiştir.


Bir İmparatorluk olması sebebiyle, Fransız İnkılabından en çok etkilenen devletlerin başında gelen Osmanlı Devleti’nin devlet adamları, Fransa’da 1789’da patlak veren olayları başlangıçta pek önemsememişlerdir. Hatta bu olaylardan memnuniyet dahi duymuşlardır. Yılardır savaştıkları Avusturya ve Rusya, ihtilalin, kendi milletlerine sıçramasından duydukları endişeden dolayı Osmanlı Devleti ile anlaşma yoluna gidebilirlerdi. Gerçekten de 1792’de Avusturya ile Ziştovi, Rusya ile Yaş Anlaşmaları imzalanmıştır.
Böylelikle 1792’de barışın sağlanması ile Avrupa’nın Fransız İnkılabı’nın sorunlarıyla ilgilenmesi, III. Selim’in Osmanlı ordusunu düzenlemesine ortam sağlamıştır. Batılılaşma eğilimlerinin başlaması, batının üstün olduğu görüşü Osmanlı’da kabul edilmiş ve batılı özellikle de Fransız teknik adamları vasıtasıyla reformlar yapılmaya başlanmıştır. Fakat Fransız İnkılabı’nı yapanların krallara, devlet yönetimine ve din adamlarına karşı tutumları tasvip edilmemiştir. Ayrıca İnkılap düşüncelerinin imparatorlukları sarsması üzerinde ilk zamanlarda hiç durulmamıştı. O dönemde Osmanlı aydınlarından çok azı bu İnkılabın düşüncelerinden etkilenmiştir. Örneğin 1793’de İngiltere’ye sefaret katibi sıfatıyla gidip, dönüşünde Fransızca bir eser yazan Mahmud Raif Efendi, kitabının önsözünde Vatanıma yararlı olması” cümlesini kullanmıştır.

Fransız inkılabından en çok etkilenenler Gayrimüslimler olmuştur. Fransa Compo Farmio Anlaşması ile Venedik topraklarını Avusturya ile paylaştıktan sonra Osmanlı Devleti ile komşu olmuştur. Böylelikle Osmanlıların Hıristiyan tebaasına hürriyet ve milliyetçilik düşünceleri aşılanmaya başlanmıştır. Sırplar 1804’te bu sebeple ayaklanmışlarsa da başarılı olamamışlardır.

Nitekim II. Mahmut 1826’da Yeniçeri Ocağını kaldırdıktan sonra şu sözleri söyleyerek Fransız İnkılabını’nın Osmanlı Devletin’de ortaya çıkardığı etkileri ortadan kaldırmaya çalışmıştır. “Ben tebaamın Müslüman’ını Camii de, Hıristiyan’ını Kilisede, Musevi’sini Havra’da fark ederim aralarında başka güna fark yoktur. Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim havidir ve hepsi hakiki evladımdır.” Fakat 1821’de Mora’da patlak veren ayaklanma, Avrupa Devletlerinin desteği ile Yunanistan’ın bağımsızlığı (1828) ile sonuçlanmıştır. Daha sonra Sırplar, Karadağlılar ve Bulgarlar da Osmanlı’dan kopmuşlardır.

Osmanlı Devlet adamları, Hıristiyan tebaayı milliyetçilik akımlarından uzak tutmak için, Osmanlıcılık siyaseti uygulamaya başlayarak 1839’da Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu)’nı ilan etmişlerdir.28 Tanzimat dönemini 1839’ da Sultan Abdülmecit ile başlatmak gelenek olmuştur. Aslında Tanzimat’ın hazırlayıcısı II.Mahmut Dönemi ıslahatlarıdır. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması büyük bir olaydır. Bunun ardından II. Mahmut’un yenileşmeyi sadece askeri alanda sınırlı bırakmayıp bir dizi yenilikler yapması Tanzimat’ın temelini teşkil etmiştir. Tanzimat Dönemi yenilikçileri model olarak Napoleon Fransa’sını örnek almışlardır.


Fransa’nın merkeziyetçiliği Osmanlı yenileşmelerine uygun gelmiştir. Bu nedenle Osmanlılar bir takım Fransız kurumlarının benzerlerini kurmuşlardır. Fransız İnkılabı sonucu yayılan düşünceler, 1860’lı yıllara gelindiğinde,
başta Nâmık Kemâl, Ziya Paşa ve Ali Suavi olmak üzere iktidardaki hükümetin uygulamalarını eleştiren muhalif Osmanlı Aydınlarını etkilemiştir.

Osmanlı Devleti’nde 433. gazeteci aydın tipinin ilk örnekleri olarak ta kabul edilen 31 ve “Genç Osmanlılar” veya “Yeni Osmanlılar” olarak nitelendirilen ve kendilerine devleti kurtarma görevi yükleyen bu kişiler, muhalefet yaparken dini unsurları kullanmışlardır. Din, ilk önceleri muhalefet aracı iken sonraları
düşüncelerinin temelini oluşturmuştur.

