Dersizle Forumları

Full Versiyon: boyut kavramı neddirrr?
Şu anda tam olmayan bir veriyonu görüntülüyorsunuz. Tam versiyonu görmek için, buraya tıklayın
arkadaşlar bana boyut kavramı hakkında bilgi verebilirmisiniz detaylı

ödev

yardımlarınız için şimdiden teşekkürler
boyut kavramı ama hangi dersten bu?
felsefe?
fizik???
her ikiside olur
BOYUTLAR


DİN’DE HANGİ TANIMLAMALAR,
“BOYUTSALLIK”A İŞARET ETMEKTEDİR?

Geçmişte kullanılan klâsik anlatıma göre, Dünyanın yaşadığımız zemini üzerinden, Ay yörüngesine kadar olan sahada yedi kat yer vardır.
Ve bu anlayışa göre biz, şu anda yedi kat yerin dibinde yaşamaktayız!.
Bizim üstümüzde altıncı kat yer, üstünde beşinci yer ve Ay’a kadar birinci kat yer vardır.
Esasen bu anlatım, bizim atmosfer tabakalarını tanımlamaktadır.
Atmosfer dışında birinci semâda yani gökte Ay vardır, ikinci katta Merkür, üçüncü katta Venüs, dördüncü katta Güneş, beşinci katta Mars, altıncı katta Jüpiter ve yedinci katta da Satürn ve diğerleri mevcuttur.
Bundan sonra “yıldızlar feleği” denen “galaksiler” vardır.
“KÜRSİ” ismi ile tanımlanan, “Samanyolu Galaksisi”dir.
Mekân kavramı, Güneş sistemi dışında, galaksiye uzanır.
“Din”deki bunun dışında kalan tüm tanımlamalar varlıklar ise tamamiyle BOYUTSALDIR!.
Esasen bizim kullanmakta olduğumuz “KOZMİK” kelimesi dahi günümüzdeki kullanım şekliyle, “BOYUTSALLIĞI” ifade içindir... Yoksa kastımız, bu kelimenin orijinalinden gelen “Evrene ait” anlamında olarak “mekân” ifade eder bir anlam değildir.
“Kozmik ışınlar” dediğimizde de işaret etmek istediğimiz mânâ, “uzaydan gelen ışınlar” olmayıp, “uzayın boyutsal katmanlarına ait varlıkların yaydıkları dalgalar”, yâni “alt boyut katmanlarına ait ışınlar” anlamındadır.
Kezâ “KOZMİK VARLIKLAR” dediğimizde de anlatmak istediğimiz “varlıklar”, bugün “UZAYLILAR” dedikleri ve öyle sandıkları “uzaylı varlıklar” değil; bizim boyutumuzun dışındaki boyutların katmanlarında yaşayan ve dinde “melek” diye isimlenmiş bulunan sayısını Allah’ın bildiği varlıklardır.
v

BOYUTSAL GEÇİŞ
"Tenezzül", yukarıdan aşağı inen mekânsal bir olay değildir!.
"Tenezzül", boyutsal bir geçiştir!.
Boyutsal bir geçiştir, derken neyi anlatmak istiyoruz?.
Madde, moleküler yapı, atom, atom altı boyut, kuantsal boyut, enerji ve özündeki Hiç`lik... Ehadiyet noktası, sınırsız sonsuzluk noktası!
Öz`deki ana cevhere ait özelliğin, mânânın bu boyutsal tenezzülle kişinin varlığında açılması anlamında...
v

BOYUTSAL ÖZEİNİM
Bkz. B / Boyutlar /“Evrende tek canlı varlık türü, insan mı? Farklı boyutlarda canlı- bilinçli başka varlıklar var mı?”
v

BOYUTSAL KATMANLAR
(“ÂLEMLER”gozkirp
“BOYUTSAL” ne demektir? ...
Dilimiz döndüğünce izaha çalışalım:
Biz içinde yaşadığımız madde boyutunu(âlemini); yani, sonsuzluk skalasında yer alan sayısız katmandan sadece birini, “beş duyu” diye bilinen “kesitsel algılama araçlarıyla” farketmekteyiz.
Bizim dünyamız ve güneş sistemimiz dışındaki sistemlerde yaşayan canlılar yanında, bizim bildiğimiz türler, okyanustan bir damla gibidir!.
Gerçekte, bizim güneş sistemimiz dışındakilerle birlikte algılama alanımız içinde kalan tüm varlıklar, bizim bir alt veya bir “ÜST BOYUT”umuzda yaşayanlar arasında tek kelime ile bir “hiç” durumundadır.
Allah Rasûlü;
“Birinci semâ ve içindekilerin tümü, ikinci semâ içinde çöldeki bir yüzük oranındadır; ikinci semâ ve içindekilerin tümü, üçüncü semâ içinde gene çöldeki bir yüzük gibidir ve yediye kadar bu böyledir.” şeklinde özetleyebileceğimiz hadisiyle, sayısız katmanlardan oluşan evren içindeki, bizim boyutumuza işaret etmek istemiştir.
Çünkü kendisi, Cebrail’in “SIKMASI” sonucu, “başka boyutları ve bu boyutların canlılarını algılayabilir” duruma gelmişti!.
Gerek bizim ve gerekse bizden evvel yaşamış bir çok “hakikat ve mârifet” müşahedesi olan zevâtın müttefik olduğu, “cennetlerin, galaksi içindeki yıldızlarda yeraldığı” hususu, bu “boyutsallık” kavramı anlaşılmadan asla idrâk edilemez.
Müşahede edilen cennetler ve canlıları, bu yıldızların görülmekte olan madde yapılarında değil, boyutsal derinliklerinde mevcuttur.
Cehennem’in “GÜNEŞ” olması dahi, algılanan fizik madde boyutu itibariyle değil; şu anda yaşamakta olan geçmiş ruhların, cinlerin yaşamakta olduğu altboyut itibariyledir!.
Hadislerle sâbit olan, “cehennemlik kabir ehli”nin cehennemi ve zebânilerini görme olayı, dahi GÜNEŞ’in, ruh boyutundan algılanması sebebiyledir!.
Allah’ın takdiri ve lütfu ile vâkıf olduğumuz ve müşahede ettiğimiz bu gerçekleri elbette ki bizden evvel de müşahede eden sayısız zevât mevcuttu...
Ne var ki, onların yaşadıkları devirlerde bu “BOYUTSAL”lık gerçeği bilinemediği için, tespit ettikleri, hattâ iletişim kurdukları “ayrı boyut varlıklarını” bu biçimiyle anlatamıyorlar ve “mekânsallık” kavramı içinde, “sanki uzayın bir yerindekilerden sözediyorlarmış” gibi dile getiriyorlardı.
Gelişmek isteyen insan için en alt düşünce seviyesi şu olmalıdır:
“İDRÂK EDEMİYORSAN, hiç değilse İNKÂR ETME!.”
Şu anda biz nasıl aramızda dolaşan CİNLERİ, ya da şehidlerin, evliyanın ruhlarını göremiyorsak; oysa onlar bizim şu dünyamızı paylaşıyorlarsa; ve bu tespiti yapamayışımızın sebebi, onların aramızda, fakat ayrı bir boyutta oluşu ise...
Şu anda diğer yıldızlarda mevcut olan cennetleri ve oraların kendine has canlılarını da, o yıldızların farklı boyutlarında yaşamaları sebebiyle algılayamamakta; bilgisizlik ve peşin hükümlülük yüzünden varolan gerçekleri inkâr etmekteyiz.. Kezâ Cehennem olan GÜNEŞ de böyledir!.
Halografik esasa dayalı olarak evren varolduğu içindir ki, evrende var olan her mertebe ve boyut ve katman, her zerrede mevcuttur!.
v

“LEVHİ MAHFUZ”
(KAZA VE KADER BOYUTU-
BİLGİ VE BİLİNÇ BOYUTU-
ALLAH İLMİ’NDEKİ “HÜKÜM VE TAKDİR”İN
FİİLLER ÂLEMİNDEKİ GÖRÜNTÜSÜ)

Şâyet, evrende “boyutsal katman” olan “ÂLEMLER” kavramını biraz açıklayabildiysek, şimdi bu “boyutsallık” içinde bir “katman” olan “LEVHİ MAHFUZ” ile “MELEK”lerden biraz daha sözedelim...
“ENERJİ” kelimesiyle işaret edilen mânâyı da kapsayan salt soyut “BİLİNÇ” katmanından, bildiğimiz madde boyutuna; ve daha “ÜSTMADDE” boyutlarına kadar, her boyut, kendine has özel bir yapıya; ve o yapıdan oluşan “bilinç birimleri”ne sahiptir.
Her boyutsal katmanı kuşatan-kapsayan ve kendinden meydana getiren salt soyut bilinç boyutundan, Mikrokozmosa kadar varolan tüm “âlemler-katmanlar”, birer “bilinçli yaşam kesitleri”dir ki; bunların her biri, kendi kesit varlıkları ile, kendilerini kapsayan bir üst boyut varlıkları tarafından algılanırlar!
“LEVHİ MAHFUZ”, “kesret”i yani çokluk kavramlarını meydana getiren esmâ terkiplerinin “KAZA ve KADER” boyutudur!. Bilgi ve bilinç boyutudur!. ALLAH İLMİNDEKİ “HÜKÜM ve TAKDİR”İN fiiller âlemindeki görüntüsüdür. Çokluk kavramı içinde olan tüm varlıklar bu boyutun tafsiliyle meydana gelmiştir.
Burada yazılmış olan hiçbir şey asla ve kesinlikle değişmez!.
“İLLÎYİN”e mensup melekler ile, bunların altındaki tüm meleklerin varoluş hükümleri ve varoluş hikmetleri; ve bize kadar olan ve daha alt boyutlardaki tüm canlıların varoluş kökenleri buraya dayanır.
Burada bizler, bilgi olarak tüm varoluş gerekçemiz ve programımızla mevcûduz... Tasarım olarak mevcûduz!.
Ve burada her şey, ezelden ebede kadar mevcut olan her şey, bilgi olarak mevcuttur!.
v

TÜM BOYUTLARDA VE KATMANLARDA
SÛRETLER NASIL ORTAYA ÇIKAR?
Âlemlerde, tüm boyutlarda ve katmanlarda ortaya çıkan tüm sûretler, beş isimden, on isimden veya yirmi isimden oluşan terkipler hâlinde ortaya çıkar!.
İşte bu terkipler, birimsel varlıkları meydana getirir.... İnsan, melek, cin... Bunların hepsi de bu Allah isimlerinin, bileşimler hâlinde ortaya çıkışıyla varolan varlıklardır.
v
ATOMÜSTÜ VE ATOMALTI BOYUTLAR


Gerçekte algılayabildiğimiz iki boyut vardır:
Atomüstü boyut, ki buna "madde âlemi" deriz.
Atomaltı boyut, ki buna da "mikrodalga boyut" ya da "RUHLAR ÂLEMİ" denir.
Var olan, tümüyle, “mânâ âlemi”de denen “mikrodalga evren”dir!.
v

EVRENDE “MADDE”” VE
“MADDE ÖTESİ ÂLEMLER” Mİ VAR?!
“Madde âlemi”, beş duyu verileriyle kayıtlanmış beynin “varsayım” dünyasıdır. Beş duyumuza hitâbeden bildiğimiz âlemdir.
Farklı dalgaboylarında oluşmuş katmanlardaki varlıkların her bir türüne göre de içinde bulundukları âlem(boyut), kendi “MADDE“ âlemleridir! Yâni “madde âlemi” diye gerçek ve mutlak tek bir “madde âlemi” olmayıp; her boyut varlığının kendi katmanı, onunkinde özel “Madde Âlemi”ni oluşturmaktadır. Bu itibarla “ölümötesi” yaşama geçenler dahi, bir tür “madde âlemi” içinde... Yani Esmâ âlemi dışında kalan âlem, ef’âl âlemidir!.
v
“Evren” adını verdiğimiz, gerçekte Tek tümel yapı, kendi programı içinde her an yeni olmak üzere sayısız özelliklerini ortaya koymaktadır.
İşte, tamamiyle sayısız dalga boylarından, ışınlardan, kuantlardan oluşmuş evren, ya da evren içre evrenler, eğer o boyutun algılama aracıyla bakabilirsek, TEK bir yapıdır!..
Ve bizim de “hayâl” dediğimiz şey, işte bu ışınsal kökenli yapıdır!.
Evren, tümüyle ışınsal yapı kaynaklıdır da, biz madde âleminde mi yaşıyoruz?!.
Bu konuda en önemli soru ve anlaşılması en önemli cevap budur. Soruyu biraz daha açalım...
Evrende, madde âlemimiz ve madde olmayan âlemler mi var?. Canlılar sadece madde âleminde mi var?.
Eldeki son bilimsel veriler gösteriyor ki, “makrokozmos” denilen tüm kozmolojik sistemlerden, “mikrokozmos” denilen müonlara-kuarklara kadar-yardımcı araçlarla da olsa- göz veri sınırları içinde kalan her şey, birbirini meydana getiren terkipsel katmanlardır. Oysa, bu katmanların her biri kendi katman algılayıcısına GÖRE “MADDE”DİR!.
Yâni, madde ve maddeötesi kavramları, tamamiyle algılayıcının kapasitesine göre değişen GÖRESEL KAVRAMLARDIR.
Bizim algılama araçlarımızın iki puan üstündeki algılama araçlarına sahip birimler için, bizim dünyamız ve yapımız MADDEÖTESİ iken; bizim iki puan altımızdaki algılama araçlarına sahip başka bir türe göre içinde yaşadığımız, BİZİM MADDE ORTAMIMIZ, mevcut bile değildir ve ona göre biz, MADDEÖTESİ âlemde yaşamakta oluruz!.
v

SANKİ BİR ARA BOYUTTA
YAŞIYORUZ!
Biz, sanki bir ara boyutta yaşıyoruz! Enerji`den, bulunduğumuz madde boyutuna kadar olan boyut katmanları ve bizim bulunduğumuz noktadan evrensel büyüklüklere kadar uzanan boyutsal katmanları...
Her boyutun kendine has birimleri, o birimleri değerlendiren algılama sistemleri; ve bu algılama sistemlerinin değerlendirmesine göre var olan kendi madde boyutları...
Hücre boyutu, hücrenin kendine göre var olan madde boyutu...
Atomun kendi şuuruna göre var olan madde boyutu...
Bedenin ve beynin algılama sistemlerine göre var olan algılama boyutu...
Galaktik birimin, algılama sistemine göre var olan madde boyutu...
Ve, bunun ötesindeki algılayamadığımız sayısız katmanlar boyutu!
Ama, özü itibariyle, orijini itibariyle hepsinde mevcut olan bilinç, Tek bir "NEFS"ten geliyor! Tasavvufta, hüviyetine "İnsan-ı Kâmil"; bilincine de "Aklı Evvel" denmiş...
v

ÂHİRET (MİKRODALGA BOYUT),
FARKLI BİR BOYUT MU?
Âhiret denen mikrodalga boyut da buradan çok farklı bir boyut değildir ki!.
Evet... Birisi, bizim algılarımıza GÖRE kaba madde, atom üstü boyut; diğeri de atomaltı mikrodalga boyut!.
Neticede, her iki boyutun da bileşimleri gereği kendine özgü sistemleri; ve bu boyut varlıklarının bir diğerini etkilemeleri söz konusu!.
v

EVRENDE, CANLI-BİLİNÇLİ
BAŞKA VARLIKLAR VAR MI?
“ALLAH ADIYLA İŞARET EDİLEN”in yaratmış olduğu SİSTEM ve DÜZEN’İN canlı bir organizma veya mekanizma olarak mikro ya da makro dediğimiz plânda yaşamakta-çalışmakta olduğunu; insan, cin, melek, şeytan, zebâni isimleri verilen türlerin, bu mekanizmanın çeşitli boyutlarının canlıları olduğunu nasıl açıklayabilirim?
v
Biliyoruz ki insan, evreni, beş duyusu ile algılar. Dolayısiyle insanın beş duyusunun oluşturduğu evreni ile, bir hayvanın veya insanötesi herhangi bir varlığın, duyu organlarının algılama kapasitesine göre algıladığı evreni elbette ki birbirinden son derece farklıdır.
Bunu basit bir misâl ile açıklayalım;
İnsan gözü, 4000 angström ile 7000 angström arasındaki dalgaları değerlendirerek beyne yollar. Ve bu dalgalar beyinde değerlendirilerek bir görüntü hâlinde farkedilir. Biz de beynimizin değerlendirdiği bu dalgaları yayan ve aksettiren nesneleri “var” kabul eder, bunların dışındakileri ise “yok” sayarız.
İşte gerçeği görememe hususundaki yanlışımız, bu noktada başlamaktadır. Gözümüzün algılayamadığı sayısız sonsuz dalgaboyu skalasında son derece minik bir kesiti algılayıp değerlendirebildiğimiz halde; her şeyi bundan ibaret sanıyor ve her şeyi bu sınırlar içinde kabul edip deşifre etmeye çabalıyoruz!.
Oysa gerçekte, evren, sonsuz sınırsız dalgaboylarından ya da bir diğer tanımlama ile kuantlardan oluşan bir yapıdır. Ki bu algıladığımız kesit içindekiler, okyanusta bir damla bile değildir!.
İkinci olarak, anlaşılması gereken husus şudur:
Gözümüzün beyne ulaştırdığı 4000-7000 angström arası dalgaboyları, bir anlam taşıdığına göre; 16-16000 hertz arasındaki {ses} dalga boyları bir anlam taşıdığına göre; bütün dalgaboyları ile TÜM EVREN, bir anlam ifade eden BÜTÜNSELLİĞE sahiptir!. Ancak ne var ki, bizim algılama araçlarımızın sınırlılığı, bu EVRENSEL BÜTÜNLÜĞÜ değerlendirmekten bizi kesinlikle mahrum bırakmaktadır.
Kesitsel algılama araçlarına {beş duyu} sahip olmamız ve her şeyi ille de beş duyu ile değerlendirme şartlanmamız, çokluk görüntüsü veren ORİJİNAL TEK`i bir türlü algılayıp farkedemememize sebep olmaktadır.
Ayrıca, gene herşeyi, sadece beş duyu ile algıladıklarımızdan ibaret zannetmemiz, bizim en büyük yanılgıya düşmemize yol açmakta; böylece gördüklerimizin dışında başka varlık olmadığı, yolunda ilkel hükümler içinde bağımlı kalmamızı meydana getirmektedir.
Oysa bilimsel olarak biliyoruz ki, atom boyutunda değerlendirme aracımız veya duyumuz olsaydı, hepimiz homojen bir bütünsellik içinde tek bir yapı olarak kendimizi değerlendirecektik.
Bunu da anlatmak için şöyle bir misâl vereyim:
Bulunduğunuz odayı, tavanını açmak sûretiyle, 1 milyar defa büyütme kapasitesine sahip elektron mikroskobunun lâmına koyduğunuzu düşünün ve sonra da, objektifinden bakın. Bir milyarlık büyütme kapasitesi, bize atomları görme imkânını verecektir. Bu takdirde, artık o odadaki çeşitli isimler taktığımız eşyayı değil; demir, bakır, çinko, oksijen, hidrojen, azot vs. vs. gibi pekçok atomlardan oluşmuş homojen bir kitle göreceğiz.
Göz aracı ile aynı odaya bakan beyin, az önce bir çok eşyanın varlığından sözederken; elektron mikroskobu aracılığıyla aynı odaya bakan beyin, sayısız eşyadan değil, homojen atomik bileşik bir kitleden söz edecektir; ki artık pek çok değil, tek bir yapı mevcuttur, bu algılama kapasitesi için!.
Bu takdirde öyle bir noktaya geliriz ki, evrende var olduğunu kabul ettiğimiz her şeyin, o şeye bakan aracın kapasitesinden doğan imgesel bir varlık olduğunu idrâk ederiz.
İşte var olduğu, böylece beyin tarafından kabul edilen her şey, beynin kesitsel algılama aracına göredir; ve o görüntülerin her biri, kesitsel verilerin imajlarıdır.
Bu tesbit bizi nereye götürüyor?.
Madde – hücre – molekül – atom – nötron- nötrino – kuark – kuant “boyutsal özeinim” ile karşımıza öyle tekil bir yapı çıkar ki, artık bu TEK`ten başka bir şeyin varlığından sözedilemez.
Algılayabildiğimiz kadarıyla, bu özelliği itibariyle “kozmik bilinç” diğer bir özelliği itibariyle “evrensel enerji” olan bu TEK, “EVREN” ismiyle tanımladığımız yapıda, mutlak zaman kavramının olmadığı bir biçimde her an kendi sistemini uygulamaktadır.
Öyle ise bize, bu gerçeği itibariyle TEK olan yapıdaki, yerimizi ve yanımızdaki diğer varlıkları tanımak düşmektedir.
Evet... Biz, daima GERÇEK EVRENDEN değil, “İNSANIN EVRENİNDEN” sözetmek mecburiyetinde olduğumuza göre; evrende tek canlı türü müyüz?.
Bir hücre, ya da bir bakteri, bilinci itibariyle, bizim varlığımızdan bile haberdar değilken; önümüzde böyle bir örnek mevcut iken; biz nasıl olur da, içinde yaşadığımız ortamda, bizden başka canlı – bilinçli varlıkların mevcut olmadığını iddia edebiliriz?.
Madde dünyamızın ötesinde, ÜSTMADDE katmanlarının varlığını reddeder ve bu katman varlıklarının olmadığını nasıl iddia edebiliriz?.
Algılayabildiğimiz kadarıyla, ister dalgasal birikim, ister kuantsal orijinli yapı olarak ele alalım, gerçekçi düşünce bizi, sayısız canlı-bilinçli birimler ve birikimler evreninde yaşadığımız sonucuna götürmektedir.
Ancak ne var ki, biz kendimizi, henüz 19. Yüzyılın ilkel madde ve maddecilik anlayışının şartlanmasından arındıramadığımız için; evrensel gerçekler ve değerler boyutuna sıçrama yapamıyor, her şeyi, algıladığımız madde sınırları içerisinde çözümleyip değerlendirmeye çabalıyoruz.
Şunu artık kesin olarak bilmeliyiz ki, kuantsal yapı boyutundan, ‘’madde’’ adını taktığımız beş duyu boyutuna ve galaktik ölçülere kadar, her terkipsel yapının, kendine özgü bilinci ve değerleri mevcuttur.
Biz bu, gerçeği idrâk ettiğimiz ve üzerinde araştırmalarımızı yoğunlaştırdığımız ölçüde, bu bilinç birimleriyle iletişim kurma imkânına sahip olabiliriz. Dar görüşlülüğün ifadesi olan inkâr ise, evrende kör bilinç olarak yaşamaktan başka bir şey kazandırmaz.
Öyle ise elbette ki, insan boyutu dışında, hangi isimle isimlendirilmiş olursa olsun, başka varlıklar da kesinlikle mevcuttur.
Her gezegenin ve yıldızın kendine has canlı bilinçli birimleri varolduğu gibi; evrenin farklı boyutlarının oluşturduğu değişik katmanların dahi farklı canlı türleri vardır ve bütün bunlar hep bilinçli varlıklardır.
İşte bunların hepsi birden Din terminolojisinde sadece “melek” kelimesiyle tanımlanmıştır.
Beyinlerimiz genel yapısı itibariyle, sadece beşduyu dediğimiz “kesitsel algılama araclarıyla” gelen verileri değerlendirmek için programlanmış olduğundan, algıladığımız kesitin dışında kalan boyutlardan ve bu boyut katmanına ait canlılarından habersiz yaşamaktayız!.
Oysa, gerçekte, bırakın başka gezegen ve yıldızlarda yaşayanları; “cin” ismiyle işaret edilen ve her an beyinlerimizi etkilemeye çalışan aramızda yaşamakta olan canlı türlerinin dahi farkında değiliz!. Nerede kaldı, başka gezegenler ya da yıldızdakiler!.
v