İslami söylemi Meşrutiyeti ilan ettirmek için kullanan Genç Osmanlılar öğrendikleri batılı fikirlere de İslami karşılık bulma çabasına girmişlerdir. Örneğin demokrasi yerine “meşveret”, parlamento yerine “şura”,
modern kamuoyu yerine “ehl-i hallü akd” gibi kavramlardır. Özellikle Fransa İnkılabı’nın “Olguculuk” (pozitivizm) ve “Usçuluk” (akılcılık) fikirleri örnek alınmaya başlanmıştır. Bu aydın kesim Genç Osmanlılar Cemiyeti’ni kurmuştur. Genç Osmanlılar Meşrutiyet yönetiminin her konuda yeterli olacağı görüşündeydiler.


Bunun nedenini meşrutiyetin bir ideoloji olmasından daha çok Fransız düşünürlerinden J.J. Rousseau’nun “fikirlerini tercih etmelerinde” aramak gerekmektedir. Genç Osmanlılar Fransız filozoflarından Montesquieu’yu da biliyorlardı. Fakat tercüme etmeye ve derinden incelemeye gerek görmeden Rousseau’yu tercih etmişlerdir. Paris’teki bu çevreye Ahmet Rıza’da katılmıştır.

Olgucuların önde gelenlerinden Pierre Lofitte’nin derslerine katılan Ahmet Rıza “Meşveret” dergisini çıkarmıştır. Olguculuğun (pozitivizm) etkileri, imparatorluğu kurtarmayı amaçlayan askersivil aydın kesimin tarihsel misyonları biçiminde, toplumda gözükmeye başlamıştır.

İlk girişimler ise Olguculuk ilklerinin İslamla bütünleşme çabası şeklinde olmuştur. Jön Türkler “Halk Hürriyeti” fikrini J.J. Rousseau’ dan “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesini Montesquieu’dan aldıklarını ifade etmişlerdir. Nâmık Kemâl “İçtimai Sözleşme” anlayışını da Locke’ den aktarmıştır. N. Kemal, tebaanın hayatı, hürriyeti ve mülkünü korumak görevinin hükümdara ait olduğunu savunur. Ancak onun eşitlik kavramı batılılardan farklıdır.


Batılılar eşitliği siyasi sosyal ve ekonomik alanlarda aynı haklardan yararlanması olarak tanımlarken o, bu terimi adalet önünde kişilerin eşitliği olarak ifade eder. 1895’ten sonra Avrupa’da hızlanan, Jön
Türkler hareketi, bu tarihten itibaren temelde gayet basit tezler ortaya koymaya başlamıştır. Yurt dışında yayınladıkları ilk kitap olan “Vatan Tehlikede” adlı risalede bunları işlerken Fransız İnkılabı sonrasında
Fransa, yabancı orduların istilası tehlikesiyle karşılaştığı zaman, vatansever Fransızların ,”Fransız İnkılabının.......” , bu şekilde bağırdıklarını ve ülkenin bütününü koruduklarını belirtmişlerdir.

Osmanlı aydınları Fransız İnkılabı’nın temeli olan insan hakları, özgürlük, bağımsızlık ve milliyetçilik gibi kavramları tartışmışlardır. Jön Türklerin en çok ilgilendikleri fikir akımlarından olan Olguculuk (pozitivizm) da, bir yandan bireyseI ayrılıklara son verecek yaklaşımı, diğer yandan bilim dini olmak iddiası bir hayli ilgi çekmiştir. August Comte’a ait olan bu fikirden başka Jön Türkleri büyük bir etki altında bırakan diğer bir düşünür ise Gustave Le Bon’un fikirleridir. Le Bon, XIX. Yüzyıl sonundan itibaren Türk düşünürlerinin belirledikleri “toplumun seçkinlerin yönetimi altında olması” fikrini savunan sosyolog olmuştur. Ayrıca Türk Milliyetçiliği de, yine Fransız İnkılabı etkisi ile kendini göstermiştir. 1871 sonrası milliyetçiliğin en yoğun olduğu dönemde doğal olarak Jön Türkler de bu düşünceden etkilenmişlerdir.


Osmanlı Devleti’nin farklı unsurlara karşı hoşgörülü tutumu devlet içinde yüzyıllardan beri rahat yaşam imkanı sağlamıştır. Fakat bu unsurlar Fransız İnkılabı fikirlerinden, özellikle milliyetçilikten etkilenmekte gecikmemişler ve Osmanlı’dan kopmuşlardır. Bu da Jön Türklerde “Türk Milliyetçiliği” fikrinin oluşmasına etki etmiştir.