“ÂLEMLER”, BİRBİRİNDEN KOPUK-
BAĞIMSIZ KATMANLAR DEĞİL;
GERÇEKTE “TEK BİR ÂLEM”DİR!
Ayrı ayrı isimlerle anlatılan bu "âlemler", gerçekte birbirinden kopuk, belirli sınırları olan birbirinden bağımsız katmanlar asla değildirler. Hepsi de herhangi bir kopukluk ya da bağımsız bölümler hâli sözkonusu olmaksızın birbirinin içi ya da dışı şeklindedir, bizim şu andaki görme veya algılama kapasitemize göre.
Gerçekte ise, âlemlerin farklılığı, bizim algılama kapasitemizin son derece sınırlı olmasından kaynaklanmaktadır.
İnd-i ilâhî’de bunların hepsi tek bir âlemdir!.
Bu hususu daha değişik bir anlatımla şöyle de açıklayabiliriz;
“Kesret âlemi” denen “çokluk görüntüsünün yeraldığı âlem”de birbirinden bağımsız görünen sayısız varlık tespit edilmektedir.
Oysa bu sayısız varlık "göz" adını taktığımız sınırlı algılama kapasitesi olan araç yüzünden bize böyle görünmektedir.
Gerçekte, çok yok, TEK vardır!.
İnsan bedenini düşünelim. Trilyonlarca hücreden oluşan bir yapı!! Her organ diğerlerinden son derece farklı yapıya sahip!. Âdeta, farklı düşünce ve görev sahibi pek çok varlığın bir araya gelerek oluşturduğu tek bir beden görüntüsü. Ama, varoluş sistemleri aynı. Aynı özden meydana gelerek oluşmuşlar.
Biraz daha derine inerek konuya yaklaşalım...
Gözün algılama boyutunda milyarlarca tür görülmesine rağmen, bir milyar defa büyüten elektron mikroskobunun bakışıyla aynı varlıkları değerlendirdiğimiz zaman görmekteyiz ki, varlık sayısı yüz küsûr atom türüne inmektedir.
Eğer biraz daha derine inersek; evrende bulunan milyarlarca türün, sayısız anlamlar taşıyan, dalgaboyları farklı mikrodalga yapıdan ibaret olduğunu göreceğiz.
İşte bu noktada kesret yani çokluk, Tekliğe dönüşmüş olacaktır. Pekçok fikir ve hayâl sahibi tek bir şuur gibi!.
İşte “Melekût âlemi” diye anlatılan, sayısız mânâlar ihtiva eden “mikrodalga kökenli kozmik âlem”; “Ceberût Âlemi” diye anlatılan da, o sayısız mânâları hâvi TEK bir KOZMİK BİLİNÇTİR!.
v

TÜM BOYUTLARDA VAROLAN,
SADECE ALLAH’TIR!
İhlâs Sûresi’nde, "ALLAH"ın Ahad olduğu; bölünmez, parçalanmaz, cüzlerden meydana gelmemiş, parçalardan oluşmamış; sonsuz sınırsız TEK olduğu belirtildiğine göre...
Ve de "Samed" olarak, ona herhangi bir şeyin girmesinin ya da ondan her hangi birşeyin çıkmasının mümkün olmadığı, anlaşılabildiği zaman...
Ve gene "O"ndan meydana gelmiş ikinci bir varlığın var olmadığı; ayrıca "O"nun başka varlıktan meydana gelmesinin söz konusu olmadığı farkedildiğinde; ve bunun anlamı kavranıldığında, zaten otomatik olarak bizim "ben" dediğimiz varlık, hiç "var" olmamış olarak "yok" olur!.
Ya da çok basite indirgeyerek açıklayalım...
"ALLAH"ın "SINIRSIZ" varlığına İMAN EDİLDİĞİ ZAMAN!. Yani, "SINIRSIZ" varlığı dolayısıyla hiç bir boyutta "O"nun yanısıra ikinci bir varlığın mevcudiyetinden sözedilemeyeceği kavrandığı zaman... Görülecektir ki, "sen"(ben) zaten hiç "var" olmamışsın... "Yok"sun!. "YOK" mayasından oluşmuş bir "yok" mevcutsun; ki gerçekte tüm varlık sadece "O"dur!
Varolmamış bir şey nasıl "yok" olur?.
Varolmayan bir şey, gerçekte, ancak beşduyunun oluşturduğu zanda "var" kabul edilir; o zanda "var" kabul edilen "benlik", idrâk oluşunca da "yok" olur demektir!. Yoksa, gerçekten "var" olan hiç bir şey "yok" olmaz!.
Çünkü her şeyin varlığı, "ALLAH" varlığıyla mevcuttur!. Ki, o şeyin mutlak mânâda "yok" olması demek, sonuçta ALLAH varlığının "yok" olması demek olur!.
v

HER BOYUTTA, HER ZERREDE
VAROLAN YALNIZCA ALLAH İSE,
GÖRDÜKLERİMİZE “ALLAH” DİYEBİLİR MİYİZ?!
Varlıkta her ne algılıyorsak ve algılanıyorsa, hepsi de Allah'ın isimlerinin işaret ettiği mânâların terkibinden meydana gelmiş olmasına rağmen, dolayısıyla o ismin ardındaki varlık Allah olmasına rağmen; Allah'tan gayrı bir varlığın orada mevcûdiyetinden sözedilememesine rağmen; gene de o varlığa "Allah" denilemez!. Çünkü bu takdirde o varlık ve ihtiva ettiği mânâ ile Allah isminin işaret ettiği varlığı kayıt altına almış oluruz!.
İşte bu sebepledir ki;
Algıladığımız ve algılanan her varlıkta, her zerresinde ve boyutunda, Allah'ın varlığı dışında hiç bir şey olmamasına rağmen; yine de ona, asla "Allah" denilemez! Ve böyle bir yanlış anlama sonucu verilecek hükümden Allah kesinlikle münezzehtir!.
Zîrâ "Allah", her türlü mânâ ile kayıtlı olarak düşünülmekten beri, sonsuz - sınırsız AHAD'dır!.
Ve kişi, "lâ ilâhe illâllâh-ul Vâhid-il AHAD" diyemediği, yani bu cümlenin mânâsını idrâk edip yaşayamadığı sürece "şirki hafîden" yani gizli şirkten kendini kurtaramaz.
İşte bu mühim sebepledir ki... Allah; insanın nefsini, bedenini, ruhunu, kalbini, işitiş ve duyuşunu, elini ve ayağını, hep NEFS'iyle meydana getirmiştir. Ve bu isimlerle anılan şeylerin hepsi de O'nun NEFS'iyle kâimdir. NEFS'iyle izhâr olmuştur. Dolayısıyla gerçekte “insan” diye bir bağımsız varlık mevcut olmayıp, o isim altında Allah isimleri’nin mânâ terkibi vardır.
v

AYNI BOYUTLARA SAHİP BİRİMLERDEN
NEDEN FARKLI MÂNÂLAR
AÇIĞA ÇIKMAKTADIR?

"Allah, Ademi kendi sûreti üzere meydana getirdi."
Bu asıl üzere var olan insanlarda, her birimi oluşturan isimler bileşiminin farklı formüllerde olması, aynı Zât ve sıfatlara sahip birimlerden değişik mânâların meydana gelmesine yol açmıştır.
v

BOYUT FARKI
Boyut farkı, İLÂHİ olan İLİM’in yani ZÂTÎ olan İLİM’in,
a-Kendi varlığına,
b-Kendi mânâlarına,
c-Ve bu mânâların neticesinde oluşan fiillere bakışıdır!
Boyut farkı budur!.
“Zaman”, ef’al âlemi için îtibâri olarak geçerli olan bir tâbirdir... Mertebeler arasındaki olay ise, zaman olayı değil; boyut olayıdır!.
“Allah zâtından sıfatına, sıfatından esmâsına tenezzül etti” diye târif edilmek istenen şey, bu boyut farkıdır! Ve bu, bir “ân” olayıdır!.
v

BİLİNÇ VE BEDEN BOYUTUNUN
KURALLARI
Her boyutun kuralı kendine hastır; bir boyutun kuralı, diğer bir boyutta geçmez!.
Yani, Zât boyutunun veya Esmâ boyutunun gerçeği, Ef’al boyutunun kurallarını ortadan kaldırmaz; veya geçersiz kılmaz!.
Bu sebepledir ki... Yeterli çalışmayı yaparak gerekli enerjiyi ya da nuru toplamayan kişi, hakikatı itibariyle "HAK"da olsa, cehennem ortamına gittiği zaman yanar!. Tıpkı bugün, hakikatı "HAK" olan kağıdın, hakikatı "HAK" olan ateşte yanması gibi!.
Tasavvufta, tarikatta öğretilen bilgiler; hakikatte öğretilen bilgiler; “Mârifet”e dair bilgiler; bunların hepsi de doğrudur!. Ama bunların hepsi de, bilinç boyutunda, şuur boyutunda geçerlidir!.
v
Şunu kesinlikle bilelim ki, fiiler sahasında, davranışların ve yapıların kuralları-kanunları geçerlidir.
Nasıl ki yeterli gıda almadığın zaman, vücudun enerjisiz kalırsa; aynı şekilde, namaz zikir, oruç gibi çalışmalar yapılmadığı zaman da ruh yani dalga(wave) beden enerjisiz kalır!. Bu “bedenin kanunu”dur!.
“Beden kanunu” deyince yalnızca şu andaki madde biyolojik bedeni algılamayın... İster madde, ister maddeötesi dalga(wave) - ruh beden!. Yâni senin, her halûkârda bir madde beden yapın var!. İster bu dünyada, ister bunun ötesinde...
Bugün için beş duyuna GÖRE, sadece bu bedenine "madde" diyoruz; ama, yarın o dalga (wave) ortama geçince, o dalga(wave) bedenine de “madde beden" diyeceksin!.
Zira o ortamın şartlarına ve algılama organlarına göre, o beden de yine "bir tür madde beden”dir.
Dolayısıyle, senin madde bedenin sonsuza kadar ortadan kalkmaz!.
Bu yüzdendir ki, madde bedenle yapman gereken çalışmaları, şu andan, ölüm gerçekleşene kadar, yapmak zorundasın!.
Ne zaman beyin ortadan kalkar bu “ölüm” denen olayla birlikte, ondan sonra zaten bu çalışmalar da biter; böylece ruha yeni enerji ve ilim yükleme olayı da sona erer... Ruh artık, o güne kadar yüklenmişiyle başbaşa kalır.
v

Yaratılmış her boyutta, o boyutun kanun ve kuralları geçerlidir!.. Hakikati ne olursa olsun!.
Kişinin hakikatinin TEK’e dayanması, onun yaşadığı boyutun şartlarından azâde kalmasını sağlamaz!. Atomlardan meydana gelen tahta yanar, ama atomları, tahtanın yandığı ateşte yanmaz!. Câhil mukallitin dediği üzere, “benim aslım HAK’tır, Hak cehennemde yanmaz”; mantıksızlığına ancak kendi gibi anlayışı kıt olanlar inanır!.
Bugün yanan, yarın da yanar!. Bugün azap çeken, yarın da azap çeker!. Bugün neysen, yarın da osun!. Bunu iyi anlamak gerektir.
v

EVRENSEL ZAMAN BOYUTLARI

BOYUTLARDA
“ZAMAN BİRİMİ” DEĞİŞİR Mİ?
Ölümü tadışla birlikte bildiğimiz tüm zaman ölçüleri altüst olur!. Fizik bedenin yitirilişi ve dünyanın gece-gündüz şartlarının dışına çıkışı ile birlikte, kişinin zaman mefhumu tümüyle kalkar!
Esasen, evrensel zaman boyutlarını şu anda bizim hafsalamızın almasına imkân yoktur. Bir güneş senesi, şu andaki anlayışımıza göre 255 milyon senedir. Acaba bu rakamın ne demek olduğunu farkında mıyız?.. Dünyanın varoluşundan bu yana milyarlarla seneler geçmiştir. İlk insanın yeryüzünde görülmesinden bu yana geçen senelerin sayısı yüz milyonlarla ölçülmektedir.
Okuduğumuz zaman, sanki birkaç saatin içinde olup bitiverecekmiş gibi gelen mahşer yeri - sırat kaçışı devresi bugünkü zaman ölçülerimizle belki de yüz binlerle yıl sürecektir. Bunun bilincinde miyiz?..
Yahûdîlerin, Tevrat'tan naklen uydurduğu 7000 sene meselesi esasen son derece kısıtlı kafaların uydurup, bizlerin de üzerinde hiç düşünmeden kabul ettiğimiz rakamlardır ki, bunların hiç bir gerçekle alâkası yoktur!.
Ölüm ötesi yaşam zamanını “bir gün eşittir 50 bin sene” boyutları ile anlamaya çalışmak asgarî şarttır.
Kezâ çeşitli hadîs-i şerîflerde belirtilen ölüm ötesi ile ilgili zaman birimlerini dahi gene asgarî bu şartlar içinde değerlendirmek gerekir.
Yeryüzü ve semâların oluşumu ile alâkalı olarak bahsedilen “Altı gün” “Yedinci gün” gibi tâbirlerdeki her bir “Gün” kavramını dahi, Evren boyutlarından “GÜN”ler olarak değerlendirip, “Allah indindeki GÜNLER” olarak anlayıp, bunların bizim şu andaki zaman anlayışımıza göre milyarlarla seneyi içine alacağına özel bir dikkat göstermek mecburiyetindeyiz.
v

SAYISIZ BOYUT ALGILAYICILARININ
ALGILADIĞI SAYISIZ EVRENLERİN
İÇİNDE YER ALDIĞI BOYUT

“Dünya” adını taktığımız uydunun tâbi olduğu, kendinden 1.333.000 defa daha büyük olan Güneş…
Güneş türünden, 400 milyar yıldızdan oluşan bir galaksi…
Bu galaksi gibi milyarlarla galaksiyi barındıran, varlığını algıladığımız evren!
Algılama boyutumuza GÖRE, bize hitâb eden bu evren gibi, sayısız algılama boyutlarına hitâb eden, evren içre nîce evrenler!
Nihâyet, bu sayısız boyut algılayıcılarının algıladığı sayısız evrenlerin içinde yer aldığı açının yaratıldığı TEK NOKTA, TEK AN...
DEHR!
İndinde, sayısız “an”lar ve “nokta”lar; ve o “nokta”lardan meydana gelen açılar içinde sayısız evren içre evrenler yaratan varlığa işaret amacıyla kullanılan “ALLAH” ismi!
v

HERŞEY “DEHR” BOYUTU İTİBARİYLE,
OLMUŞ BİTMİŞTİR!
Zaman, kişiye göredir.
Gerçekte ise ZAMAN “Tek”tir. Ezel-ebed, tümüyle Allah katında tek bir “An”; “DEHR” kelimesiyle ifade bulmuştur.
Göresel zaman, yâni, izâfî zaman, bizim “vehim” yollu var kabullendiğimiz bir ölçüdür. Bu süreç ise, içinde yaşadığımız ortama, hıza, bir diğer ifade ile boyuta göre değişir.
Madde boyutundan yola çıkıp, salt şuur boyutuna doğru ilerledikçe izâfî zaman birimi de sürekli olarak değişir ve kapsamı genişler.
"ALLAH İsmiyle İşaret Edilen” indinde “An”, tek bir ân’dır; DEHR’dir!.
Her şey, bu boyut itibariyle olup bitmiştir!. Gerisi ise, suya atılan bir taşın etrafında oluşan küre halkalar gibi sayısız boyutlardaki oluşlardan başka bir şey değildir.
Bir boyutta yaşanmakta olan, bir önceki boyutta yaşanmış olaydan başka bir şey değildir!.
“Zaman” kavramı yaratılmış, yâni, sonradan olmuş mahlûklar için geçerli olan bir kavramdır.
Esasen DEHR kelimesiyle anlatılmak istenen boyut, tüm varlığın kendisinden oluştuğu bir tür evrensel enerjidir, (“Kudret sıfatı”dır) eğer tâbiri câiz ise.
Normal günlük zaman birimiyle şartlanmış ve kayıtlanmış beyinlerin bu zaman birimini anlaması elbette ki imkânsızdır!.
İşte bu gerçek dolayısıyladır ki, Kur’ân-ı Kerîm’de ileriye dönük olarak gerçekleşeceği bildirilen pek çok olay, olmuş-bitmiş şeyler olarak “geçmiş” zaman ifadesiyle anlatılmıştır.
Zirâ, Ezel-Ebed, esasen tek bir varlık olması itibariyle, ilâhî bakış boyutunda; ya da eski ifade tarzı ile “İlm-i ilâhî” de, tek bir bakıştır!.
Ehli hakikatın tasavvufta bildirmiş olduğu şu sır da buradan kaynaklanmaktadır:
-Esasen tecellî tek bir tecellîdir!. “Tecellî-i Vâhid”dir!. İkinci bir tecellî olmamıştır!. Görülen, yaşanan, hissedilen, idrâk edilen, tahayyül ve tefekkür edilen her şey bu Tecellî-i Vâhid’in tafsilinden ibarettir!.
İşte bu anlatılan husus, tasavvufta “Ân-ı dâim” tâbiri ile dile getirilmeye çalışılmıştır.
Aslında işin orijinine ulaşabilen “Zâtiyyûn” için bu “an-ı dâim” dahi bir “ân-ı muhayyel” diye izâha çalışabileceğimiz, “İlm-i Allah”tan başka bir şey değildir.
Ve varlığın tümü, Allah katında bir ilmî hükümden başka bir şey değildir!. Yâni, o boyut itibariyle âlemin bir varlığı söz konusu değildir!.
Bu sebepledir ki, bu hakîkata işaret etmek isteyen ehlullah, “Âlemler tümüyle hayâlden başka bir şey değildir!.” demişlerdir.
v
BOYUTLAR

LÂHUT BOYUTU (ZÂT ÂLEMİ)
Lâhût Âlemi ise "ZÂT Âlemi”dir ki, bu âlemin ne olduğunu ancak yaşayan bilir. Ne anlatabilmek mümkündür, ne de bilgi edinerek yaşayabilmek!.
v
Her mânâ ve özellikten arı bir halde sadece "ben varım bilinci”, kişinin “Lâhût Boyutu”nu teşkil eder. Aynı zamanda bu boyuta "ZÂT Âlemi” de denilir.
v
İnsan "Zâtı" itibariyle Lâhût Âlemi’nde yaşar.
Ceberût âlemi, Mutmainne nefs durumunda yaşanmaya başlanıp Mardiye’de zirvesine çıkılır; ki bu âleme de “Hakikat Âlemi” denilir. Ki bunun da neticesi Lâhût Âlemi’dir.
“NEFS” yâni Mutlak BEN”liğin, kendini, isimlerinin mânâları yönünden seyri, tanıyışı, “Ceberût Âlemi”dir!.
İsimler ve mânâları yollu olmaksızın salt, sırf, “Samediyyet” yollu Ahadiyyet’e yöneliş, eniyyet ve hüviyyete yöneliş âlemi ise “Lâhût”tur. “İlim bir noktadır”, “Zâtıyla Zâtını seyretmektedir; gayrı sözkonusu değildir”, “Allah â’mâ ‘dadır” gibi cümleler hep bu âlemi çeşitli vecheleriyle tanımlamak içindir.
"Allah'ın ZÂTI hakkında tefekkür etmeyiniz!"
hükmü, bu tefekkürün imkânsız oluşu dolayısıyla verilmiştir.
Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’ın, "Allah'ın Zâtı üzerinde tefekkür etmeyiniz" buyruğu, tefekkürün kaynağının sıfat mertebesinden kaynaklanması dolayısıyla Zât'a erişmesinin imkânsız olduğuna işaret etmek içindir.
Zîra sıfattan meydana gelen şeyin, Zât’ı ihâtâsı imkânsızdır.
v

AHADİYET-VÂHİDİYET-RAHMÂNİYET-
MELİKİYET-RUBÛBİYET-ULÛHİYET
Vâhid’in, zâtî sıfatları yollu kendini seyri “Rahmâniyet”; efâl‘i meydana getirecek isimleri yollu seyri “Melîkiyyet”; o isimlerle ef’âl ‘i oluşturması ise “Rubûbiyet”tir!
Vâhidiyet’in bâtını Ahadiyyet, zâhiri ise Rahmâniyet’tir. Topluca adı ise Ulûhiyet’tir.