II. Meşrutiyetin ilanı, memlekette adeta hürriyet bayramı olarak kutlanmıştır. Fransız İnkılabı konusunda iki kitap yayınlanmıştır. Bunlardan biri, Ali Reşad‘ın “Fransa İnkılab-ı Kabiri” diğeri ise, Ali Kemal’in 1913’te yayımladığı “Rical-i İhtilal” dir. Fransa İnkılapçıları ile İttihatçılar arasında, fertler arasında eşitlik sağlamak ve toplumun kendi kendilerini idare etmesi konusunda benzeri fikirler olmasına rağmen, mensup oldukları kültürel ve sosyal ortamdan kaynaklanan farklılıklarda vardır. Fransız İnkılapçıları Fransız burjuvaları olup aydınlanma düşüncelerine içten inanmaktadırlar. İttihatçılar ise, her ne kadar
batının siyasi fikirlerine bağlı gibi görünseler de bir ikilem içindeydiler. Bir tarafta Osmanlı geleneksel kültürü, din, hukuk, tarih ve edebiyatından, diğer taraftan da batılı pozitif ve sosyal bilimlerden etkilenmişlerdir.


İttihatçıların çoğunluğu, hürriyet sloganı altında Sultan II.Abdülhamit’le mücadele ederken ne, hürriyet kavramının sınırlarını ve anlamını, ne de meşrutiyet rejiminde söz konusu olacak demokrasi sisteminin kaidelerini oturtabilmişlerdir. II. Meşrutiyet’in liberal dönemi ile (1908- 1913) Fransız İnkılabı arasında da çok fark vardır. Fransız İnkılapçıları siyasi ve sosyal sahalarda, Fransız toplumunu baştan aşağı değiştirmek şeklinde bir hedefe yönelmişlerdir. Mutlak monarşinin yerine cumhuriyeti kurdular, aristokrasinin ve kilisenin tüm yetkilerini ve imtiyazlarını yok ederek, fertlerin eşitliğine ve laikliğe dayanan bir siyasi yapı getirmeye çalıştılar.


İttihatçılar ise bu uygulamaların uzağındaydılar. Osmanlı Devletine Meşrutiyeti getirirken, devletin temel vasıflarını değiştirmeksizin, Batıdaki siyasi ve iktisadi sistemi, imparatorluğa yerleştirirken ihtilal değil, reform sürecini başlatmışlardır.




3. FRANSIZ İNKILABI FİKİRLERİNİN ATATÜRK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Türk Milli Mücadelesinin ve İnkılabı’nın önderi Atatürk, döneminin pek çok aydını gibi Osmanlı Toplumunun sorunları ile ilgilenmiştir. Bunun sonucunda doğu-batı ayrımını kafasında yapabilmiştir. O öğrencilik yıllarında Fransa İnkılabı hakkında bilgiler edinmeye başlamış ve Fransızca öğrenmesi sayesinde de Fransız İnkılabı’nın düşünce akımlarını öğrenmiştir.


Milli mücadele ile başlayan tarihi dönemeç, M. Kemal Atatürk’ü çökmekte olan Osmanlı Devleti’nin yerine, milli değerlere ve çağdaş ilkelere dayanan yeni bir millet devleti kurulması gerektiğini düşünmeye sevk
etmiştir. Atatürk, 14 Temmuz 1922’de Fransız İnkılabı’nın yıldönümünde yaptığı konuşmada, Fransız İnkılabı’nın kendisini nasıl etkilediğini şu sözlerle ifade etmiştir;

“Başlangıçta ayaklanma ve ihtilal biçiminde görülen hareket, yerini bir İnkılaba bırakır. Fransız ihtilali de bu dönemlerden geçmiş ve milletin toplumun vicdanında yerleşmiş onun için evrensel olmuştur.” “Baylar, işte bu gün 1789 Temmuzunun 14. Günü burada kutluyoruz ve bu Fransızların milli bayramı olduğu kadar henüz özgürlüklerine kavuşmamış milletlerinde sevinecekleri bir gündür....”


“....Türk tarihinde de istilacı orduların İzmir’den denize dökülmesi, bizim milli tarihimiz için dünya tarihinde yepyeni bir dönem olacaktır. Bu da artık istila için hiçbir memleketin özgürlük ve bağımsızlıklarını yok etmeye olanak bulunmayışıdır. Eğer haksızlığa uğramış Asya ve Afrika milletleri, bizim bağımsızlık mücadelemizden bir ibret almışlarsa, kendileri için pahalıya da mal olsa, bu yola gideceklerdir. Özgürlük ve bağımsızlıktan yoksun bir millet için, yaşamanın ne anlamı, ne de zevki vardır. “Baylar, bizim Asya‘yı ayaklanmaya ve savaşmaya sürükleyişimiz Fransız milletini kahramanca hareketlere sürükleyen nedenlerden daha az kuvvetli ve daha az mantıkî değildir..”


Atatürk bu konuşması ile, bağımsızlık anlayışının Fransız İnkılabı’ndaki düşüncelerden etkilendiğini ifade ederek, Türk Milli Mücadelesiyle Fransız İnkılabı arasındaki benzerliği işaret etmiştir. Ayrıca Asya ve Afrika milletleri için Türk Milli Mücadelesi’nin esin kaynağı olacağını da belirtmiştir.


Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulurken de Fransız İnkılabı örnek alınmıştır. TBMM, Fransız İnkılabı’nın “Conventioan” nun (Meclis Hükümeti) benzeri olduğu gibi, “İstiklal Mahkemeleri” de Fransa İnkılap mahkemelerinin bir benzeri olmuştur. Fransız İnkılabı’nın Mili Mücadele tarihi üzerindeki etkileri araştırılırken, son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin 28 Ocak 1920’de kabul ettiği ve 17 Şubat 1920’de ilan ettiği “Misak-ı Milli” ile Fransız İnkılabı’nın “İnsan ve Yurttaş Hakları” arasındaki benzerlikler de inkar edilemez.


Atatürk İnkılabının Fransız İnkılabından esinlendiği doğrudur. Fakat yöntem ve uygulama bakımından farklılıkları mevcuttur. Her şeyden önce Fransız İnkılabı 18. Yüzyılın, Atatürk İnkılabı ise 20. Yüzyılın ürünüdür. Fransız İnkılabı sınıfsal nitelikte; burjuva sınıfının feodaliteye başkaldırısı iken, Atatürk İnkılabı, emperyalizme karşı başlayıp Milli Hakimiyet ile sonuçlanmıştır.


Atatürk, Türk İnkılabı’nın kaynağının Türk insanı olduğunu ifade eder. Bu İnkılap Türk Toplumunun siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik değer yargılarının ürünü olduğu kadar evrensel değerleri de kapsar.
Başka İnkılaplar gibi sosyal bilimciler, filozoflar, düşünürler tarafından daha önceleri ortaya atılan ve tartışılan bir ideolojinin ürünü değildir. Türk İnkılabı’nın hazırlığını yapanlar, düşünsel yönden olgunlaştıranlar, aksiyon alanında başarıyla uygulayanlarda aynı kişi veya kişiler olması onun özelliğidir. Atatürk, yalnızca ekonomik, toplumsal değer ölçüleri sermaye ve emek, emekçilerin egemenliği gibi kısıtlı düşüncelerle yola çıkmamış olup, bütün kültürel ve toplumsal değerleri dile getirmiştir.


Atatürk’ün düşüncelerinde ve gerçekleştirdiği Türk İnkılabı’nın temellerinde Usçuluk (akılcılık) Rasyonalizm ve Olguculuk (pozitivizm)’un izleri bulunmaktadır.

Atatürkçü düşüncede akıl ve bilim temel olmuştur. Atatürk’ün olguculuğu Comte’un bir izleyiciliğe biçiminde değil de insan düşüncesinin eriştiği bir aşama olarak kendini göstermiştir. O “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir” demiştir.


Dr. Reşit Galip’le yaptığı bir konuşmada Atatürk’ün şu sözleri Onun olguculuğunu yansıtmaktadır. “Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman hızla dönüyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek yargılar
getirdiğini ileri sürmek usun ve bilimin gelişmesini yadsımak olur”
Atatürk’ün düşüncelerindeki olgucu öz 18 Kasım 1918 yani Mondros Mütarekesi sonrasında Fethi (Okyar) Bey ile ortak olduğu Minber gazetesine verdiği demeçte de görülmektedir. “....en iyisi siyasetin her türlü anlamıyla
en çok güçlü olmakta bulunduğunu kabul ederim. En çok güçlü olmak deyiminden amacımı, yalnız silah gücü olduğunu sanmayınız. Tam tersine, asker olmama rağmen bence güç kendisini oluşturan etkenlerin sonuncusudur. Benim amacım tinsel, bilimsel ve ahlak açısından ve teknik yönden güçlü olmaktır. Bu saydığım özelliklerden yoksun olan bir ulusun bütün bireylerinin en son silahlarla donatıldığını varsaysak bile güçlü olduğunu kabu etmek doğru olmaz” Atatürk İnkılaplarının temelleri İttihat ve
Terakki dönemindeki “batıcılık” akımına dayalı çözümlerdedir. Bu açıdan Türk İnkılabı içinde olguculuğun sürekliliği kendini göstermektedir.


İttihat ve Teraki’nin ismi bile pozitivizmle bağlantılıdır. Yazılı İnkılabı, laiklik, cumhuriyetçilik, milliyetçilik gibi hemen hemen tüm inkılapların çekirdeği pozitivizmle oluşmuştur. Türk İnkılabı, Pozitivist düşünceyi hemen
hemen tümüyle uygulamaya aktarmıştır. Burada Comte’un “dünya dini değil pozitivist düşünce ilkeleri uygulanmıştır. Atatürk yenik ve yıkık bir ülke devralmıştır. Yeni düzenin bunun üzerine kurulması gerekmektedir. O, Osmanlı İmparatorluğunun düştüğü hatayı tekrarlamamıştır. Batı, Osmanlıların son
yıllarında bilisel anlamda ilerleme kaydederken ve üstün duruma gelirken, Osmanlı Devleti ise, gerek onlara karşı kazandığı önceki zaferlerin duygusu ile, gerekse de dinsel inanışların saptırılması gibi sebeplerle batıdan uzak kalmıştır. Atatürk Osmanlı Devletini bu anlamda değerlendirmiş ve şunları söylemiştir;