Not: Bu kavramlarla ilgili geniş açıklama için ilgili bölümlere bakınız.
v

ARŞ, ARŞ’IN ÜSTÜ VE ARŞ’IN ALTI
Arş, soyut olan sırf mânâ ile çokluk arasındaki sınırdır.
İlimde vahdetin kesrete dönüştüğü sınırdır! Yâni İLM-İ İLÂHİ ile Esmâ ve Ef’al boyutu arasındaki sınır!
İlmin zuhûr mahallidir!
Milyarlarla galaksiyi ilminde barındıran yapının ilim boyutudur.
Milyarlarla galaksiyi ilminde barındıran, kapsamına alan yapının bilinç; yâni dinî tâbirle ilim boyutu; tasavvufî deyimiyle Esmâ âlemi, o günde “Arş” kelimesi ile izah ediliyor!
Arş, mekânsal değil boyutsaldır!. Yâni belirli bir mekânda ve mesafede değil; her birimin, birimiyetinden özüne doğru gidişte yer alan bir boyuttadır "ARŞ"!.
İlmin, fiillere dönüş sınırı olarak konan “ARŞ” isminin kapsamı altındaki herşey, Allah isimlerinden bir terkibin mânâsını ortaya koyan sonsuz-sınırsız varlıkları kapsamına alır.
v
“Arş’ın Üstü”, ‘’İlmi ilâhi’’dir!
İsimler, yâni ALLAH’ın ilminde bulduğu özellikler âlemidir!
Tamamıyla mücerred(soyut) âlem olan CEBERÛT BOYUTUDUR!”
v
“Arş’ın Altı”, Ef’âl boyutunu kapsayan alandır!
Arş’ın boyutsal altı için bir diğer tanımlama ile “Kâinat” ya da “Evren”diyebiliriz!
Ama, mutlak mânâsıyla “Evren”!. Yoksa, bugün dünya üzerinde konuşulagelen “evren”, yâni “insanın evreni” değil!.
v

CEBERÛT ÂLEMİ
(Vâhidiyet Mertebesi- Hakikat âlemi- Esmâ ve Sıfat Boyutu- Mücerret(Soyut) âlem)

“NEFS” yâni Mutlak BEN”liğin, kendini, isimlerinin mânâları yönünden seyri, tanıyışı, “Ceberût Âlemi”dir!.
v

CEBERÛT ÂLEMİ NE ZAMAN
YAŞANMAYA BAŞLANIR?
Melekût âlemine nüfuz eden kişi burada müşahede etmeye başlar ki, pek çok varlıktan oluşan bu âlemde faili hakiki TEK’tir!. Her bir varlık, gerçekte O TEK varlığın isteğine uygun bir şekilde, O’nun irade ve kudretiyle kâim ve görev yapmaktadır. Gerçekte o varlıkların asla bağımsız birer vücutları yoktur!.
İşte bu seyre “tarîkat seyri” denilir ve nihâyeti Ceberût âlemine varır. Müşahedesinde çokluk kavramı kaybolur, çokluk görüntüsünün ardındaki TEK’in irfanı başlar!. Kişi bu durumda “Nefs mertebeleri” diye anlatılan sıralamada 3. Basamakta yer alan “Mülhime nefs” seviyesindedir!.
Ceberût âlemi, Mutmainne Nefs durumunda yaşanmaya başlanıp Mardiye’de zirvesine çıkılır; ki bu âleme de “hakikat âlemi” denilir. Ki bunun da neticesi, “lâhut âlemi”dir.
v
CEBERÛT ÂLEMİ,
ZÂTİ SIFATLARLA VE
ESMÂ YOLLU KENDİNİ TANIMA
VE SEYRETME MERTEBESİDİR!
Ceberût âlemi, Vâhidiyet mertebesidir ki, esmâ ve sıfata tekâbül eder. Zâtî sıfatlarla ve esmâ yollu kendini tanıma, seyretme mertebesidir bu mertebe.
Vâhidiyet, Tek varlığın kendini tanıması, sıfat mertebesidir; Ceberrût âlemidir.
Esmâ mertebesi ise, sırf mânâlardan ibarettir. Bu boyutta madde ve mikrodalga varlıklar mevcut değildir.
v

İNSAN-I KÂMİL’İN ÂLEMİ,
CEBERUT’TUR!
Bu bahsettiğim, "Ruh" dediğim varlık ise, melekî boyut olan, "Nur" ismiyle târif edilen kuantsal enerjiye çok yakın plandaki bir boyut!. Yani, enerjinin bir üst boyutu oluyor.
Bu Kozmik Bilinc’in tasavvuftaki karşılığı İNSAN-I KÂMİL veya Hakikatı Muhammedî, ya da değişik vasıfları itibariyle Aklı Evvel, Ruh-u Â'zam’dır!. Âlemi ise Ceberût'tur!.
v

CEBERÛT ÂLEMİNDE YAŞAYANIN
GAYESİ NEDİR?
Ceberût âleminde yaşayanın gayesi, Lâhut âlemine geçip, Zâtı Ehadiyyette, "HİÇ" olmaktır!. Perdesi ise esmâ âlemidir!.
v
CEBERÛT ÂLEMİ’NE AİT
MÂNEVİ SÛRETLER, MADDE ÂLEMİNDE
NASIL ORTAYA ÇIKARLAR?
Ceberût yani salt mânâlar âlemine ait mânevi sûretler, melekût âlemi’nin soyut varlıkları ile madde âlemi’nde ortaya çıkarlar.
Bir diğer ifade ile, yani günümüz ilmiyle izah etmek gerekirse, kozmikaltı bilinç âlemine ait mânâlar, kozmik ışınlar aracılığıyla madde âlemi’nin maddi sûretleri şeklinde dönüşürler. Bu evrensel mânâda da böyledir, bireysel yani insanî mânâda da böyledir.
v

CEBERÛT ÂLEMİ’NİN PERDESİ NEDİR?
Ceberût âleminde yaşayanın gayesi, Lâhut âlemine geçip, Zâtı Ehadiyyette, "HİÇ" olmaktır!. Perdesi ise esmâ âlemidir!.
‘’Zât’a ermek’’, ‘’Zâtını tanımak’’, ‘’Zâtı için seçilmiş olmak’’ gibi tâbirler ile anlatılmak istenilen husus gerçek hedef olunca görülür ki; ceberût mertebesinin hâli dahi Zât’a perdedir!.
“Vâkıf”; yâni hakikata ermiş, çokluk kavramından ve görüşünden arınmış, kendi isimlerinin mânâlarını seyreden; bu seyir hâlinde elbette ki zâtından perdeli durumdadır.
Evet, her ne kadar, Zâtın esmâsını, yâni Zâtın îcâd ettiği mânâları seyrediyorsa da; gene de meşgalesi, İsimlerin işaret ettiği sonsuz mânâlardır. Ve bunların asla sonu gelmeyeceği içinde, Zâtı ancak esmâ perdesi arkasından seyir hâlindedir!.
Ki bu yüzden de Vâkıfîn, ne kadar yüce ve hattâ yaşamı hayâl bile edilemez mertebede “Hayy” olursa olsun, Zâtın hüviyete dönük yönünden uzak düşmüştür!.
v

CEBERÛT ÂLEMİ,
SIRF İLİM MERTEBESİDİR!
KESRETE YER YOKTUR!
İlim sıfatı yönünden Aklı Evvel ve İrade sıfatı yönünden "MÜRİD" olan Hakikatı Muhammedî'nin âlemi de Ceberût tur!.
Bir diğer tanımlama ile, Hakikatı Muhammedî'nin bâtını Lâhût, zâhîri ise Ceberûttur ki, her halûkârda bu mertebede çokluktan bahis açılması mümkün değildir. Sırf ilim mertebesidir bu mertebe!.
Ceberût âleminde kesrete yer yoktur!. Burada tek bir bilinç ve bu bilincin kendi özünde bulduğu sayısız mânâlar sözkonusudur!.
İşte bu sebeple, kesret âleminde yer alan ikilemlerin hiç birinin varlığından ve vücudundan bu âlemde sözedilemez.
v

CEBERÛT BOYUTU VE LÂHUT BOYUTU
FARKLI BOYUTLAR MIDIR?
Kesret âlemi yâni çokluk âlemi, efâl âlemidir.
Çokluğun oluşturduğu mülk ya da melekût boyutunda sayısız fiiller sözkonusudur.
Vahdet âleminde ise kesretten sözedilemez. Vahdet âleminde kesretin yâni çokluğun varlığı kalmamıştır!.
“TEK”, çok kavramı kabul etmez!. Ahadiyyet, çokluk kavramlarını yok eder.
Ceberût ve lâhût sanki bir nesnenin iç yüzü ile dışyüzü gibidir!.
“NEFS” yâni MUTLAK BEN”liğin, kendini, isimlerinin mânâları yönünden seyri, tanıyışı Ceberût âlemidir!.
İsimler ve mânâları yollu olmaksızın salt, sırf, “Samediyyet” yollu Ahadiyyet’e yöneliş, eniyyet ve hüviyyete yöneliş âlemi ise “Lâhût”tur. “İlim bir noktadır”, “Zâtıyla zâtını seyretmektedir; gayrı sözkonusu değildir”, “Allah â’mâ ‘dadır”, gibi cümleler hep bu âlemi çeşitli vecheleriyle tanımlamak içindir.
v

CEBERÛT ÂLEMİ’NİN ORUCU
Havasın orucu ise, “kalbin veya ruhun orucu” olarak bilinen oruçtur!.
"Kalb"in yâni "şuur"un orucu nasıl olur?.
"Kalb" yani "şuur"un, beş duyu, şartlanmalar ve bunlara dayalı olarak vehmin kendisine var kabul ettirdiği varlıklardan bilincini arıtması, bu tür kabullerden kesilmesi, onun orucudur.