“Ülkeler çeşitlidir. Fakat uygarlık birdir ve bir ulusun ilerlemesi için de bu yegane uygarlığa katılması gerekir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü, Batıya karşı elde ettiği muzafferiyetler nedeniyle çok üstünlük duygusuna kapılarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi; bunu yinelemeyeceğiz” Bu sözlerinden de anlaşılacağı gibi Atatürk, bilimin yol göstericiliğini kendine ilke edinmiştir. O, bilimin ışığında Türklerin, Türkiye Cumhuriyetini kurması gerektiğini savunmuş ve “Türk Millettinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.” diyerek bu düşüncesini açıklamıştır. Osmanlıların Fransız İnkılabına bakışlarının bu doğrultuda olmamasının onların taklitçiliğinden kaynaklandığını düşünmüştür. Meşrutiyet Anayasasının ise
Fransız İnsan Hakları Bildirisini taşıdığı düşüncelerin bir kopyası olduğunu ve Türklerin Fransızlardan ve dünyadaki öteki uluslardan farklı yapı ve kültür farklılığı olduğunu ve bunun dikkate alınması gerektiğini belirtmiş Fransız İnkılabının ihtilal eylemine saygılı olduğunu belirten Atatürk, hiçbir zaman bu ihtilalin getirdiği kültür değişiminin aynen uygulanmasına taraftar olmamıştır. 1789 ve onu izleyen yıllarda oldukça çekici görünen bildiri ve sloganların zaman geçtikçe insan aklıyla ve bilimi ile geliştirilmesinden yana olduğunu şu sözlerle belirtmiştir.


”Fransa İhtilali bütün Cihana hürriyet fikrini nefheylemiştir ve bu fikrin halen esas menbaı bulunmaktadır. Fakat o tarihten beri beşeriyet ilerlemiştir. Türk Demokrasisi Fransa ihtilalinin açtığı yolu takip etmiş,lakin has vasf-ı mümeyyizle inkişaf etmiştir. Zira her millet inkılabını içtimai muhitinin tazyikat ve ihtiyacına tabi olan ve hal ve bu ihtilal ve inkılabın zaman-ı vukuuna göre yapar.”


M. Kemal Atatürk’ün Olguculuk ve Usçuluk ile bağlantısını sağlayan temel ilkeleri, ulusal egemenlik, laiklik ve halkçılıktır. Bütün halkı “ayrıcalıksız, sınıfsız kaynaşmış, bir yığın olarak düşünmesi O’nu halkçılık kavramına
ulaştırmıştır. Böylece halkçılık kavramı Atatürk’te sınıf çatışmasına karşı kullanılan bir araçtır. Çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmada ilk aşama iktisadi kalkınmadır.


Ancak bu nasıl olacaktı? Burada Kemalizmi, pozitivizmle aynı paralele sokan mantık ortaya çıkar. Önce İzmir İktisat Kongresi toplanmıştır. Yarı feodal, yarı bürokratik bir toplum yapısında, liberalizmin ticaret
burjuvazisi ve büyük toprak sahipleri lehine olacağı açıktır. Ancak Atatürk’te ideolojik düzeyde liberalizmi meşru kılan kavram halkçılık olmuştur. Aynı zamanda bu kavram “İslamsal egemenlik kavramına karşı çıkan ve sonunda onun yerini alan laik egemenlik kavramıdır. Atatürkçü ideoloji,
Milli Mücadele’den başlayarak halka, millete, milletin isteklerine dayanmaya, alınan her kararı, her girişimi, her siyaset ve eylemi millet adına, halkın temsilcilerinin oylarıyla oluşturmayı ve uygulamayı öngörmüştür.

Atatürk “Fizik ötesi ve bilimdışı kavramları” düşüncesinin dışında tutmuş “kişi ve toplum yaşamının siyasal olarak düzenlenmesinde, devletin eylem ve işlevlerinde “aklı ve bilimi”kaynak almıştır. Bu nedenle Atatürkçü düşünceyi “rasyonalizme ve pozitivizm” akımlarının ulusal öze dayandırılan bir bileşimi olarak kabul edilir. Atatürk’ün çöken Osmanlı İmparatorluğunun yerine ulusal değerlere ve çağdaş ilkelere dayanan yeni bir Türkiye kurma fikri, bu düşüncelerden gelişmiştir.

Milliyetçilik fikri halkçılık ile birlikte gelişmiş ve ön plana çıkmıştır. Tüm inkılaplarını da bunun üzerine tesis etmiştir. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı Ziya Gökalp gibi “maddeciliğin getirdiği sınıf kavgasına karşı ortak bilinç düşüncesi ile hareket” etmiştir. O, dinin etkisi yerine Türk Milliyetçiliğini ve bilim egemenliğini koruyan bu doktrin ile Fransız İnkılabı’ndan üstün olmuştur. Fransız İnkılabı’nın iki önemli sonucu olmuştur; mutlak monarşi yıkılarak ulusal egemenlik anlayışı benimsenmiş, imtiyazlar kaldırılarak eşitliğe yol açılmıştır. Bu İnkılab ile Ortaçağ Avrupa’sının yapısı değişmiştir.


Atatürk’ün İnsan ve Yurttaş Beyannamesi’nden esinlendiğini,bu belgede yer alan bir çok esasın, özellikle milli egemenlik prensibinin milli mücadelenin ilk önemli yazılı vesikası olan 21-22 Haziran 1919’da “Amasya Genelgesi” nden başlayarak, Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarında, 1921 ve 1924 Anayasalarında yer aldığını görüyoruz. Mustafa Kemal’in özgürlük anlayışının temelinde, doğal haklar kavramına dayanan J.J. Rousseau’nun görüşleri ile 26 Ağustos 1789 tarihli Fransız Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisindeki hükümler mevcuttur. Fransız Yurttaş Hakları Bildirisinde özgürlük şöyle tanımlanmıştır;

Madde 4: Özgürlük, başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilmeye dayanır.
Onun için, her insanın doğal haklarının sınırı, toplumun başka üyelerine aynı hakları sağlayan sınırlardır. Bu sınır ancak yasa ile belirlenebilir...

Madde 5: Topluma zarar veren eylemleri ancak yasa yasaklayabilir. Yasanın
yasaklamadığı hiçbir şeye engel olunmaz ve hiç kimse yasanın emretmediğini yapmaya zorlanamaz. Atatürk Vatandaş İçin Medeni Bilgilerde Özgürlük (Hürriyet) konusunda şunları yazmıştır; “Özgürlük, insanın düşündüğünü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir”

“Bu tanım, özgürlük sözcüğünün en geniş anlamıdır. İnsanlar bu anlamda özgürlüğe hiçbir zaman sahip olmamışlardır ve olamazlar.“...anlaşılıyor ki salt bir kişisel özgürlük olamaz. Başkasının hak ve özgürlüğü ve ulusun ortak yararı, kişisel özgürlüğünü sınırlar. Kişisel özgürlüğü sınırlandırma devletin de adeta esası ve görevidir... Özgürlük, başkasına zararlı olmayacak her türlü kullanımda bulunmaktır, denildiği zaman, vatandaş özgürlüğünün, yalnız bunun amaç olduğu, devletin bu amacı sağlamak için araç sayıldığı anlatılmış olur. Fakat bu araçtır ki ulusun genel yararını ve amacını koruyacaktır. O halde kişisel özgürlüğe sınır olarak, başkalarının özgürlük sınırını gösterirken kişisel özgürlüğün, ulusun genel yararının gerektirdiği dereceden daha fazla
sınırlandırılamayacağı kabul edilmiş oluyor... “Çünkü bu sınır ancak yasa yoluyla saptanır ve belirtilir”.



M. Kemal Atatürk bağımsızlık tutkusunu; “özgürlük ve bağımsızlık Benim
karakterimdir” diyerek en açık bir biçimde açıklamıştır.77 10 Ocak 1920’de
yayınlanmaya başlayan Hakimiyeti Milliye gazetesinin başlığı altında “Mesleği; Milletin iradesini hakim kılmaktır” ibaresi yer almıştır. Atatürk, Türk Milli Mücadelesi’ni “Hakimiyet-i Milliye” Parolası ile açıklamış ve yürütmüştür. Daha başlangıçta Atatürk, Fransız İnkılabı felsefesinin temel dinamiklerinden biri olan milli egemenliği kendisine bayrak yaparken de bu neticeleri öngörmüştür. Gerçek halk Kili idaresinin kurulmasında ve 1924 Anayasası’nın hazırlanmasında 18.Yüzyıl felsefesi ve Fransız İnkılabı’nın tesirleri büyük olmuştur.

Atatürk Fransız İnkılabından etkilenmiş fakat bu inkılabı taklit etmemiştir. Özellikle inkılabın kanlı terör yönünü onaylamamıştır. 1922’de bu konuda şunları söylemiştir.

“Türkiye derece derece mi ilerlemeli, ani olarak mı? İki sistem var. Bir, bilinen Büyük Fransız İhtilalindeki yöntem; Rejimle değişecek. İhtilallere karşı mukabil ihtilaller yapılacak. Sağ solu tepeler, sol sağı süpürürken, bakılacak ki bir buçuk asırlık zaman geçmiş. Bu milletin damarlarında o kadar bol kan ve önünde o kadar geniş zaman var mı?”


1793 sonlarında Convention’in laikliği de aşırı şekilde yorumlayarak, Fransa’da “De- Christiannızation” adı verilen Hıristiyanlıktan arındırma girişiminde bulunduğunu ve bu dönemde bazı komünlerde ibadet özgürlüğü kısıtlanır, kiliseler kapatılırken 7 Kasım 1793’de Convetion huzuruna çıkan Paris başpiskoposunun görevinden istifa ettiğini, Notre Dame Kadetralinin “Akıl Dini” ne ayrıldığını görüyor ve fakat bu aşırılığın Hıristiyan ülkelerin müdahale korkusu ile bizzat Robespierre tarafından durdurulmuştur.