v

CEBERÛT ÂLEMİ’NİN ORUCU
NASIL BOZULUR?
Bu oruçta, orucu kesintiye düşüren şey; mevcûdatta müstakil varlıkların varolduğunu düşünmektir!. Tevbesi ise, Tek'liğe sığınmaktır!.
‘’Falanca şöyle yaptı, filanca böyle yapıyor, fişmekânca böyle yaptı da onun için böyle oldu, keşke böyle yapmasaydı, böyle olmazdı...’’ gibi görüş veya düşüncelere dalındığı anda bu oruç bozulmuş demektir!.
Çünkü, Hakikatta, bütün isimlerin ardında tek bir fâili hakiki vardır ki, o da Allah'tır!. Ve seyirde olan, bu Hakikatten perdelendiği anda da orucunu bozmuş olur!.
Ceberût âlemini yaşayanın orucuna sekte vuran hâl ise; esmâdan bir isimle kayıtlı durumda kendini hissedip, o ismin mânâsının seyrinde mukayyed olmaktır.
Çünkü, Ceberût âleminde yaşayanın gayesi, lâhut âlemine geçip, Zâtı Ehadiyyette, "hiç" olmaktır!. Perdesi ise, esmâ âlemidir!.
İşte bu öyle bir oruçtur ki, tutan, içinde kaybolmuş; Varlıkta Bakî olan Allah kalmıştır!.
v

ŞUURUN, KENDİNİ
“CEBERÛT BOYUTU”NDA
TANIMASININ SONUCU NEDİR?
“Rabbin namazı”, Rabb-ül Âlemiyn’in rubûbiyet hükümlerinin ef'âl âleminde yürürlükte olmasıdır.
Rabbin hükümlerinin, Rabbanî kudretiyle tahakkukundan "Rabbin namazı" diye sözedilmektedir.
“Rab”, esmânın mânâları üzere mahlûkatı varedip yönlendirendir!. Bu tasarruf, "terbiye" diye anılır.
Bu mertebe, boyutsal bir mertebedir ve "şuur sıçraması" diye adlandırdığımız bir tür mi'râc ile hâsıl olur. Şuurda oluşur!.
"Şuur" kendisini "Ceberût" boyutunda tanıdığı zaman, kendi vehmî benliği, birimsel benliği kalkmış olur; ve kendisinde Hakkânî vasıflar ile Rab zuhûr eder.
İşte bu namaz, bir mânâda "Rabbın namazı" denilerek, Rab’be izâfe edilir. Ki gerçekte Rabbin tasarrufu dışında kalan hiç bir şey yoktur.
Esasen, Rabbanî seyr, kendi esmâsı üzerinedir. Ef'âl ise esmânın tabiî neticesi olarak meydana gelir.
Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm, Allahû Teâlâ’nın ikrâmı olarak Mirâc‘a çıktığı zaman, Ceberût Âlemi’nde, Rabbül Âlemîn’in tüm mevcûdat üzerinde esmâ yollu mutlak tasarrufunu müşâhede etti, "Kâ'be kavseyn" noktasında.
"Ev ednâ". Hattâ bunun da ötesinde, Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ismi altında, "gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli ve yürüyen ayağı olarak"; "Şehâdet etti ki Allah, kendisinin dışında, ötesinde bir TANRI mevcut değildir"!.


EF’AL MERTEBESİ TÜMÜYLE
HAYÂLDEDİR; HAYÂLDİR!

Gerçekte, hakikatte “EF’AL mertebesi” mevcud değildir!
Hakikatte efal mertebesi mevcud değildir!
Efal mertebesinin varlığı, tümüyle hayâldedir; hayâldir. Hakikatte Zât, sıfat ve esmâ âlemi mevcuddur! Hakikatte bu üç mertebe mevcuddur!
Bu üç mertebenin ötesindeki efal mertebesi ise, hayâldir; “hayâli mutlak”tır. Bu hayâli mutlak içinde oluşan hayâli birimlerin kendi hayâli arz ve semâları vardır!
Bunların tamamı da EF’AL ÂLEMİ’dir!
v

TÜM OLUP BİTENLER,
GERÇEKTE, ESMÂ MERTEBESİNDE
OLUP BİTMEKTEDİR!
“ALLAH” adıyla işaret edilenin “Mürîd” isminin işaret ettiği “İrade” sıfatıyla üretilir tüm üretilmiş olanlar.
Üretme, gerçekte, esmâ boyutu seyridir.
Efâl boyutu, beyindeki varsayımdır; beynin yapısı dolayısı ile hissedilen!.
Beyin dahi, esmâ terkibi sonucu “var kabul edilen”dir!.
Gerçekte tüm olup bitenler, esmâ mertebesinde olup bitmektedir!.
Gerçekte, efâl boyutu yoktur; esmâ mertebesinde yaşayana göre!
v

“MELEKÛT ÂLEMİ”
(Melekler âlemi-Mânâ’nın maddeye dönüştüğü âlem-Teklik âlemi ile Ef’al âlemi arasındaki elçilik boyutu-Akl-ı Kül boyutu-Mikrodalga kökenli kozmik âlem)

Melekût âlemi, Allah’ın isimlerinin işaret ettiği mânâların zâhir olduğu bâtın âlemidir.
v

YARATILMIŞLAR BOYUTU
Göz boyutundan çıkıp, gözün algılama kapasitesini aşıp da, bilimsel ve düşünsel olarak yaklaşabilirsek;
Varlık âleminin; algılayamadığımız alt boyutlarında, santimetrenin milyarda biri kadarlık dalga boylarından, kilometrelerce uzunluğundaki dalga boylarına kadar, sayısız fakat her biri bir mânâ ifade eden dalga boylarından oluşan bir yapı olduğunu farkederiz. Bu, ‘’yaratılmışlar boyutu’’dur; “Ef`âl” âlemidir!.
Bunların her biri kendine has mânâlar ihtiva eder. Ve, bu mânâlar, kendilerini algılayacak yapılar tarafından algılanır. Algılayamayacaklar tarafından da “gayb” hükmü ile gizli kalırlar!.
v

MELEKÛT ÂLEMİ NEREDEDİR?!
Melekût, âfâkta, gök yüzünde, evrenin bir köşesinde; ya da ötesinde midir; yoksa algıladığımız boyutun, algılayamadığımız yanıyla mı alâkalıdır?
Yoksa, varlığımızı oluşturan, evrensel yaygın bir boyut mudur?.
v

MELEKÎ BOYUTUNUZU
KENDİ DIŞINIZDA ARAMAYIN!
Meleki boyutunuzu kendi dışınızda aramayınız!.
Düşündüğünüz her şeyi meleki boyutun sizde yansıması olarak farkediniz...
Gerçekleştirdiğiniz her şey sizdeki meleki boyutun kuvveti iledir!.
Melekût âlemi, Allah’ın isimlerinin işaret ettiği mânâların zâhir olduğu bâtın âlemidir.
Madde bedeninizle ortaya koyduğunuz fiilleriniz vardır ki, bu boyuta tasavvufta, “Ef’âl Âlemi” ya da “Nâsut” veya “Şehâdet Âlemi” denilir.
Görme, duyma, hissetme, algılama gibi özelliklerinizin olduğu boyut ise “Melekût Âlemi” olarak anlatılır.
v

MELEKÛT ÂLEMİ DE, EF’AL
(FİİLLER ÂLEMİ) İÇİNE GİRER!
“Ef’al âlemi” diye bilinen, fiiller âlemi; yani “kesret âlemi”dir.
“Ef’âl âlemi” denen fiiller âlemi.. Buna, tüm varlıklarıyla, “o varlıkların algılayabildiği evren” de denebilir...
Melekût âlemi denen melekler âlemi de gene bu ef’âl âlemi içine girer.
v
“Ef'âl âlemi” diye bilinen fiiller âlemi yani kesret âlemi, tümüyle “melekût” diye bahsedilen âlemdir. Bunun bir üst ya da alt boyutu olarak tanımlayacağımız, esmâ âlemi yani Allah'ın isimleri boyutu ise sırf mânâdan ibarettir ki bunda kesret yani çokluk kavramı mevcut değildir.
v

ÇOKLUK ÂLEMİNİN MEYDANA GELDİĞİ
İLK BOYUT, MELEKLER ÂLEMİ’DİR!
Esmâ âlemi dışında kalan âlem, ef’âl âlemidir!.
“Ef`âl Âlemi” denen fiiller âleminin, yani bütün bu gördüğümüz-göremediğimiz-algıladığımız-algılayamadığımız fiillerin, bireylerin, birimlerin yani "kesret" denen "çokluk" âleminin meydana geldiği, oluştuğu ilk boyut, “Melekler Âlemi”dir.
Melâike, varlığını "ALLAH"'ın "esmâ`ül hüsnâ"sından alır!. "ALLAH"ın isimleri yani esmâ’ül hüsnâ, (güzel isimler) mânâlarını ortaya koymaya başladığı anda oluşan mânâ varlıklar, "MELEK" adını alır.
"Melek", "melk"ten gelir ki, "güç, kuvve" anlamınadır. "ALLAH"ın kuvvede mevcut özelliklerinin-esmâsının açığa çıkması ile oluşan birimler anlamınadır.
v

MELEKÛT ÂLEMİ, MÂNÂNIN
MADDEYE DÖNÜŞTÜĞÜ ÂLEMDİR!
“Melekût âlemi”, “Melekler Âlemi” olmanın ötesinde “mânânın maddeye dönüştüğü âlem” olarak da bilinir.
Bir başka anlatım ile “Melekût Âlemi”, “Aklı Kül âlemi”dir ki, mânâları seyir hâlidir. Ve bunlar dahi, Zât'ın kendi özelliklerini, mânâlarını seyir için meydana getirdiği tecellîlerdir.
v
Teklik boyutu ile Ef’al âlemi arasındaki elçilik boyutudur!
v

KUANTSAL BOYUT
(Orijin Boyut- “Nokta”- “Ruh”- “Ruh-u Â’zam”- “Akl-ı Evvel”- “Hakikat-i Muhammediye”- İnsan-ı Kâmil’in Âlemi”- “Vitriyet mertebesi” - “Salt Bilinç Boyutu”- “Zamansızlık ve Mekânsızlık Boyutu”gozkirp

MÂNÂNIN ÇOKLUĞA DÖNÜŞTÜĞÜ
BOYUTTAKİ İLK VARLIK
(İLK MÂNÂ SÛRETİ)
Arşın altındaki, yani, sırf mânânın çokluğa dönüştüğü mertebedeki ilk varlık "RUH" adlı melektir.
Ayrıca "RUH-U Â’ZÂM" diye tanınır.
Bu Melek, sahip olduğu ilim itibarıyla "AKL-I EVVEL" adını alır. Bir diğer ifadesiyle de "NURLARIN NURU"dur!.
Hayâtiyet ve hayat kaynağı olma vasfı itibarı ile, hayat vasfı itibarıyla "Ruh-u Âzâm" denir.
Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm efendimizin "hakikatı-aslı-orijini-kaynağı" olması yönüyle de, "HAKİKAT-I MUHAMMEDİYE" denilir.
v