Atatürk’ün düşüncesinde; "ulusal Egemenlik dışında her türden yönetim
biçimi delilik; bir cinnettir". Kişi ve sınıf egemenliğine dayanan yönetimlerle gerçek Demokrasinin kurulması olanaksızdır.

Demokrasiye inanmış Atatürk’e göre;

“Yetkileri sınırlı dahi olsa da hükümdarlık biçimi demokrasiye, ulusalcı egemenlik ilkesine uygun değildir”.

Fransa’da o günün koşullarına göre böylesi bir yönetim geçerli olabilirdi. Fakat bunun başka ülkelerde aynen uygulanmaya kalkışılması Türk İnkılabı’nın bilimsel yasasına ters düşerdi.

Cumhuriyet rejiminin bütün özelliklerini yakından inceleyen Atatürk, Meşrutiyet ile aralarında çok fark olduğunu görmüştür. Cumhuriyetçilik daha bilimsel, daha insancıl ve daha özgürlük sağlayan niteliklere sahiptir. Özgürlük bireylerin insan olarak yaşamasının koşuludur.




1921 Anayasası’nın birinci maddesindeki ifadeye göre; “Egemenlik kayıtsız koşulsuz milletindir. Yasama ve yürütme gücü milletin tek gerçek temsilcisi olan mecliste belirginleşmiş ve toplanmıştır. Bu iki sözcüğü tek sözcükle özetleyebiliriz
“Cumhuriyet”. Türk modernleşmesine Olguculuğun katkılarından birisi de laiklik olmuştur. Gerçeğin araştırılmasında bilim öncelikli hale gelmiştir. Bir toplumda bilimsel zihniyetin oluşması, dogmatik ve skolastik olmayan hür düşüncenin oluşması ile mümkündür. Bu ise, devlet yapısının laik olması ile gerçekleşir. Bu gerçeği iyi bilen Atatürk’ün yaptığı tüm inkılapların temeli ve güvencesi “laiklik” olmuştur. Atatürkçü; Utkan Kocatürk, “Atatürkçü Düşünce ideoloji, dinsel öğenin tüm ağırlığı ile hakim olduğu bir toplumda, savaş yıllarında tinsel, mezhepsel güçlerden, odaklardan simgelerden ve imgelerden yararlanılmasına karşılık “bilim”, bilimin yol göstericiliğini aklı benimsemiş, laik bir toplum oluşturmayı çağdaş olmanın şartı saymıştır.
Laiklik ilkesinde pozitivizmin bir sonucu olarak devlet işlerinden dinsel hükümleri soyutlamak, dini Tanrı ile kul arasında bir vicdan işi haline getirmek çabası vardır.


“Türk İnkılabı’nın laikliği, dini, memleketimizde tehlikeli bir gericilik faktörü ve dini istismar mevzuu olmaktan kurtarıp, asli ve vicdanı hürriyetine kavuşuncaya dek, devletin dini hayata lakayıt kalmamasını emreden bir laikliktir.

İslam Dini’nin bir yönden İnkılaplar aleyhine ve siyasi çıkarlar lehine istismar konusu olmamasına ve diğer yönden, dinsiz toplum olmayacağına göre, batılı anlamda bir milli kültür seviyesine yükselmesi böyle bir laiklik telakkisini ve tatbikatını kaçınılmaz kılmaktadır. M. Kemal Atatürk 1916’da Şehbender
Zade Ahmet Hilmi’nin “Allahı İnkar mümkün müdür?” adlı yapıtını okumuştur.


Bu kitabın bir bölümü ‘‘August Comte ve Felsefesi” başlığını taşıyordu. Atatürk bu yapıtla ilgili şunları söylemiştir.


“Allah’ı inkar mümkün mü? Yapıtını bitirdim. Bütün filozofların, değişik dinlere bağlı olan doğalcılar, usçular, özdekçiler, bilgiler, düşünürler, gizemciler, hepsi ruhun var olup olmadığını, ruhun ve cismin bir veya ayrı olup olmadığını, ruhun kalıcı olup olmadığını inceliyor. Bu incelemelerde bilim ve tekniğe dayananlar kabul edilebilir. İmam Gazali, İbn Rüşd gibi Müslüman imamların sözleri de genel anlayıştan tümüyle farklıdır; yalnız anlatımlarında çok simge var. Dindar düşünürler, kuraları, bilimleri, teknikleri ve felsefeyi şeriatın
sözlerini yorumlamak için evirip çevirmeye çaba göstermişler”


Bu sözlerden anlaşılacağı gibi Atatürk belli kalıplara girmekten kaçınan, eleştirel bakan bir yapıya sahiptir. Düşüncelerin iyi yanlarını aldığı gibi kötü yanlarını da atmasını bilmektedir. Bu da, onun sistemler ve düşünceler karşısında özgün tarafını göstermektedir. Atatürk’ün inkılapçılık
yönünü inceleyen araştırmacılardan Duhamel’e göre, Atatürk’ün gerçekleştirmiş olduğu İnkılap hiçbir şekilde İngiliz, Fransız ve Rus inkılapçılarının eserleri ile karşılaştırılamaz, çünkü bu ülkelerini, hiç birisi dilinde yazısında değişiklik yapmayı düşünmemiştir; ne Cramwel ne Robespierre,
ne Lenin, ne de onun halefleri ülkelerin de bilimsel felsefeyi, akıl yöntemini, kısacası halklarının alın yazısını değiştirmeyegirişmemişlerdir.


Fransız devlet adamı F.De Geranda Mustafa Kemal’in sadece, ulusların yazgısını etkileyen diğer adamları ile küçük bir askeri cuntanın desteği ile iktidara gelen diktatörlerle karıştırılmaması görüşündedir.
Yazar Chantitch Chaondan Le Miracle Turc (Türk Mucizesi) adlı eserinde Türkiye’deki tüm reformların ilham kaynağının Mustafa Kemal olduğunu ve onun Gösterdiği yolda Gerçekleştirildiğini,Türkiye’nin ekonomik, sosyal veya siyasal bir sorunun O’nun kişiliğinin göz ardı edilerek incelemeyeceğini vurgulamıştır.


4. SONUÇ



M. Kemal Atatürk önderliğinde, Osmanlı toplumunun çok uluslu yapısından arta kalan Anadolu Türkleri’nin gerek Anadolu’yu kaybetmemek ve gerekse sömürge olmaktan kurtulmak amacıyla gerçekleştirdikleri kurtuluş mücadelesinden sonra, ulusal, laik demokratik yeni bir devlet oluşturulmuştur.
Bu kurtuluş mücadelesi ile, Türk milletinin yapısına uygun olan, ama diğer bağımsızlık mücadelesi veren uluslara da örnek teşkil eden, uygulama yöntemi akıl ve bilim olan inkılaplarla tamamlanmıştır.

Yüzyıllardan beri geri kalmış olan Anadolu insanını bundan kurtarmak batılılaşmayı öngören, demokratik, laik, özgürlükçü, çoğulcu, ulusal egemenliğe dayalı, halkçılığa yönelik bir çağdaşlaşmayı amaçlayan Atatürk ideolojisi bir takım fikir akımlarından esinlenerek oluşmuştur.


Atatürk, Fransız İnkılabı’nın kendisini üzerinde tesiri olduğunu belirtmiştir. Ancak Türk Toplumu’nun özelliklerini koruması gerektiğinin özenle altını çizmiştir. Dünya tarihi açısından büyük bir önemi olan Fransız İnkılabı’nın tüm ayrıntılarını ve bu İnkılabın fikirlerini iyi bilen Atatürk Türkiye’de gerçekleştirdiği İnkılap da Fransız İnkılabı’nın daha üstüne çıkmıştır.
Şöyle ki, Fransız İnkılabı uzun süreçle sonuçlanabilmiş ve kanlı olaylarla da sahne olmuştur.

Oysa ki Atatürk İnkılabı’nın bizzat kaynağı: Türk insanı olmuş ve tamamen
onun yapısına uygun olarak gerçekleştirmiştir. Türk Toplumunu yüceltme ve yükseltme amacını gütmüştür.

Aynı zamanda gerçekleştiği günden itibaren geleceğe yönelik bir fikir gücü olarak karşımıza çıkmış ve güncelliğini, gerçekçililiğini hiç kaybetmemiştir.

Atatürk İnkılabını gerçekleştirirken pozitivist düşünceyi hemen tüm alanlarda da uygulamaya aktarmıştır. Akıl ve bilimi ön planda tutarken hayalci ve salt kuramsal görüşleri dışlamıştır. Fransız İnkılabı düşüncelerinden etkilenirken daha önce kendisi gibi bu düşüncelerden etkilenen Osmanlı devlet adamlarını ve aydınlarının düştükleri hataları tekrarlamamıştır. Her
şeyden önce Türklerin Dünyadaki ve Fransa’daki toplumlarda farklı olduğunu,
başka bir deyişle her milletin kendine özgü özelliklerinin olduğunu ve salt taklitçiliğin başarı getirmeyeceğinin bilincinde olmuştur.


Atatürk’ün Ulusal egemenlik, Laiklik ve Halkçılık ilkeleri, O’nun Olguculuk ve
Usçuluk ile bağlantısının en açık ifadesidir. Tüm bu nitelikleri ile Atatürkçü Düşünce Sistemi, monarşik yapıdan Cumhuriyete, teokratik toplumdan laik topluma, geri kalmışlıktan çağdaşlığa giden ideolojidir. Tüm bunlar O’nun diğer İnkılaplardan ve İnkılapçılardan üstün kılan özelliklerdir.
PAYLAŞIMIN İÇİN TEŞEKKÜRLER EMEĞİNE SAĞLIK!!!
Referans URL