"MADDEÖTESİ"Nİ DEĞERLENDİRMEKTEN
ÂCİZ, "MADDE" İLE KAYITLI DÜŞÜNCE YAPISI,
"RUH"U KAVRAYAMAZ!"
(Yahudiler) SORUYORLAR, "RUH" NEDİR?.
DE Kİ (o yahudilere); RUH, RABBİN EMRİNDENDİR!. VE BUNUN İLMİNDEN SİZE KÂLİL BİR ÖLÇÜ VERİLMİŞTİR." (17-85)
Şâyet biraz iz’an sahibi isek, görürüz ki, bu âyetin muhatabı, âlimler arifler, veliler, nebiler değil; maddeyi ve maddeciliği esas alan görüşün sahibi YAHUDİLERDİR!.
Yâni, Yahudilere denmektedir ki:
"Her şeyi maddeden ibaret sanıp, göremediğini inkâr eden; üstelik doğrusunu açıkladığı takdirde Rasûllüğünü reddetmeye karar verdiğiniz; tefekkürü, beş DUYUSUNDAN ileri geçemeyen siz Yahudilerin RUH hakkında ilmi yoktur!.
Siz ancak elinizdeki kadarıyla kalmaya mahkûmsunuz. Çünkü maddeötesini değerlendirmekten âcizsiniz!.
Zâten bu yüzden, gerçek âlemin, ölümötesi ruhlar âlemi olduğunu açıklayan Hazreti İSA'yı da inkâr ettiniz, kabullenemediniz... Öyle ise nasıl olur da RUH hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz ki!"
Nitekim, aynı görüşü paylaştığımız değerli İslam âlimi ve velisi İMAM GAZALİ dahi "İhya-u Ulumiddin" isimli kitabının 1'inci cilt "Rub'ul ibâdat" bölümünde şöyle demektedir:
-"Yoksa sanma ki, Hazreti Rasûlullah Efendimiz (salla'llahu aleyhi ve sellem) RUH'un hakikatını bilmiyordu!.
Zîrâ, RUHUNU bilmeyen kendini bilmemiş olur!. Kendini bilmeyen ise nasıl Rabbini bilebilir?.
RUHUN hakikatını Nebi ve Rasûller bildiği gibi; bazı veliler ve âlimlerin bilmesi dahi uzak değildir!."
v

“KUANTSAL BOYUT”TA HERŞEY,
TEK BİR ŞUUR HÂLİNDEDİR!
Kuantsal boyutta her şey tek bir şuur hâlindedir.
Bu tekil şuur, “ilk akıl”=”Akl-ı Evvel” diye tanımlanmıştır.
Kuantsal boyut, “Hayat” sıfatının tâ kendisidir!.
Var olan tüm melekler, bu “RUH” adlı tek melekten, yani bizim “kuantsal boyut” olarak nitelendirdiğimiz, orijinimiz boyuttan meydana gelmiştir!.
Yani, Kuantsal boyut tekilliğinde meydana gelen melekî katmanlar(?) ile, algıladıklarımız ve algılayanlar oluşmuştur.
Esasen her şey, Kuantsal boyutun kendi kendisini “seyr”inden ibarettir!.
v

İNSAN, “ZAMANSIZLIK VE MEKÂNSIZLIK
BOYUTU”NDA, O BOYUTTAN,
O BOYUT İÇİN YARATILMIŞTIR!
“İnsan”, zamansızlık ve mekânsızlık boyutunda, o boyuttan, o boyut için yaratılmıştır!.
Bu sözünü ettiğim boyuttaki varlığı itibariyle bir “ruh” bile değildir!. Ama buna karşın varoluşunun “ruhu” vardır!. O “ruhu”nun gereğidir ki, kendi hakikatini arar; bunu bulup eremediği sürece de “ruhu”nun huzur bulup tatmin olması, sükûna ermesi mümkün olmaz!.
Dünyadan yaratılan, dünya peşinde koşar… Sonunda dünyaya döner!.
O boyuttan yaratılan da boyutunun özlemiyle yanar; sonunda boyutuna erer!.
Her şey aslına dönücüdür!.
v

“KUANTSAL BOYUT’UN KUANTLARI” VE
“MADDE BOYUT’UN GENLERİ”
Evren ve içinde her boyutta varolan tüm varlıklar, orijini itibariyle, kuantsal kökenli dalga varlıklardır. Ve dahi bu dalga yapıların her biri, bir anlam taşımaktadır.
Bu ışınsal kökenli varlıklar tanımına uygun olarak, salt enerji varlıklar, belli bir anlam taşıyan ve o anlama yönelik görev yapan varlıklar olarak "MELEK" kavramı ile Din’de açıklanmıştır.
Nitekim, "Melek" kelimesinin aslı "melk"ten gelir ki "güç, kuvvet, enerji" anlamındadır.
İşte, evrensel mânâda her titreşim - frekans bir anlam taşıdığı gibi, beyne ulaşan her kozmik ışın, frekans dahi bir anlam ihtiva eder biçimde evrende yerini alır
v
Algıladığımız madde boyutunun ve her “şey”in orijini ve hakikati-aslı olan Kuantsal boyutta-Evrende, her parçacık ÇİFT olarak vardır.
Şimdi önce şunu hatırlayalım…
“Allah” kelimesi, bir “isim” kelimesidir ve bir işaret kelimesidir.
“Atan Allah’tı” âyetinde olduğu gibi, her şey, aynı orijin ve hakikatten meydana geldiği için; madde, et-kemik kol boyutunda olay bu kelimeye bağlanmakta olduğu gibi; “Nokta” diye târif edilen “Kuantsal boyut”uyla TEKİL bir yapı olan evren de, elbette “ALLAH kelimesiyle işaret edilen”e bağlanır.
Ancak ne var ki, gene “ALLAH” ismi ile işaret edilenin, yaratmış olduğu her “şey”den münezzeh-berî olduğu da başka bir gerçektir.
Yâni…
Kuantsal boyut olan, “RÛH” ya da “Rûh-u Â’zâm” ismiyle tasavvufta işaret edilen mertebe, tüm algıladığımız ya da algılayamadığımız her şeyin hakikati olan TEKİL bir yapıdır; ve “Vitriyet” mertebesidir; ki, bundaki bilinç “her an yeni bir şân'dadır”; kuantların her anki değişkenliği dolayısıyla!.
Tüm kuantlar, bir çift hâlinde ve algılayana göre foton ya da dalga biçiminde yaşamlarına devam etmektedirler. Her an birbirleriyle iletişim hâlindedirler, biri galaksinin öbür ucunda olsa bile!
Kuantsal evrenin kuantları, bizim algıladığımız hayvan boyutun (bedensel boyut) genleri gibidir!.
“GEN”ler, Kur’ân’da, “gemi” olarak sembolize edilmiştir!. Çeşitli anlamları Kuantsal boyuttan madde boyutuna “taşıyıcı” olarak “gemi”!
Öyle “Uzay gemi”leridir bunlar ki; “kuantsal uzay”dan ışık hızıyla madde boyutumuza “anlam” yolcularını taşır!.
Çiftler hâlindeki “gen”lerden, hayvanlarınızı-bineklerinizi yâni madde bedenlerinizi yaratmıştır. Kromozomlar da hücre stoplazması içinde taşıdıklarıyla yüzmektedir “gemi” olarak!.
Nefislerinizden, yâni varlığınızı oluşturan genlerinizin -çiftlerin- eseri olan bilinç dalgalarınızdan da, gene çiftler hâlinde kişisel ruhlarınızı yani ebediyet bineklerinizi yaratmaktadır… Ve daha bilmediklerinizi!
v

KUANTSAL BOYUTTA
“ZAMAN” VE “MEKÂN” VAR MIDIR?
Bu boyutta zaman ve mekân kavramı yoktur!.
“İnsan” kendi hakikatine yolculuğunu tamamlarsa, kendi derûnu doğrultusunda; “ben” kalmaz, seyreden “Kendi” olur Kendini!.
v

SALT BİLİNÇ BOYUTUNDA
OLAYLAR DİZİSİ, “ZAMANSIZLIK”TA
GÖRÜNTÜSÜZ SEYREDİLİR!
“Zaman”sızlıkta seyredilir, yaşanılır, olaylar dizisi; dalga dalga!.
Tıpkı peşpeşe görülen rüyalar gibi!.
Her ne kadar, rüyanın içinde olana, bir zaman kavramı varsa da, kendi hissiyatına göre; bu da, daha önceden beynine yerleşmiş verilerden kaynaklanır bir şeydir; gerçek değil!.
Bu sebepledir ki, rüyalarda görülen olaylardan zaman tespit etmek mümkün değildir! Olacağı görebilirsin; ama zamanını kestiremezsin!.
Bu gerçek, Allah Rasûlleri’nin, takipçileri olan ermişlerin boyutunda biraz daha farklıdır…
Onların algıladıkları boyutta, rüya türünden görüntü de yokmuş!.
O boyutta, yalnızca görüntüsüz bir algılama, sezgi; ve bunun idrâkta açığa çıkışı söz konusuymuş!.
Çünkü o boyut, zaman ve mekân kavramının mevcut olmadığı “salt bilinç boyutu” imiş!.
Bu boyutun altında, vizyonların söz konusu olduğu; uyanıkken rüya görme, diyebileceğimiz bir ikinci algılama boyutu daha varmış… Bunun misâli, bildiğimiz rüya imiş!.
Az önce anlatmaya çalıştığımız gerçek, yâni görüntüsüz algılama ise, Allah Rasûlleri’nde “vahiy”, takipçilerinde “ilham” denilen bir şekilde açığa çıkarmış…
O algılamanın söz konusu olduğu boyutta, algılanan olaylar, şekilsel mâhiyet arzetmezmiş… Sıralamanın getirdiği zaman kavramı da geçersizmiş o yüzden!.
Duyduk ki… Bir farklı imiş onların yaşadıkları(?) o boyut, bizim etsel dünyamızdan!.
Sanki “burak”la, “refref”le giderlermiş o şekilsizlik, zamansızlık boyutuna onlar; ve bilinçlerinde, bir anda bulurlarmış bulduklarını!.
Sonra “tenezzül” ederlermiş bizim etli dünyamıza…
v

“MELEKÛT ÂLEMİ” VE “CEBERÛT ÂLEMİ”
DİYE ANLATILAN , TEK BİR KOZMİK BİLİNÇ’TİR!
"ALLAH evvelâ aklımı yarattı. ALLAH evvelâ nûrumu yarattı!."
diye Hz. Rasûlullah'ın açıklamasında yer alan "akıl" ve "nur", işte bu "Ruh" adlı Melek, yani, "RUHU ÂZAM"dır.
Yani, bölünmesi parçalanması söz konusu olmayan, mânâda beliren ilk tekillik, birimlik kavramıyla mevcut olandır.
Soyutun somuta dönüşmesi sınırında oluşan varlıktır. Elbette burada, beş duyuya göre somutluktan sözetmiyoruz!.
Yani, "ilmi ilâhi"de ilk mânâ sûretinin belirmesidir. Arş ve bunun altındaki oluşan ilk melektir.
Bu Melek`ten katman katman, boyut boyut diğer melekler meydana gelmiş; ayrıca her bir boyutun da kendine has melekleri oluşmuştur.
Melekler, nur yapılıdır. Bunu bugünkü dille ifade etmek gerekirse, enerji kökenlidir diyebiliriz.
“Herşey enerjiden meydana gelmiştir” dendiği zaman, burada bahsedilen enerjidir.
Yalnız bir yanlış anlamayı ortadan kaldıralım...
“Enerji”, "ALLAH"'ın "kudret" vasfının kuvveden fiile çıkması hâlindeki adıdır. Yani "NUR"'dur. "Nur" diye bahsedilen şey, bir tür "salt enerji"dir.
Bu bilinçli enerji (kudret), “Kozmik Bilinç”, evrende var olan herşeyi kendisinden meydana getirmiştir.
Bir diğer ifade ile, bu kâinatta var olan herşey, O "RUH" adlı Meleğin gücünden, "O"nun ilmiyle meydana gelmiştir!.
Eğer varlıktaki nesnelerin, yani kesitsel algılama araçları ile algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız; tesbit edemediğimiz ama akıl yollu varlığını kabul ettiğimiz bütün varlıklar, gerçekte hep meleklerin varlığından ibarettir.
Çünkü, evrende var olan her şey "enerji"den meydana gelmiştir. Yani, "nur"dan meydana gelmiştir. Meleklerin varlığı da "nur"dur; dolayısıyle, meleklerden meydana gelmemiş hiç bir şey yoktur!.
"İnsan" denilen varlığın aslı, orijini de melektir!.
Maddenin aslı da melektir!.
Çünkü melekler, her şeyin varlığını oluşturan "ALLAH" isimlerinin anlamlarının, soyut boyuttan somutluk ortamına geçişinde yer alan ilk bilinçli, kaynak varlıklardır!.
Bu yüzden, "melek", kişinin kendi özünü, hakikatını, aslını, orijinini tanımada çok önemli bir boyut ve önemli bir katmandır!.
İşte “Melekût Âlemi” diye anlatılan, sayısız mânâlar ihtiva eden mikrodalga kökenli kozmik âlem de; “Ceberût Âlemi” diye anlatılan da, o sayısız mânâları hâvi TEK bir KOZMİK BİLİNÇ’TİR!.
Bu Kozmik Bilincin tasavvuftaki karşılığı İNSAN-I KÂMİL veya Hakikat-i Muhammedî, ya da değişik vasıfları itibariyle Aklı Evvel, Ruh-u Â’zâm’dır!. Âlemi ise Ceberût’tur!.
v

KUANTSAL BOYUT,
“VİTRİYET” MERTEBESİDİR!
Kuantsal boyut olan, “RUH” ya da “Ruh-u Â’zâm” ismiyle tasavvufta işaret edilen mertebe, tüm algıladığımız ya da algılayamadığımız her şeyin hakikati olan TEKİL bir yapıdır; ve “Vitriyet” mertebesidir.
Vitriyet, kesretin "hükmî" nihâyeti dolayısıyla erişilen Tek'lik mertebesidir.
v

İNSAN KENDİNİ NE ZAMAN
MELEKİ BOYUTTA TANIMAYA BAŞLAR?
Meleki etkileri yanlızca astrolojik etkiler olarak değerlendirmek çok yetersizdir!.
İnsanın orijin varlığı meleki boyut kökenlidir ve bu algılanan boyuta kadar olan tüm katmanlar meleki boyutun eseridir.
“İnsan” adıyla anılan meleki kökenli varlık, ayrıca “dış” diye kabul edilen boyutla da her an iletişim hâlindedir ve ondan da etkilenmektedir ki, buna bugünkü dilde “astrolojik etkiler” ifadesi kullanılabilir.
İnsan kendi “hakikatını” anladığı anda, meleki boyutta kendini tanımaya başlar!
Kişi kendi özüne doğru olan bu yolculuğu yapmazsa, Cennet ortamının meleki varlığı olmak yerine, ruh boyutunda hakikatten perdeli olarak yaşamak zorunda kalır.
v

“MÜLK ÂLEMİ”NDEN,
‘’MELEKÛT ÂLEMİ’’NE NASIL GEÇİLİR?
"-Yâ Gavs!. Dünya geçidinden çık ki, âhirete vâsıl olasın; âhiret geçidinden de çık ki, "BANA" vâsıl olasın!." (*)
“Dünya geçidinden çıkıp da âhirete geçmek”, “mülk âleminden melekût âlemine girmek” demektir!.
“Mülk âleminden melekût âlemine geçmek” ne demektir?.
“Mülk âlemi” bizim beş duyumuza hitâbeden bildiğimiz madde âlemidir.
“Melekût âlemi” ise; sezgi, ilham ve benzeri yollu farkında olmadan algıladığımız; üst beyin faaliyetleri sonucu algıladığımız, kozmik yapılı âlemdir.
Dünyadan nasıl çıkılır; mülk âleminden nasıl çıkılır?.
Dünyada, madde âlemine ait olan şeylerle, düşünce dünyanı bloke etmemekle!. Yoksa, intihar edip, bedeni öldürüp, ruh olarak kalmak sûretiyle bu çıkış elde edilmez!.
İntihar ederek, bedeni kullanım dışı bırakmak, bilâkis kişinin dünyaya bağlı ve bağımlı kalmasına yol açar ki, bu da insana cehennemden başka bir şey getirmez!.
Evet, bu durumda dünya varlıkları ile perdelenmeyip; o varlıklarda tasarruf eden Tek Gerçek Mutasarrıfı göreceğiz. İşte böylece de mülk âlemi’nden melekût âlemi’ne geçmiş olacağız.
Bu âlemdeki bütün varlıkların hep Hak’kın esmâsının mazharı olduklarını, bu hâlleriyle de gerçek mânâdaki "KULLUK"larını yerine getirmekte olduklarını göreceğiz.
(*)GAVSİYE AÇIKLAMASI-Ahmed Hulûsi
v

MELEKÛT ÂLEMİNE NÜFUZ EDEN KİŞİ
NEYİ MÜŞAHEDE EDER?

Madde dünyasında, fiiller boyutunda; yapılması gereken çalışmaları yaptıktan sonra bir kişi, kendisinde meydana gelen uyanıklık ile konunun derinliklerini araştırma gereğini duyar.
Varlığın aslını, özünü, hakikatı, kendisinin ve gördüklerinin neden, nasıl ve hangi gaye ile meydana geldiğini araştırarak yukarıda bahsedildiği üzere tarikat çalışmalarına başlar. Ve böylece melekût âleminin inceliklerine sırlarına nüfuz eder.
Melekût âlemine nüfuz eden kişi burada müşahede etmeye başlar ki, pek çok varlıktan oluşan bu âlemde faili hakiki TEK’tir! Her bir varlık, gerçekte O TEK varlığın isteğine uygun bir şekilde, O’nun irade ve kudretiyle kâim ve görev yapmaktadır.
Gerçekte o varlıkların asla bağımsız birer vücutları yoktur!.
v

MELEKÛT ÂLEMİNİN SIRLARI DAHİ,
ÂRİF İÇİN PERDEDİR!
Ârif, madde âleminin ardındaki melekût boyutunun sırlarıyla, hikmetlerle meşguldur.
Ef’âl âleminde olup bitenlerin ardındaki hikmetlerle ve fâili hakikiyle çeşitli mânâları yönünden meşgul olan ârifin bu meşgalesi dahi kendisini bir üst boyuttan alakoyan perde hükmündedir. Çünkü, Ceberût Âlemi’nde yaşayan Vâkıfîn’in nazarında ârifin Melekût Âlemi, hayâlden başka bir şey değildir!.
Hakikat âlemi ve TEK gerçek NUR mevcutken, tutup da hayâlî varlıklar ile meşgul olmak, sanki şeytana uymak gibidir!.
v

CENNET VE CEHENNEM,
HANGİ BOYUTTUR?
Gerek cennet ve gerekse cehennemin bâtını, esmâ âlemi; zâhiri ise ef'âl âlemidir. Ve bir diğer yönü itibariyle de “Melekût Âlemi”dir!
v
ÂLEMDEKİ HER YAPIDA
“RUH” VE “NUR” BOYUTLARI MEVCUTTUR!
Esasen âlemdeki her yapıda, ruh ve nur boyutları mevcuttur!. Meselâ Güneşin dahi ruh ve nur boyutu vardır. Gözümüzün algıladığı ise, Güneşin madde-gaz boyutudur. Bu yüzden de Güneş içinde yaşamakta olan, ruh boyutu ve nur boyutu canlılarını algılayamamaktayız!
Ruh gözü görenler o boyutu; Nur boyutunu algılayabilenler ise, elbette ki, o boyuta dair algılamaları yapmaktadırlar.
v

EVRENDE HERŞEY, SALT BİLİNÇ
BOYUTUNDAN MİKRODALGA BOYUTA
YOLCULUK ETMEKTEDİR!
Gerçekte algılayabildiğimiz iki boyut vardır.. Atomüstü boyut, ki buna "madde âlemi"deriz. Atomaltı boyut, ki buna da "mikrodalga boyut" ya da "RUHLAR ÂLEMİ" denir.
Evrende her şey salt enerji-bilinç boyutundan mikrodalga boyuta ve oradan da atomüstü madde boyutuna; ve daha sonra da tekrar atomaltı mikro dalga boyuta doğru yolculuk etmektedir..
Beşer bilinci ve benliği, atomüstü boyutta insanın beyin cevherinin oluşmaya başlamasıyla birlikte beden fabrikası tarafından üretilen ruha yani mikrodalga bedene yüklendiği içindir ki, biyolojik bedenin yaşamının son bulmasıyla birlikte ‘’ruh’’ adı verilen yeni yapıyla devam eder.
v

GELECEK BOYUTLARDA
KİMLER MUTSUZ OLACAK?
Tanrısıyla mutlu olanlar bugün; yarın neden mutsuz olacaklar?
İçinde yaşadığın Sistem ve Düzenin, yap
eyvallah saol ama boyut kavramını okul önünde sunucam din boyutunu istemezler her halde
ama çok teşekkür ederim
vallahi dinden başka bir konu blamadım biraz daha araştırayım belki bulurum..
Referans URL